A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza


21.1.2019 - Bu Yazı 1057 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Kitabın son sayfasını çevirip yazmak için çalışma masasına doğru giderken Bernhard Zeller’in biyografisine bakmak için kütüphanenin önünde durduğumda hatırladım; Geçen sene Hesse’nin bir gezgin, şair olarak defterine aldığı notlardan oluşan, doğayla, dünyayla, varoluşla, kendisiyle hesaplaşmasını içeren ‘Görkemli Dünya’sını yazmıştım.

Tabiatın bütün varlıkları, ağaçlar onun derin düşünüşlerinde, eserlerinde bir biçimde yer alır ama kendini tekrar etmez. ‘Ağaçlar’ı okumaya başladığımda, tanıdık bir hikayeyi her defasında coşkuyla başka türlü anlatan eski bir dostla karşılaşmış gibi hissetmemin nedeni bu sanırım. Hesse zaman, varlık, insan ve tabiat arasındaki ilişkiyi berrak bir bakışla görebildiği ve incelikle anlatabildiği için eskimez.

Zamanın esnekliğini hisseden, kendini başka varlıklarda tahayyül etme arzusunu, hafızanın simyasını, ruhun farklı yansımalarını aramaktan vazgeçmeyen bir yazarla “hayat yolculuğuna” çıkmak yazıyı da yüceltir, demişim. Hesse’yle yeni, uğultulu bir ‘anlatı ormanında’ dolaşmak edebiyat lezzetinin ötesinde böyle bir histir.

Alman romantizminin önde gelen yazarlarından Novalis, şiirsel, felsefi romanı ‘Sais’in Çırakları’nda insan-doğa ilişkisini yazmıştı: “Bir insanın doğanın sırlarını öğrenmeye başlamasının ne kadar zaman alacağını kimse bilemez. Kimi şanslı kişiler bu bilgiye erken erişir, kimileri de yaşı ilerlediğinde. Gerçek bir araştırmacı asla yaşlanmaz, içindeki ebedi dürtü, verilen ömrü aşar. İnsanın dış kabuğu ne kadar yıpranıp aşınırsa, özü o kadar parlak net ve güçlü hale gelir."

Novalis, tabiatı seyre dalma, anlama, onunla bütünleşme, yorumlama, dahil olma biçimlerini anlatırken insanın ilk çağlardan beri kendisini keşfetme serüvenini masallaştırıyordu. Hesse iki asır sonra Novalis’in eserleri hakkında düşünüp yazarken onun “Doğa bir bütün olarak yalnızca insanın içinde açığa çıkar” yorumu hakkında düşünmüş müydü acaba?

Hesse’nin ağaç sevgisi, insan tabiatının farklı yüzleriyle buluşup yazıya dönüştüğünde hakiki anlamına kavuşuyor. Çocukluğundan hayatının son anına kadar tabiatı kendi içinde keşfetme, hayattaki karşılığını arama tutkusundan vazgeçmeyen yazar ’Ağaçlar’ın ilk cümlelerinde ‘tek ve tenha’ olmanın önemini vurguluyor:

“Ağaçlar hep en etkileyici vaizler olmuştur benim için. Ormanlar ve korularda halklar ve aileler halinde yaşayan ağaçlara hayranım ben. Tek başına duran ağaçlara daha da hayranım. Yalnız insanlar gibidir onlar. Şu ya da bu zaaftan ötürü sıvışan münzeviler gibi değil, yalnızlaşmış büyük insanlar gibi, Beethoven ve Nietzsche gibidirler.”

Hesse’nin edebiyatında, felsefi metinlerinde açığa çıkan, tabiatın, ağacın kutsallığının insandaki tezahürü. Ona göre ağaçları dinlemeyi öğrenen insan, artık ağaç olmayı arzulamaz. Kendisi dışında başka bir şey olmak istemez. Mutluluk, bu bilince ulaşmakta.

Hesse, tabiatı tecrübeleriyle okurken, ağaç, insan ve sanat arasında kurduğu köprüden kendine bakıyor.

Hayatın sırrının tam da o benzerlikte, kesişmelerde ve döngüde olduğuna inanıyor çünkü. Bir kayın ağacının baharla değişimini izlerken soruyordu: “Bu şaşırtıcı ve dokunaklı gösteri ne anlatıyor bana. Ölümümü mü? Hayatı mı, ansızın uyanan iradeyle kendilerine yer açan tomurcukların arzu ve sevinç dolu gençliğini mi? Bana bu ihtiyara, yapraklar gibi benim de kendimi hafifçe toprağa bırakmam gerektiğinin işareti miydi bu, gençlerin ve güçlülerin yerini belki de işgal ettiğimi söyleyen bir uyarı.”

