Saniye İçinde Yönlendiriliceksiniz


A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek


22.10.2018 - Bu Yazı 244 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Aptallık gibi muğlak bir “insanlık hali” üzerine konuşmanın, yazmanın zor ve riskli olduğunu kendini ve ötekini tanımak için çaba gösteren hemen herkes az çok bilir. Kişisel hayatlarımızdaki ‘aptallıklarla’ kalabalıkların kaçınılmaz aptallıkları öyle tuhaf yerlerde buluşur ki, onu dokunduğu diğer kavramlardan ayırmak imkânsız hale gelebilir.

Gündelik hayatta küçümseyici bir hakaret olarak kullanılan ‘aptal,’ insan olmanın zaaflarıyla birlikte düşünüldüğünde başka türlü bir netliğe kavuşuyor. Bana göre aptallık -en geniş tanımıyla - insanın kendi küçük dünyasındaki meselelere olağanüstü bir hassasiyet gösterirken hayatın büyük dertlerine kayıtsız kalabilmesi.

Kusurlarına, hırslarına, zaaflarına, kibrine, adaletsizliğine, sefaletine kör kalan insan, kendisini dünyanın geri kalanından üstün görüp, menfaatlerini başkasınınkilere tercih ederken hep biraz daha aptal görünüyor.

Bu tanımlamada da mutlak bir kesinlik yok. Harari, son kitabında yazmış:

“Savaş herkes için felaket demektir ama bizi insanlığın aptallığından koruyacak ne bir tanrı var ne de bir doğa yasası. Bir doz alçakgönüllülük, insan aptallığına iyi gelebilecek potansiyel bir çaredir”.

Öyle midir sahiden. Aptallığın bir çaresi var mıdır? İnsan ‘kutsal’ addettiği değerleri kibirli bir biçimde savunmaktan vazgeçebilir mi? En mantıklı görünen eylemlerimizde bile ‘saf aptallığın’ izleri görünmez mi? Aptallığı aptallık yapan nedir? Aptallığa sadakat, kişiyi daha aptal yapar mı? Aptallık zalimliği körükler mi? Zekâ içeren aptallık, basit aptallıktan daha mı tehlikelidir?

a

Proust, Joyce, Broch, Kafka, Mann, Woolf gibi isimlerle anılmasına rağmen daha az tanınan, modern edebiyatın en etkili ve iddalı isimlerinden Robert Musil, 1937’de Alman faşizmi gücünün doruğundayken yaptığı “Aptallık Üzerine” başlıklı konuşmasında, benzer soruları farklı disiplinler, duygu durumları ve kavramlarla ilişkilendirerek soruyor.

Ona göre aptallık zekâ eksikliği değil, daha ziyade duygu hatası. Kavranması imkânsız. Edebiyatın, siyasetin ve zekânın içindeki aptallık ciddiye alınmalı. Uzun zamandır aptallıkla içli dışlı bir yazar olduğunu, kimi zaman aptallıkla arasında dostane bir ilişki kurduğunu söylüyor. Ve konuşmasına kendisini de korumaya alan cümlelerle başlıyor:

“Günümüzde aptallık üzerine konuşma yapmaya kalkışan biri, beraberinde bir dizi belaya bulaşma riskini de göze alır. Bu bir küstahlık olarak görülebilir, hatta çağımızın ilerlemesini aksatan bir girişim olarak da yorumlanabilir.”

Kitabın çevirmenlerinden Ersan Üldes, Musil’in edebi yaklaşımını, eleştirel duruşunu anlattığı yazısında, bu konuşmanın önemini vurguluyordu: “Onun politika-dışı politika bakışı bir yanıyla politiktir denebilir. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen arifesinde gerçekleştirilen bu konuşma da hem tarihi hem de siyasal olarak tehlikeyi önceden duyurma özelliğine sahiptir.”

Musil’in insanın zalimlik potansiyeliyle beraber edebiyata ve sanata sızan aptallığını içeren konuşmasından evvel, onu daha iyi anlamak için hayatına mal olan ‘Niteliksiz Adam’dan ve yazarlık serüveninden bahsetmekte fayda var.

Ölümünden sonra yeniden keşfedilmesini sağlayan gazeteci yazar Adolf Frise yazmış: “Musil 1942’de öldü. Ölümünden yedi yıl sonra Times gazetesi şöyle yazıyordu: ‘Yüzyılın ilk yarısının Almanca yazan en önemli romancısı Robert Musil, çağımızın en az tanınan yazarlarından biriydi”.

