A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar


25.08.2019 - Bu Yazı 149 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Bir şehirde doğup büyümek, yaşamak, taşıdığı kültürel, coğrafi, tarihi ve siyasi çağrışımlarından önce çocukluğun “ev” duygusudur. Yaşadığımız sürece hafızada, rüyada, yazıda, sözde, dilde “eve” dönmek isteyişimizin kökeninde saklı duran hikayeler, yıllar sonra beklenmedik anlarda hayatımıza sinsice sokulurlar.

Dalgın yürürken pencereden sızan tanıdık bir türkü, odun isi kokan sohbetler, serin, temiz çarşaflar, çürümüş mezarlık çiçekleri, kuyruğu kopuk bir uçurtma, ağaç diplerine dökülmüş olgun meyvelerin rayihası, eski bir tuhafiye dükkanının loşluğu, misket çınlaması, bazen de eksik hatırlanan bir rüya misali puslanan kırık bir dil. Çocukluk evinin tekinsiz ve aynı zamanada güvenli iklimini anımsatan onlarca koku, ses, imge vaktiyle yaşadığımız o “büyülü” yere çağırır.

O şehrin, sokakların, orada vaktiyle yaşamış insanların, bizi biz yapan hatıraların ve hikayelerin değişmemiş olmasını temenni etmek, belki de aldanışların en masumu. Oysa Baudelaire’ın söylediği gibi “Ne yazık ki bir şehrin şekli, bir faninin kalbinden daha çabuk değişiyor”. Sadece şekli değil anlatmadığımız için kaybolan ruhu da değişiyor.

Murat Özyaşar’ın “Aslı Gibidir - Diyarbakır Hikayeleri”nin ilk yazısının “Diyarbakır’da Yaşamak” olması tesadüf değil sanırım. Muradı, orada yaşamanın farkını vurgulamaktan ziyade kendisini bir yazar olarak şekillendiren çift kalpli bir dile doğmuş olmanın etkisini aktarmak. 2011’de yayımlanan ‘Sarı Kahkaha’ adlı öykü kitabından bir cümle bu yazılara göz kırpıyordu: “Hem biliyorsun sen, bazı sözlerin, bazı yaşları beklediği gibi, bazı yaşlar da bekler bazı sözleri”.

 

 Murat Özyaşar, kelimelerin kökenine, birbirleriyle ilişkilerine, anlam dünyasında kapladıkları yere, imgeleri oluşturan ve yıkan ruhlarına dokunmayı seven bir yazar. Edebiyatıyla tanışmış olanlar bilir; Acının ağırlığı altında ezilmeyen sade anlatımının gerisindeki sezgisel derinlik, var oluş bilgisinin eşyayla kurduğu akrabalığa yakınlığı, öfkeyle neşeyi incelikle lehimleyen ironisi ve aksak şiir tınısı onun yazı sanatıyla ve diile ilişkisini anlatıyor.

Hakikat bilinciyle beslenen bu melez yazılar, bir hikayesinde “Kendime kırıldığım yerden, kendime döner gibi, korka korka dönmeliyim o eve” diye tarif ettiği yerin arka bahçesinde biriken bakışların toplamı sanki. Acele etmeyi sevmeyen anlatıcı, kurguya ihtiyaç duymayan bu hikayeler için epey beklemiş. Kelimeleri mananın ağırlığıyla işitilene dek usul usul demliyor.

“Bazı sözcükleri öğrenmenin yaşı vardır. Amma velakin kimi yerlerde öğrenmenin yaşı daha erkene alınmıştır. Diyarbakır’da doğmuşsunuz şayet, diğer yerlerdeki yaşıtlarınıza nazaran bazı sözcülere erken kayıt yapmak, kimi sözcükleri erken sökmek ve bu sözcüklerle vaktinden evvel tanışmak zorundasınızdır. Her ne kadar sözcük diyorsam da siz bunu kimi zaman bir cümle, deyim, şarkı, durum veya olay olarak da okuyabilirsiniz”. Bu açıklamadan sonra hemen uyarıyor okuru; “Niyetim bir yerde doğmuş ve orada büyümüşlere güzelleme yapmak değil, bundan bir mağduriyet çıkarmak hiç değil”.

Hikayelerin döngüsel yolculuğuna eşlik edecek olanlar, önce yazı dünyasını inşa ettiği dilin imkanlarıyla bir derdi olduğunu farkedecektir muhtemelen; “Diyarbakır’da yaşamak,...ancak ve ancak “aksayan” bir dilin konuşulduğu, gramatik ve semantik bağlamda Türkçeyle Kürtçenin birbirine fena halde bulaştığı, bulaşmakla kalmayıp birbirini feci kırdığı bir dilin içine doğmak ve oradan konuşmaktır: Ey devlet kabahatlere gelesin, demektir”.

 

 Diyarbakır’da yaşamanın türlü hallerini resmeden, kederle acılı bir tebessüm arasına sıkıştıran hatırlatmalardan ilki bir dilenci duası;

“Allah mahkumlarınızı serbest bıraksın, ölülerinizin kemikleri bulunsun, diye dua eden dilenciye, dilencinin bile politiğine denk gelmektir”.