Hesse hayatı çelişkileriyle anlatmayı seven bir yazar. Yazdığı her roman onun otobiyografik hikâyesinin gösterebildiği yüzüydü. Kendini anlama ve yorumlama çabasından hiç vazgeçmedi. Bu denemelerde yaptığı da bu aslında. Kendisine ve okura tabiatın böyle okunabileceğini de hatırlattıktan sonra, mucizeyi kendi bilge cevabıyla gösteriyor:

“Hayır, her rüyet gibi, yüce ve edebi olanın ifşası, örtüşen tezatların gerçeğin potasında eriyip birleşmesiydi sadece, bir anlam taşımıyor, bir uyarıda bulunmuyordu ama her şey anlamına geliyordu, varlığın sırrıydı ve güzeldi, görebilen için mutluluktu, anlamdı, armağan ve keşifti, Bach’la dolu bir kuşağın, Cezanne’la dolu bir gözün olduğu gibi.”

Hesse’nin sadık okurları bilir, o hangi türde yazarsa yazsın, hikayelerinin kendi özüne de dokunan bir psikolojik derinliği, felsefi bir alt yapısı vardır mutlaka. Dolayısıyla ‘Ağaçlar’ bu kitapta da, edebi yolculuğunda da sadece ağaçların dünyasını temsil etmiyor. O tabiatın dilini kendi maneviyatıyla zenginleştirerek insanı anlatan edebiyatın diline tercüme ediyor her seferinde.

En çok bilinen romanlarından Bozkırkurdu’nun kahramanı Haller, yazarın kendi cümlelerinde bile çekingen bir sadeliğin, kederden asude sessiz bir çilekeşliğin var olduğunu söylüyordu sanki: “Ben size kendi içinizde var olandan başka bir şey veremem, ruhunuzdakinden bir başka galeriyi buyur edip çıkaramam önünüze. Size sunabileceğim tek şey, söz konusu adımı atmanız için bir fırsat, bir ilk vuruş, bir anahtardır. Kendi dünyanızı görebilmenize yardım edebilirim o kadar.”

Yaşamın anlamına ya da anlamsızlığına değil, ona karşı takındığı tavra karşı sorumlu hisseden Hesse, bu anlatısında da benzer bir tevazuyla ağaçların hayatından yansıyanı gösteriyor okura. Her sene aynı vakitte, baharla birlikte yeniden doğuşun mucizesini keşfetmek, hayatın topraktan gülerek fışkırmasına tanıklık etmek için pusuya yatan yazar, “Eskiden, henüz oğlan çocuğuyken ben, ne kadar da uzundu, sonsuzca uzundu ilkbahar” diyor.

Çocukluğunun “kutsal bahçesine” adım atmayı yazmak, zamanın herkesin çocukluğundaki genişliğine de işaret etmek, demek aynı zamanda. Oradaki koku, tat ve mekan algısı çoktan kaybedildiği sanılan ilk gençlik hatıralarını da diriltiyor. Kestane ağaçlarıyla yaşadığımız şehirler arasında kurduğu bağ, hafıza kovuklarında saklanan ‘şeylerin’ neden ve hangi koşullarda tekrar göründüğünü söylüyordu:

“Bir süre yaşadığımız her yer, ancak orayla vedalaştıktan epey sonra belleğimizde biçim kazanır ve hiç değişmeyen bir imgeye dönüşür... Belleğimizde sadece hatırlamaya değer olanlar kalır; öyle olmasaydı, hayatımızın tek bir yılına bile korkmadan, gözümüz kararmadan bakamazdık.”

İnsanın anlamı üzerine konuşan ağaçlar, Hesse’nin hafıza mekanlarında geniş bir yer kaplıyor. Ve bir yeri, bir köyü, bir şehri ağaçsız, kokusuz, hatırasız tasavvur etmenin zorluğunu gösteriyor:

“Şimdi yaşadığım köyün daha sonra hafızamda nasıl yer edeceğini bilmiyorum, ama bu köyü kavaksız düşünemiyorum, Garda gölünü zeytin ağaçsız, Toskana’yı da servisiz tasavvur edemediğim gibi.”

‘Ağaçları’ okurken ben de kendi “hafıza mekanlarıma”, ağaçlarıma gençlik kokularıma dair yazdıklarıma döndüm bir süre;

Dirsekleri eprimiş paltomun, tırmandığım erik ağacının, tren ranzasının, acı öksürük şurubunun, dertleştiğim kumruların, ilk sigara dumanının, ayrılık kederinin, yazma sancısının kokusu ilerde benim kişisel tarihimin de vazgeçilmez birer parçası olacaktı. Her kokunun zamanın ilmekleriyle çoğalan, derinleşebilen yoğun bir duygusu vardı ama ben onları “saf koku” sanıyordum. Kelimenin gücüyle “sonsuz” ve edebi kılınabildiğini okudukça, yazdıkça anladım.