Peki, neden büyüklüğü herkes tarafından kabul edildiği halde önemsenmemişti? Almanca konuşulan ülkelerde ‘Yaşarken Açılan Miras’ ve bu konuşmanın metni dışındaki kitapları neden yoktu? Musil 26 yaşında ilk kitabı ‘Genç Törless’i yazdığında üslubuyla, yenilikçi tavrıyla tartışma konusu olmuş ancak edebiyat çevresinden de dışlanmış. Bunda kendisinin de o çevreye ve çağdaşı yazarlara mesafeli durmasının etkisi var elbette. Joyce ve Broch’la anılmaktan hiç onur duymadığı hatta öfkelendiği söyleniyor.

Frise, onun ilk eserlerine karşı duyulan sagıya rağmen, bilinen edebi normlara sokulamayan eğilimiyle ilgili rahatsızlıklara değiniyor ve 20 yıldan uzun bir süre düşüncelerini tek bir eser üzerinde yoğunlaştıran Musil’in ‘Niteliksiz Adam’ını tarif ediyor:

“Dönemin sahte değerlerini radikal bir biçimde sorgulayan siyasi bir muhalif olacak ve belki de sonunda, insanı kendini kandırmadığı yeni bir düzene giden bir yol keşfedecekti... Musil için bu roman tüm edebi var oluşunun temeli ve ekseni haline geldi. Musil ‘Niteliksiz Adamı’na çok zor bir görev vermişti. Avrupa’nın sürekli kendini kandırarak başına iki felaket açmasına duyulan isyan ise itici bir güçtü yalnızca.”

Musil’in maddi zorluklarla boğuşarak, Nazilerden kaçarak, bir mülteci olarak yaşarken 20 yılda yazdığı, dört ciltten ve binlerce sayfadan oluşan bu roman, çöküş sürecine girmiş Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nu simgeleyen bir ülkede, toplumsal çalkantıları, bireysel savrulmaları ve değişimi anlatır. Ve sahiden okunması pek kolay değildir.

‘Aptallık Üzerine’ başlıklı ‘hacimsiz ama ağır metnin’ çevirmeni başta okuru uyarıyor: “Joyce’un çoğunlukla meramının yerine ulaşması gibi bir kaygısı yokmuş gibi görünür. Ama Musil, tabiri caizse anlaşılmak için yırtınır: Buna rağmen yine de ‘zor’ olarak algılanması, gerçekten de düşünsel ağırlığından ve yaratmaya ya da açıklamaya çalıştığı durumların hiç de basit olmayışından kaynaklanır. Musil’deki zorluk, yalnızca okurdan beklediği çabayla ilintilidir. Sonuçta okuma disiplinine sahip, belli nosyonları edinmiş ve biraz da mizah duygusu olan her okur Musil’i anlayabilir.”

Sıradışı konuşma metnine bu bilgiler ışığında yaklaşmakta fayda var. Ben bu kitabı artık toplumun sıradan, itici, ayrıştırıcı bir alışkanlığı haline gelen, kim bilir kaçıncı kez tanıklık ettiğim bir ‘kültürel linç’sürecinde okudum. Konuşmanın en başındaki cümleleri görünce müstehzi bir tebessüm belirdi yüzümde doğrusu:

“Bir halkın sanata eğiliminin olmaması durumu, sedece kötü zamanlarda ve kaba şekillerde kendini göstermez, aksine iyi dönemlerde ve çok farklı şekillerde de gözlenir; öyle ki baskı ve sansür denen şeylerle, fahri doktorlar, akademi üyelikleri ve ödül dağıtımları arasındaki fark, sadece derece kabilindendir. Sanatsever olmakla övünen bir halkta, sanata ve ince zevklere karşı çok farklı şekillerde baş gösteren bu direncin, sanata dair aptallıktan başka bir şey olmadığı yönünde bir düşünceye sahip oldum her zaman.”

Aptallığın, edebiyatla, sanatla, duygularla, düşüncelerle felsefi- psikolojik bağlarını derinlikli bir bakış ve isabetli tespitlerle anlatıyor Musil. Kendini zeki sayan insanın düştüğü potansiyel tuzakları, aptallıkla, kibir, başarı ve yetenek arasındaki ilişkiyi, ‘aptal’ kelimesinin üstlendiği yetersizlikleri, ‘cesaret ve korku paniğinin’ neden olduğu aptallık türlerini onun gibi müdanasız bir yazarın zihin akışıyla okumak önemli bir ayrıcalık.