“‘Allahım Kürtler niçin yaşlı doğuyor’un açıklamasını uzun uzun yapmaktır”.

“Eve geç gelmenin başka bir anlamının olduğu, çoklu açıklamaya muhtaç olduğu şehirdir”.

Yaşlı dayı, televizyon spikerinin “Devlet hakkında ne düşünüyorsunuz sorusuna, “Walla biz memnunuz” diye cevap vermiş. “Dayı senin köyün yakılmadı mı, nasıl memnun olursun” diye sormuşlar. “O benim resmi görüşümdür” demiş bu defa.

Bu kitapta okuduğum hikayeler, yazarın şehir ve dille kurduğu ilişkinin gayri resmi ve insani yönünü de gösteriyor. Bu anlamda “yasaklanmış bir yasın uzun yıllar sürdüğü” bir şehri onu uzaktan izleyenlerin elinden tutup dolaştıran merhametli sesinin hakiki bir karşılığı var.

Hikayeleri okuduğum sırada, Diyarbakır’da kayyum eylemi yapan protestocu gençleri izlerken, kendi üzerine kapanan zamansız hikayelerinin zalimce tekerrür ettiğini görmek canımı acıttı doğrusu; “Ayakta kalmak için ‘ayaklanmanın’ zorunlu olduğu şehirdir Diyarbakır”.

Yazarın bir soru değil, iyi niyetle bir kışkırtma, diye tarif ettiği “Niçin Kürtçe yazmıyorsun” meselesini anlattığı bölümün sonunda, Kürtçe düşünüp Türkçe cümle kurmanın somut deliline bir örnek vermiş. “Dünya soğuktur”. Dünya Kürtçede aynı zamanda “hava” sözcüğü yerine kullanılıyormuş. “İki dilin birbirine sarmaş dolaş bulaştığı, köksüz, köksüz olduğu için de bir vaat taşıyan, travmatik, kara, karaşın bir dil”olarak tanımlıyor içine doğduğu “muhteşem imkansız” dili.

Enkazdan, yakılan köylerden, yıkılan mahallelerden, felaketten, şehitten, şahitten, savaşta çocuğunu kaybedip öksüz ve yetim olan anne ve babalardan, çocukluk oyunlarından, Newroz’dan, çift dille menevişlenen rüyalardan, sloganlardan, uzağa bakmak isteyen çocukluktan, isyandan, yoksulluktan, özlemden, ses ağrısından bahsederken hep o “muhteşem imkansız” dilin çekiciliğine, sözcüklerin gücüne tutunuyor.

“İki dilin içinde kekeme kalan” yazar, yutkunamadığı harflerden devşirdiği sözcüklerin de bir yaşının olduğunu yıllar sonra öğrenmiş. “Köyü yakılmış, zorla göç ettirilmiş ilkokul arkadaşınızdan ‘Serhildan’ sözcüğünü öğrenirsiniz mesela, bunun ‘isyan, başkaldırı’ demek olduğunu” diyor. Sonra kapısında bekleyen sözcükler günden güne artıyor; “Bildiri, ajitasyon, zıvana, çarşaf, tevkif, refik, milis, provakasyon, azami, gayrimeşru, berxwedan, şoreş..”

O çocuk ev ödevine çalışır gibi “müebbettin” nasıl bir şey olduğunu kavramaya çalışırken, zaman yeniden doğurduğu kelimelerle şehrin içinden akıp geçiyor. Kelimelerle dost olan yazar büyüyor. Ve onların anlam dünyasını, aynı kökten oluşlarını, akrabalıklarını farkettiğinde hayrete düşüyor;

“Birini en kötü şekilde “yaralamanın” ancak dille mümkün olduğunu gizli gizli (uğrun uğrun mu demeli yoksa) gösteren de yine kelimeler olur. Çünkü Arapça ‘kelime’ ve ‘kelam’ ile “yara” anlamına gelen ‘kelm’ aynı köktendir”. Onlarca örnekten sonra dünyaya kelimelerle bakmaktan, bakarken bakakalmaktan, öyle bakanlarla yan yana durmaktan hoşlandığını söylüyor.

Muhtemelen tam da bu nedenle ’38 Dersim Felaketine’ tanıklık eeden Dünya Ana’nın belgeselde, Zazaca sözcüklere Türkçenin karıştığı kırılmış bir dille söylediği o cümleye takılıyor zihni: “Kimsiz kaldım, kimsiz kaldım, derdime yanak yok”. Muradı, yönetmenin gözünden kaçan “kayıp heceye” işaret etmek.

“Kimsesiz kaldım” diyemeyen Dünya Ana’nın dilinde düşen “se” hecesi yazara göre Felaketin dildeki tezahürünü de gösteriyor. O kayıp hecenin yarattığı eksiklik duygusu, hikayelerin sessiz boşluklarında da kendini hissettiriyor.