İyi bir yazar, sıradan gibi görünen bir tema etrafında gezinirken okuruna bunu yapar. Eski bir yazıyı, mektubu, hatırayı canlandırır ve okuyana yazının “zamansızlığını” gösterir.

Şeftali ağacının ölümünü anlattığı bölümde, zamanında doğru yaşayıp, zamanında ölmenin tevekkülle kabullenilebileceğini söylerken savaşın vahşetini de hatırlatıyordu:

“Sonunda pes etmek zorunda kaldın, düştün ve kökünden koparıldın. Ama savaş uçaklarından atılan bombalarla parçalanmadın, şeytani asitlerle yakılmadın, milyonlarca insan gibi sürülmedin yurdundan, kanlı köklerinle üstün körü dikildiğin yerden bir kez daha koparılıp yurtsuz bırakılmadın, çöküşü ve yıkımı, savaşı ve etrafındaki rezaleti yaşamak ve sefilce ölüp gitmek zorunda kalmadın. Senin gibilere yakışan, sana layık bir yazgın oldu.”

Hesse’nin hayatında ve edebiyatında köksüzlüğün neden olduğu travmalar da sıkça görünür. Onun tanıdık köprülere, sokaklara, ağaçlara, ormanlara, bahçelere derin bağımlılığı aynı zamanda yurduna ve sevdiklerine bağımlılığını da simgeliyor. Onun için sevdiği ağaçlık bir yerin, kadim bir görüntünün yıkılması sıradan bir ağaç ölümünden fazlasıdır:

“Sanki tüm gizli köklerimle birlikte beni de yerimden söküp almışlar, acımasız çiğlikteki gün ışığına atmışlar gibi hissediyordum”.

Andre Gide, Hesse’nin nesnelerin, varlıkların birbirine bağlılığını sezmekteki üstün gücünden bahsediyordu. Ağaçlar’ı okurken bunu tekrar yoğun bir biçimde hissettim. Ihlamur çiçeklerinin baygın rayihasıyla, gençliğe dönmenin imkansızlığını, fırtınada ölen erguvan ağacından kalan boşlukla, hayatın sınırlı oluşunu, iri bir manolya ağacıyla cüce bir ağacın oluşturduğu tezatı, iyimserler ve kötümser yazarlarla buluşturması Gide’i haklı çıkarıyor.
Çocukluğundan beri tabiatın acayip biçimlerini izlemeye meftun bir yazarın yaratıcılık tılsımını orada bulması doğal. Ama o okurunu da tabiatın varlıklarına rikkatle bakmaya davet ediyor:

“Bu tür şeyleri izlemek, kendini doğanın akıldışı, girift, tuhaf biçimlerine vermek, benliğimizin bu varlıkları yaratan iradeyle uyum içinde olduğu duygusunu uyandırır bizde; bir süre sonra onları kendi fikirlerimiz, kendi eserlerimiz gibi görme hevesine kapılırız; bizimle doğa arasındaki sınırın muğlaklaşıp ortadan kalktığını görürüz. Ne kadar da yaratıcı olduğumuzu, dünyanın mütemadiyen yaratılmasına ruhumuzunda daima katkıda bulunduğunu keşfetmenin bunun daha basit, daha kolay bir yolu yoktur.”

Hesse son sayfada küvetin kenarında adı aklına gelmeyen bir ağacın yaprağına bakıp onun damarlarını okurken yine tefekküre dalıyor. Güzelliğin ve ölümün, hazzın ve faniliğin birbirlerine muhtaç olmasını harika buluyor. Tabiatın hareketleri fani ve güzelken, aklın sıkıcı olmasından dem vuruyor. Bu bakışını, basitliğin içindeki hakikati sezme yeteneğiyle açıklamak onun yazarlığını gölgede bırakır.

“Dildeki ahengin yasalarını, titiz araştırmalara bile kapalı iç ritm gizlerini ele geçirmeye çalışmak, ezeli ve ebedi oluşum sürecindeki karanlıklar içinde yatan, ancak sezgilere açık o gizemsel bölgelere kadar sokulmak kendine özgü çok büyüleyici bir uğraş” yazmış bir yerde.

Ancak o büyülü uğraştan son ana kadar vazgeçmeyen tutkulu bir yazar ağaçları böyle anlatabilir, kitabını zarafetle bitirebilirdi: 

“Bu ılık sabah saatinde, kum saati ile solgun yaprak arasında, başka zamanlarda hayranlık duyabildiğim akılla ilgili bir şey bilmek istemiyorum, ben fani olmak, çocuk olmak, çiçek olmak istiyorum."

* Hermen Hesse - Ağaçlar - Çev. Zehra Aksu Yılmazer / Kolektif Kitap

.

Facebook Yorumları

Emlak8
9.09.2019
'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive