A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken


08.02.2015 - Bu Yazı 1819 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Bazen bir ağaç kesildiğinde şapkalarını çıkarıp Tanrı’dan o ağaca sonsuz huzur vermesini isteyen Bavyeralı oduncular gibi hissediyorum kendimi bugünkü iklimde.

Üstelik bu çaresiz burukluğum sadece ağacın tabiatına dair değil. Muktedirin zulmüyle betona dönüştürülen yeşil alanlar, korunamayan eserler, bilgiden yoksun ucuz restorasyon yöntemleriyle kötü birer taklide dönüştürülen tarihi yapılar, kaba mimari tasarımlar, çürüyerek yok olan şehir ve yaşam kültürünün çürüyüşünü de gösteriyor.

Yenilenme, kent kültürünün değişmeyen dinamiklerindendir ama eskiye zarar vermeden yeniyi yaratma ve toplumu bu kaçınılmaz değişime intibak etmesini sağlamak deruni bir yaklaşımla mümkün olabilir ancak.  Doğduğunuz, büyüdüğünüz yerde kim olduğunuzu hatırlatacak izler silikleşmeye başladıysa, gündelik siyasetin homurtusu incelmiş zevklerin yerini aldıysa, kültürel aidiyetiniz, hayat sevinciniz de azalıyor demektir ki esas felaket budur. Nesnelerle kurduğunuz ilişki, lezzeti hatırlanmayan yemekler, geceleri uğuldayan ağaçlıklı bir tepe, servi gölgelerinin uzadığı mezarlık, manolya kokulu bir sokak, aheste bir vapur gezintisi, dükkânın vitrininde mavi saten yorganının üzerine eğilmiş bir usta, tül tül yırtılan sislerin ardında edalı sevgililer gibi salınan vapurlar ve bütün bunları anlatan kadim bir kültürün sadık nöbetçileri. Yazarlar, şairler, sanatçılar, mimarlar, tarihçiler, felsefeciler medeniyet halkalarını birbirlerine tutuşturan sağlam bir zincir misali yaşama kültürünü de canlı tutar.  

‘Üslup daima kültüre ve medeniyete aittir’

Anlattıklarına, dünya görüşlerine bütünüyle katılmasanız bile ruhunuzun kuytusunda süzülerek biriken kültürel zenginlik, maneviyatınızı da derinleştirir. Yahya Kemal’in, “Bir semtin esası olan camii yalnızca tek bir binadan ibaret olan ibadet yeri değildi; o camii vakfedenin devrini gösteren bir manzumeydi; camiinin yanına medrese, imaret, tabhane, hamam, mektep, muvakkithane, camiin mihrap tarafında vakfedenin mihrap türbesi, akrabasının ve yakınlarının gömüldüğü mezarlık… Hasılı bütün şekliyle, vakfedenin adını taşıyan ve devrini temsil eden bir levhaydı.” cümlelerini okuduğunuzda bugün kaybedilenin ne olduğunu daha iyi kavrarsınız. Ya da Abdülhak Şinasi size o benzersiz üslubuyla çocukluğundaki yorganları anlattığında sevinçli merakınız yazının kendine has özellikleriyle birlikte köpük köpük çoğalır. Eğer hâlâ kaldıysa mahallenizdeki yorgancıyla sohbet etmek istersiniz. Şehir kültürü, insanları böyle de buluşturur: “Bütün bu yorganlar, insanlar gibi ırk, din, dil, iklim, mizaç, neşe, şive, üslup, mana itibarıyla başka başka görünürler, kimi yeni, tez, genç, neşeli şakrak, kimi neşesiz, yorgun, ezgin, bezgin görünürdü. İçlerinde üniformalı, redingotlu görünen yaşlı, rütbeli erkekler, eski zaman esvaplarıyla, feraceleriyle süslü kadınlar bulunurdu.”

Ben, şehir kültürüyle sanat, edebiyat ve mimariyle beslenen yaşama kültürünün birbirinden çok kopuk olmadığını düşünürüm. İlk bakışta biraz tuhaf gelebilir ama bugün İstanbul’un bağrına vahşice saplanan ‘hançer gökdelenleri’, otel, alışveriş merkezi vb. kâr amaçlı teşebbüsler için katledilen yeşil alanları yapabilmek için hukuku yok sayan zihniyetle, yozlaşan değerler arasında gayet sıkı bir ilişki var. Kültürel zehirlenme, ‘varlığın’ kendi ölçülerine, topluma, dünyaya yabancılaşmasıyla başlıyor. Saray inşa etmenin, zenginleşmenin, çirkin binalar dikmenin önemli olduğu sanıldığı dönemlerde insan, dilinden, inancından, estetik kaygılarından, edebi hazlardan, nihayetinde varlığını anlamlı kılan hikâyelerden de uzaklaşıyor. Mütevazılığın, sadeliğin, güzelleştirmenin manasının unutturulması düpedüz kültürel cinayete teşebbüstür aslında. Ve çözüm yine insanın yaşadığı yerle ve yaşam kültürüyle kurduğu hastalıklı ilişkinin tedavisinde sanırım.   

Bir şehri şehir yapan kuşkusuz sadece evler, yollar, yapılar değil. Bir arada yaşama kültürü ve asırlardır sürüp giden insan hikâyeleri de var. Bugün yolda yürürken bir cami minaresine, kilise kubbesine, bir konağın sütunlarına, birer sanat şaheseri olan eski mezar taşlarına, Arnavut kaldırımlı bir sokağa, korunabilmiş sebillerin dantel görünümlü işlemelerine rikkatle baktığınızda sadece ‘taş’ görmezsiniz. Onların ‘bedeninde’, bakışlarında, üst üste yığılan hatıraların, hayatı bütünüyle kavramak isteyenin ruhuna sirayet eden canlılığı ışıldar.

Muktedirin sığ bakışı

Antik kentlerin kurulduğu dönemden itibaren ‘şehir yaşamı’, siyasal örgütlenmelerin yanı sıra sanat, spor, felsefe, mimari ve edebiyat alanındaki gelişmelerle şekillenmiş ve insanlık tarihinde iz bırakmıştır. Bunun bir anlamı olmalı. Osmanlı’dan mirası ritüellerin, İslami gelenek ve Batılı düşünceyle buluşan çok kültürlü zenginliği, bugün burada yaşananlara daha aydınlık bir görüş kazandırabilmeliydi. Geleceği tasavvur etmeden, geçmişi hoyratça silerek yaşamak bugünün değerlerini de unutturuyor çünkü.

Hatırlamak için bizden evvel benzeri sıkıntıları tecrübe eden üstatlara kulak vermek lazım. Tanpınar, o harikulade denemelerinden birinde İstanbul’un sanatını mevsimleriyle anlatıyordu: “Bugün İstanbul’da belki eskisinden çok lale yetiştiriliyor. Fakat her türlü dikkatten ve şahsi çalışmadan uzak. Çünkü lalenin zevkteki yeri kayboldu. O artık hiçbir şeyin sembolü değildir. Ne nakkaş çiniye, mermere yahut parmaklığın iyi dövülmüş madenden dantelasına onun birlik işaretini, bir ‘lamelifin’ bükülüşü ile Allah’tan gayrı her mevcudun varlığını ortadan kaldıran sessiz belagatini geçirmeye çalışıyor ne de yazı ustası, eski lam’ların kavisinden onun şeffaf fanusunu tutuşturuyor… Şurası var ki üslup daima kültüre ve medeniyete aittir”. Epey karamsar bir yorum değil mi? Ama bir o kadar da hakiki.

İlerleme, insanlığa her adımında daha yüksek bir medeniyet algısı, daha estetik bir yaşam kültürü kazandırmıyor maalesef ama buna rağmen Tanpınar gibi yazarlarla yaşama ‘üslubun’ ne olduğunu tekrar düşünüyoruz ve bu bile kıymetli bir kazanç. Neyse ki modern yaşam dinamiklerini  kullanan muktedirin sığ bakışıyla ezmeye çalıştığı kültürün sağlam bir damarı var. Beslendiği yeri kurutmak sanıldığı kadar kolay değil. Musikisi, sanatı, mizahı, farklı lezzetleri, şiiri ve edebiyatıyla hayatı çölleştirenlere inat bu kültürü yeşertebiliriz.

Yaşadığınız şehrin menevişlenerek her an değişen ışığını, kulağınıza tarihin gizemini fısıldayan taşları, vaktiyle insanların nasıl eğlendiğini, yaşadığını, bugünün etnik, dini, kültürel iklimini aktaracak yazarlara, sanatçılara hayatlarımızda daha geniş yer açalım. Bahar kapıda; mesela çiçekle ilişkimize bir bakın. Bu kadim kültürün ‘saray yaşantısına’ bağlı kalmadığını, divan edebiyatında, törenlerde, bayramlarda, sofralarda, türbelerde, mezarlıklarda, cami avlularında, halk dilinde, el sanatlarında, resimlerde, avlularda, meydanlarda, bahçelerde ve sokaktaki umutlu varlığına tanık olacaksınız. Yaşama sanatını ve şehir kültürünü hatırlamak, taçlandırmak için harika bir fırsat.

http://www.zaman.com.tr/yorum_sehir-ve-yasam-kulturu-kaybolurken-_2276378.html

.

Facebook Yorumları

Kod8
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8
Emlak8.Net