Musil bu konuşmayı savaş arefesinde Nazizm’in zirvede olduğu dönemde yaptı. Büyük kalabalıklara hükmedenleri, entelektüel zekasıyla siyasetin sığlığından uzaklaşarak anlattığı bölümler bugünden bakınca daha iyi anlaşılıyor:

“...İnsanlar kalabalık olduklarında, bireyken kendilerine yasaklanmış olan her şeyi yapma yönünde kendilerine izin verirler. Günümüzde çok hızlı bir şekilde yükselişe geçen ‘biz’ olmanın verdiği birtakım ayrıcalıklar, işin doğrusu, bireyin giderek medenileştirilmesi ve ehlileştirilmesinin, milletlerin, devletlerin ve aynı kafadakilerin oluşturduğu birliklerin giderek medeniyetten uzaklaşmalarıyla dengelenmesi gerektiği gibi bir izlenim verir; burada açığa çıkan belli ki duygusal bir bozukluktur. Esas itibarıyla hem ‘ben’ ve ‘biz’ arasındaki zıtlığın hem de tüm ahlaki değer yargılarının temelini oluşturan duygusal dengenin bozulması durumudur.”

Musil’in aptallığı yargılamasından yazarlar da nasibini almış elbette. Kendisinden çok bahseden ‘aptallığın’ sıradan insanlara mahsus olmadığını acı ironisiyle hatırlatıyordu konuşmasında:

“...Deha ve aptallık, çözülemez bir şekilde birbirlerine bağlıdır; çok konuşmak ve kendinden çok bahsetmek suçlarını işleyenlerin aptal olarak yaftalanma gibi bir cezayla tehdit edilmelerine karşı insanlık, yazarlar aracılığıyla benzersiz bir yol bularak bu yasağın önüne geçmiştir....

İnsanoğlu kendisi hakkında aralıksız konuşur ve yazarın yardımıyla, insanlık için herhangi bir ilerleme ya da entelektüel gelişme kaydetmeksizin, sadece koşulların değiştiği aynı hikâyeleri ve deneyimleri milyonlarca kez ezberden sayıp döker. Peki, sonuç olarak, insanlığın edebiyatını bu şekilde kullanmasının ve buna herkes tarafından ayak uydurulmasının altında yatanın aptallık olduğu söylenemez mi?”

Musil’in kendini hırpalayarak eleştirme huyu, ketumluğu, yazdıklarından memnun kalmadığında defalarca yeniden yazdığı biliniyor.

Son saatlerini evinin bahçesinde el yazmalarının başında geçirmiş. Küçük mavi bir deftere içtiği iki sigarayı not etmiş. Üzerinde çalıştığı bölüm ‘Bir Yaz Gününün Solukları’ başlığıyla masanın üzerinde duruyormuş. Sonrasını yine Frise aktarıyor:
 

“Ölümünden birkaç gün sonra yalnızca birkaç gazetede az çok geleneksel bir anma yazısı çıktı. 15 yıl önce Musil, ‘Rilke’nin ölümü olay yaratmadı’ tespitinde bulunmuştu. Şimdi aynı durum, hem de çok daha büyük boyutlarda, kendisi için de geçerliydi. Dünya için Musil, bu şekilde ifade edilmemiş de olsa, kendi kendini gömmüş bir adamdı. 17 Nisan 1942’de Cenevre’deki Saint-Georges Mezarlığı’ndaki cenaze törenine yalnızca sekiz kişi katıldı.”

Adolf Frise, bu yazıyı 1952’de yazdı. Biz bugün edebiyat tarihinin en iddialı yazarlarından, 20. yy romanının kurucularından Robert Musil’in 70 yıl evvel yazdığı aptallık üzerine düşüncelerini hâlâ biraz ürpererek okuyorsak, bu konuşma da eserleri gibi hak ettiği yeri bulmuş demektir.

Yaşarken de hayranlığını gizlemeyen bir başka büyük romancı Thomas Mann, “Ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum başka bir yazar daha yok” demiş.

İnsana has saf ‘aptallığın’ ve edebiyatın zarif sonsuzluğunda buluştular.

*Aptallık Üzerine-Robert Musil / Türkçesi: Ersan Üldes, Amy Spangler - Sel Yayıncılık

 

 

.

Facebook Yorumları

Kod8
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8