A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Savaşın kıyısında bekleyenler


15.10.2012 - Bu Yazı 3215 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Savaşın telafisi mümkün olmayan yıkımlara neden olduğu vahşetten daha ahlaksız bir tavır varsa o da insanları sürekli baskı altında tutan savaş tedirginliğini yaratan alçak zihniyettir. Zehrini saklayan bitkiler gibi dokunduğu bütün varlıkların hücrelerine nüfuz eder. İnsan öylesine anlamsız bir dönüşüm yaşar ki, zaman içinde bedenini, hislerini kemiren savaşın kendisini sinsice tüketmesini seyre dalar.

Dünyanın kısa ve basit tarihi, insanlığın farklı sebeplerle barıştan ziyade savaşın yanında durduğunu söyler bize. Asırlardır, tarihçiler, filozoflar, yazarlar, ozanlar insanı her manada yoksullaştıran bu “canavar” üzerine konuştu, anlattı, yazdı, ağıtlar yaktı. Hemen herkesin yaşadığı çağda tanık olduğu, olmasa bile sezgileriyle içselleştirdiği savaşın bir de görünmeyen veçhesi var. Beni endişelendiren, acıtan daha ziyade o puslu yüzü aslında.

Bazı yazarlar savaşı, tanık olduklarını birebir anlatır, bazıları da edebiyatın diline tercüme etmek için hadiseleri biraz renklendirir. Juilen Gracq, bu anlamda rahatlıkla tasnif edilemeyecek bir yazardır. Uzun ve ayrıntılı tasvirleri, sonu görünmeyen berrak dereler misali akan şıkırtılı cümleleri, benzersiz bir okuma hazzı vadeden şiirsel diliyle olup biteni değil, savaşın insanı usulca çürüten yanını gösterir okura. Epey zahmetlidir onu okumak, romanlarının zamanın oburluğuna yenilen tatminsiz bir çılgınlıkla tüketilmesine izin vermez çünkü. Kısacık bir ânın içinde genişleyen yüreğin ürkek atışlarını, fırtınayı bekleyen bir hayvanın yüz ifadesini, savaşın kıyısındaki bir askerin hayatın önünde diz çöküşünü anlatmak için seçtiği sözcüklerin uyumunu hisseden okur, o iklimden kolayına uzaklaşamaz. Savaşı estetize etmez Gracq. O, geçtiğimiz yüzyılda hiçbir yazarın cesaret edemediği mesafeli bir özenle edebiyatını ölümsüz kıldı. Üstelik samimi huysuzluğundan, has edebiyatı zenginleştiren ölçülerden, dilden hiç ödün vermeden gerçekleştirdi bu “sessiz devrimi”. 

Sirte Kıyısı’nın yazarı Gracq, başta Goncourt olmak üzere önemli edebiyat ödüllerin reddetti. İmza günlerine, biyografisinin yazılmasına, televizyon programlarına çıkmaya 97 yaşında ölene dek itiraz etti. Onun, dili kurguya feda eden çağdaşlarını gördükçe büsbütün karamsarlığa kapılmasını anlıyorum ve buna rağmen münzevi duruşunun ardına sakladığı yazar kibriyle, edebiyatının gücüyle hissettirdiği umudu önemsiyorum. 

Sirte Kıyısı da diğer romanları gibi hayalî mekânlarda geçiyor. Orsenna’nın soylu ailelerinden genç Aldo, ülkesine düşman olduğunu sandığı Farghestan’ı ayıran denizi gözetlemek amacıyla Sirte Kalesi’ne gönderilir. Sirte’de nasıl başladığı ve hatta neden sürdüğü bile unutulmuş bir savaş vardır. Kimse üç yüz yıldır devam eden bu anlamsız “savaş hâline” çözüm bulmak için kıpırdamaz. O ıssız coğrafyadaki harabeler, farklı kültürlerin izini taşıyan insanlar belli bir dönemin tarihini anlatmaz. İsimler, olaylar diğer romanlarında olduğu gibi zamandan ve sınırlardan kopuktur.

Geçmişini hikâye eden Aldo, okuru zihin haritasının kıvrımlarında usulca dolaştırırken yoldaki işaretleri sembollerle gösterir. Hikâyeyi çıplak bırakacak lüzumsuz bilgilerden kaçınır. Coğrafya ve tarih öğretmenliği yaparak, çocuklara somut bilgiler aktararak hayatını kazanan bir yazarın bu zarif ayırımı nasıl yapabildiğini doğrusu çok merak ediyorum. Bahsettiğim benzersiz “ustalık” da böyle soylu bir edebiyat algısında gizli sanırım. 

Sirte Kıyısı, o müphem ve tekinsiz dünyaya sokulabilen okur için savaş durumundan savaş olgusuna giden tehlikeli yolu, iktidarın ölüleri ayrıt eden ikiyüzlü tavrını, yorulan devletlerin çözülüşünü anlatan en güçlü romanlardan biridir bence. Bu özelliklenin yanı sıra hâlâ tanıdığım hiçbir yazarın, yaşadığı, hayalini kurduğu coğrafyayı onun kadar incelikli anlatabileceğine de inanmıyorum doğrusu.

Romanın sonlarına doğru Yüzbaşı Marino’yla Aldo dostlarını toprağa verirken konuşuyor: Yüzbaşı,“Burada bir beden toprağa dönüştüğünde, ölü bir annenin aşağı doğru inen evladının ağırlığını hissetmesi gibi, kumun en dip noktasına kadar yüz milyon kuru kemik titreşir ve yeniden canlanır. Bundan başka sonsuz yaşam yoktur” dediğinde, Aldo hiddetle isyan eder ve ona yaşlı bir kente en son doğanların üzerine çöken laneti hatırlatır. Ama yüzbaşı yaşadığı kentin yaşı olmadığına inanıyordur. Savaş söylentisinin, tedirginliğinin, düşüncesinin de yaşı yoktur çünkü.

Gracq’in “dünyanın sonunda bir yer” gibi anlattığı Sirte Kıyısı’nı karıştırırken, şanlı geçmişi üzerine titreyen gururlu devletlerin savaş hikâyesini neden unutulamayan ürkütücü bir masal gibi hatırladığımı daha iyi idrak ettim bu defa. O taşradaki gümüşi yağmurların pervasızlığı, terk edilmiş kalıntıların iç burkan sessizliği, kefen kokan yataklar, ay ışığıyla parlayan denizin tedirgin çırpınışları, ağaçsız yollara dizilmiş mezarlıklar, kederle izlediğim manzarayla bütünleşen şeffaf bir prenses, bekleyerek “hiçleşmeye” direnen gözlemcinin yıldızlarda kaybolması, yumuşak daireler çizerek kumlara konan deniz kuşlarının yabanıl çığlıkları... Buna benzer pek çok ses, imge dolaşıyordu zihnimde.

Gracq’ın kahramanı, “tarihte zaman aşımı yoktur” diyordu. Onun diliyle tanışırsanız edebiyatta da olmadığını görür, savaşın insanlığı tehdit eden zehirli iktidarına rağmen hayatın kutsallığını hatırlayıp biraz sevinirsiniz belki.

(Sirte Kıyısı, Julien Gracq, Yapı Kredi Yayınları, Çev. Aykut Derman)

aesrayalazan@gmail.com

.

Facebook Yorumları

Emlak8
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8



Emlak8
Emlak8.Net