Bastonu elinde sokağa yoklama çeken Kör Recep’le Sur’u dolaşan yazar, onun delik deşik duvarları dokunuşunu, tanı ve teşhis koyuşunu izliyordu; “Bu Kalaşnikof mermisi. Bu, M-16. Roketatarlarla parçalamışlar burayı. Bu silahı ben de bilmiyorum. Bir kaç gündür elektrikler kesik”. Yazarın “Sana ne elektriklerden, senin elektriğin doğuştan yok zaten” muzırlığına Recep’in verdiği cevap, okuma eylemiyle yaşamın katı gerçekliğini ayıran keskin sınırı gösterdi bana: “Öyle deme, karanlık zordur, herkes baş edemez”.

Hikaye anlatmak, gerçeklikten süzülen ayrıntılarla dünyayı keşfe çıkmak, aynadaki yazarın düşüncelerini, duygularını yansıtmak, o karanlıkla baş edebilmenin en etkili yollarından biridir belki de. Murat, “Bana öyle geliyor ki, Kürtler sanki hikaye anlatmak içn gelmiş dünyaya. Allah onlara, “Hadi sizin de göreviniz bu! Hikaye anlatmak, demiş gibi, Kürtler de ömrü boyunca hikaye anlata anlata, hikaye olmuş sanki” diyor bir yazının başlangıcında.

Dengbejleri hatırlatıyor sonra; “Onlar kelimelerle değil, sesle konuşurlar”. Bana kalırsa basitliğiyle sarsan bu hikayelerin anlatıcısı da dengbejler gibi geniş bir zihin haritasından duyuruyor sesini.

Vaktiyle Diyarbekir’in bir el marifetiyle Diyarbakır’a dönüşmesini anlatırken, tren garında dünyaya ah etmiş bir aile görüp, kendi deyisiyle uzun bir hikayenin başlangıcı olan “Sonra biz göç olduk” cümlesini hatırladığında, Gezi Direnişi’nden hareketle hazırlanan ajandada “Devrimdemi yapmıyaq” yazısıyla karşılaştığında hissettiği sevinçte, yıllarca suskunlukla yanmış o baharatlı ses var.

Son hikayenin gerçek kahramanı Meryem Ana, Galatasaray Meydanı’nda, cezaevi kapılarında, yürüyüşlerde, Kobani’de, Sivas ve Hrant Dink anmalarında, canlı kalkan olarak dağ başlarında, ama en çok da barış mitinglerinde görülüyor.

Ölüleri birer isim ve birer rakam olmaktan çıkarmak muradıyla evini ve çocuklarını ziyaret eden Murat Özyaşar’dan dinliyoruz hikayenin gerisini. Durduk yerde tutuklanıp işkence gören, sonra kaçan kayıp oğlunu, Meryem Ana’nın cezaevindeki bütün çocuklara sahip çıkışını, Demirtaş’ın “Biz hangi barış eylemine gittiysek Meryem Ana bizden önce oradaydı, o ağır yarayı nasıl taşıyordu, hep merak ettim” deyişini ve onun kağıt kesiği misali sızlatan derdini; “Benim kimsem yok, ben kimse ölmesin diye geldim”.

Biterken ben de yazar gibi harfleri yutamadım. Dünya yandı;

“Abdestsiz hiçbir Barış etkinliğine gitmeyen Meryem Ana ölmedi, öldürüldü. 71 yaşındaydı. Ölmedi öldürüldü. Şimdi hepimiz kimsiz kaldık”.

Kitabı usulca kanepenin üstüne bırakırken yıllar önce Tahir Elçi’yle bir televizyon röportajı için Diyarbakır’daki buluştuğumuz o güne gittim. Programdan sonra aralarında Murat’ın da olduğu yazar arkadaşlarla Sülüklü Han’ın avlusunda bir ateşin etrafında oturup yazıdan, dilden, edebiyattan, hikayelerden kendi deyişiyle onun mensubu olduğu milletin adının yanında duran o geçmeyen, bitmeyen “sorun”dan bahsettiğimizi hatırlıyorum. Bir de havanın çok soğuk olduğunu ve çok üşüdüğümüzü.

Diyarbakır’a bir sonraki gidişimde ne Tahir vardı bu soğuk dünyada ne de duvarları delik deşik edilmiş Sur’un gerçek sahipleri.

Hikayenin sonunda, kimsesiz kaldık, diyemedim. O “kayıp hece”, hafızamdaki çocukluk evime yuvarlandı. Kimsiz kaldık, diye diye kelimelere bakakaldım. Kör Recep’in kırçıllı sesini işittim; “Karanlık zordur, herkes baş edemez”. Ve Meryem Ana’nın dirençli sesi çınladı duvarlarda: “Ben kimse ölmesin diye geldim”.

Hikayeler kuytusunda buluştuğumuz tenhalıklardır. Ve hikayeler, dili seven tutkulu hikayecilerin marifetiyle başladığı yerde biter:

“Diyarbakır’da yaşamak, bazen yaşamamayı öğrenmektir”.

 

 

* Aslı Gibidir - Diyarbakır Hikayeleri (Selçuk Demirel’in desenleriyle) - Murat Özyaşar / Doğan Kitapçılık

.

Facebook Yorumları

Emlak8
9.09.2019
'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive