Atilla Aytemur

Serbestiyet



Bookmark and Share

Dindarlar ve laikler arasındaki ilişkiler


17.6.2017 - Bu Yazı 1331 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Nüfusumuzun iki önemli blokunu meydana getiren dindarlar ve laikler arasındaki ilişkiler bir biçimde yoluna girmediği müddetçe Türkiye’nin kolay huzur bulmayacağını düşünenlerdenim.  Bunun çözümünü de sadece iktidar kaynaklı bir takım olumlu politikaların yürürlüğe sokulmasında görmüyorum.

Bu haftaki yazımda başlı başına bu konuyu ele almak istiyordum. Ama burası Türkiye ve hızla değişen gündemin sizi nereye çekeceği hiç mi hiç belli olmuyor.

CHP  “adalet” için yollarda

CHP milletvekili Enis Berberoğlu’nun MİT Tırları davasından 25 yıl ceza alarak tutuklanması nedeniyle Türkiye’nin hayli gerileceği anlaşılıyor.

Dosyanın henüz temyiz aşaması bile başlamamışken, kaçsa şimdiye kadar çoktan kaçabilecek biri hakkında tutuklama kararı verilmesi haklı tepkilere yol açtı.

CHP, Türkiye’nin birçok kentinden İstanbul Maltepe Cezaevi’ne uzun bir “Adalet Yürüyüşü”  başlattı. Umarım iktidar bunu engelleme ve yoluna gitmez, haklı tepkiyi mecrasından çıkarma amaçlı girişimlere meydan vermez.  

Kabul edilse de, edilmese de OHAL şartlarında adalet sistemimiz vicdanları kanatmaya devam ediyor.

CHP yönetimi de milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasının sadece HDP’lileri hedeflediğini sanarak nasıl bir gaflete düştüğünü umarım anlamıştır.

Bir yanda dindarlar, diğer yanda laikler

Asıl ele almak istediğim konuya gelince, genel olarak hayatları birbirine değmeyen, birçok konuda tercihleri farklı olan, destekledikleri partileri çoğu kez karşı karşıya gelen, çatışmalı sert mevzularda aralarında mutabakat oluşturulması fazlaca başarılamayan dindarlar ile laikler arasındaki ilişkiler toplumumuzun önemli sorunlarından biri olduğudur.

Bu durumun tarihsel, siyasal, sosyal ve kültürel birçok nedenleri olduğu elbette biliniyor. Bilinmesine rağmen giderilmesi için öyle sıkı ve samimi bir çaba ne iktidarlardan, ne muhalefetten, ne de etkili sivil kurumlardan pek gösterilmiyor.

Herkes kendi mahallesinde sanki halinden memnunmuş gibi yıllar geçip gidiyor.

Ama toplumsal hayatımızın son iki yüz yılına damgasını vuran, 19. yüzyılın başından itibaren neredeyse bütün önemli gerilimlerde öne çıkan bu iki sosyoloji arasındaki anlaşmazlığın tâyin edici olduğu herkes tarafından da kabul görüyor.

Çatışmalar için elverişli enstrüman

Sadece kabul edilmekle kalsa yine iyi; politik ihtiraslar uğruna sık sık bu farklılığın acımasızca birbirine karşı kullanıldığı da biliniyor ve büyük ölçüde seyrediliyor.  

Öte yandan, sayıları fazla olmasa da kimi araştırmacılar ve bilim insanları aslında aradaki farklılaşmanın sanıldığı kadar olmadığını; tersine, bir hayli ortak nokta bulunduğunu; kentleşme, modernleşme ve bireyleşme süreçlerinin yarattığı alanlar, kurumlar ve kültür alışverişleri nedeniyle mesafenin ihmal edilebilecek boyutlara yaklaştığını belirtiyorlar.

Halen olur olmaz her konuda iki kesim arasında sık sık kamplaşma yaşandığına göre, sosyologların ve siyaset bilimcilerin daha uzun süre bu konuyu araştırmaya ve irdelemeye devam edeceklerini söylemek yanlış olmayacak.

Bununla beraber,  temel toplumsal sorunların kangren haline gelmeden çözümü hususunda bu iki sosyolojiyi birbirine yaklaştıran politikalara, alanlara, mekânlara, kurumlara ve kültürel zeminlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğu da ayan beyan ortada.

Endişelenmek yersiz mi?

Bu yönde samimi olarak bir şeyler yapılmadığı müddetçe, politik kamplaşmaların ve ötekileştirme davranışlarının sürüp gideceği; sorunların ortak hayatı inşa edecek şekilde çözümlenmesinin kolay olmayacağı da besbelli.

Başta Ortadoğu olmak üzere farklı kimlik kümelerinin hem dış faktörler hem iç sorunlar nedeniyle yıllar boyu birbirlerini tüketen çatışmalarına bakınca, üzülmemek ve kendi ülkemiz için endişelenmemek elde değil.

Demokratik ve çoğulcu bir kültürün bir türlü filizlenmemesi, en sıradan olaylarda bile mutabakat sağlanamaması umutları kırıyor. Barış içinde bir arada yaşamanın koşullarının yaratılamayacağı; mevcut durumun bütün hayatımızı daha uzun yıllar derinden etkilemeye devam edeceği korkusu kendini gösteriyor.    

İlk buluşmalar

Yakından takip edenler bilir; 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında dindarlarla laiklerin kulaklarının birbirine açılması, anlamak istemeseler bile birbirlerini göz ucuyla takip etmeleri çok zayıf da olsa başlamıştı.

28 Şubat 1997 “postmodern darbe”sini takip eden dönemde ise bu eğilim biraz daha gelişti. Özellikle başörtüsü yasağı, kıyafet yönetmelikleri, ikna odaları ve mağdur öğrenciler konusunda dindarlar ile liberal aydınlar ve özgürlükçü solcular arasında hem dayanışma, hem de ağırdan da olsa birbirini anlama ve ilişkileri olabildiğince sürekli kılma çabaları arttı.

Türkiye’nin kadim meseleleri ve güncel konuları üzerine birlikte düşünmek ve tartışmak, farklı kimliklerin çatışmadan barış içinde bir arada yaşamasının dili ve tavrına ilişkin normlar ve modeller geliştirmek hususunda samimi çabalar oldu. Özellikle iki kesimden kadınların geliştirdiği ilişkiler dikkat çekiciydi.

Türkiye’nin geneline şamil olmasa bile özellikle bazı büyük kentlerde, her iki kesimin tanınmış şahsiyetleri arasında dikkat çeken samimi buluşmalar ve ortak duruşlar yaşandı.

Girişimciler kendi cemaatleri içinde azınlık

Gözden kaçmayan nokta, her iki kesimden de bu çalışmalarda yer alanların hem kendi cemaatleri içinde, hem de toplumun geneli içinde sınırlı bir kesimi, küçük bir azınlığı teşkil etmeleriydi.

Buna rağmen, söz konusu iki sosyolojinin içinden az sayıda aydın nitelikli insanın böyle amaçlarla bir araya gelmesi, Türkiye’nin düşünce ve siyaset hayatında yeni bir dönemin başlaması anlamına geliyordu.

Nitekim bazı çalışmaların izleyen genç nesiller üzerinde yine de son derece olumlu etkisi oldu.

Çatışma yanlılarının gözde konuları

Ancak, tarihten devraldığımız ve her daim çatışmalara malzeme olan etnik, dinî, kültürel, mezhebî vb sorunların, doğrudan devletin ve siyasal güçlerin oyun alanlarına dahil konular olduğu da ortada.

Buralara nüfuz edecek daha âdil -- demokratik, özgürlükçü, çoğulcu, eşitlikçi ve hakkaniyetli -- sivil duruş ve davranışların geliştirilmesi bu bakımdan kolay da değil. Emek, sabır, istikrar ve kararlılık istiyor. Farklı toplum kümelerinin birbirine olumsuz bakış ve yaklaşımının giderek değişmesi böylelikle mümkün olabilir.

Güçlüklerine rağmen, geleneksel politikanın ve devlet yapılanmasının oluşturduğu duvarları aşmanın dünyada başarılı örneklerinin olduğunu; sivil zeminde ortak söz ve davranış oluşturma çabalarının çoğu zaman en katı iktidarları bile etkileyebildiğini biliyoruz.

Birbirini tanıma ve anlama

Türkiye’deki ilk temas ve karşılaşmalarda da, iki toplumun birbirinin dünyasını pek tanımadıkları, o zamana kadar bu yönde pek bir çaba göstermemiş oldukları, birbirine değmeyen ve ayrı mecralarda akan hayatlar yaşadıkları, üzerinde hemfikir olunan önemli noktalardan biriydi.

Bunu ortadan kaldırması umulan devletin, iktidarların ve siyasal mahfillerinin, tam tersine, çoğu zaman konuyu ince hesaplarına dahil edip, buralardan üretilen ötekileştirmeleri ihtiyaç halinde başvurulacak manipülasyon ve kavga enstrümanları olarak her daim hazır tuttuklarını görmek ve anlamak, kimse için zor olmadı.

Laik ve dindar topluluklar arasında oluşan “zihinsel uçurum”un;  ön yargılılık, kültürel farklılık ve iletişimsiz yaşam hallerinin; birbirinden kopuk ve bilgisiz akıp giden hayatların... bunların hepsinin toplamından türeyen siyasal kamplaşma ve kutuplaşmaya elverişli varoluşun, uzun yıllar içinde oluştuğu ve öyle kısa zamanda, hızlandırılmış çabalarla ortadan kalkmayacağı da açık bir gerçek olarak görülüyordu.

Son gelişmeler olumsuz etkiledi

AK Parti iktidarının üçüncü dönemine kadar, sınırlı sayıda liberal ve sol aydın ile bazı dindarların sivil platformlar, konferanslar, vakıflar ve meclisler şeklinde sürdürdüğü son derece önemli çabalar gelecek için umut vermeye ve örnek olmaya devam etti.

Lakin 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ve onu takip eden dönemden itibaren hava tersine döndü. MİT Tırları, Ergenekon dâvâları, Gezi olayları, Gülen’in 17/25 Aralık hamleleri, araya giren seçimler, Barış ve Çözüm Süreci’nin çöküşü, 15 Temmuz darbe girişimi ve FETÖ vakası ile sonrasında yaşananlar…

Siyaset baskın çıktı, hayal kırıklıkları yaşandı ve hava önemli ölçüde tersine döndü.

Bütün bunlar, ilk karşılaşmaları başlatanların yakınlaşma, birbirini anlama ve barış içinde bir arada yaşamak için ortak akılla çözüm aramalarına bir biçimde ket vurdu. Karşılıklı inanç ve güvende sarsılmaya yol açtı, ortak hareket alanlarını daraltı, birçoğunu yeniden kendi mahfil ve cemaat dünyasına çekilmeye sevketti.

Çünkü siyasal zeminde tercihler farklılaşmış, kamplaşma artmış, toplum gerilmiş; özellikle AK Parti iktidarından umulan  “demokratik hamle ve dönüşümlerin sonuna gelindi” ve “diktatörlüğe dönüldü” fikri baskın çıkmaya başlamıştı.

İlişkileri ısrarla sürdürenler

Söz konusu girişimler ve o girişimlerde çalışma yürütenler, iktidarın uygulamaları ve partilerin tercihleri ile kendi zeminleri arasındaki mesafeyi ayarlamakta ve özerk bir alan yaratmakta güçlük çektiler.

Hiç şüphesiz iktidarda referansını büyük ölçüde İslamiyetten alan bir hükümetin bulunması; derin bir demokratikleşme talebi ortada dururken, parlamenter sistemi geliştirip güçlendirmek yerine anayasa değişikliğini hayli güçlendirilmiş ve otoriterleşme kapasitesi yüksek bir başkanlık modeline yöneltmesi; nihayet OHAL ve uygulamaları... hayal kırıklığı yaratan, birlikte düşünme ve ortak çözüm arama motivasyonunu zedeleyen bir durum meydana getirdi. 

Bu gelişmeye direnen, olumsuz şartların yarattığı sonuçlardan etkilenmemeye çalışan, iki sosyolojinin buluşmasının yaratacağı tarihî sonuçlara inanan, birlikte düşünme ve davranmanın toplumsal etkilerinin Türkiye’nin önde gelen ihtiyacı olduğunu bilenler de vardı. Onlar birlikteliklerini sürdürmeye, geliştirmeye ve yaymaya halen devam ediyorlar.

Hiç şüphesiz dindarlarla laikler arasındaki ilişkinin geliştirilmesi ve kalıcı kılınmasına siyasetin ve iktidar tercihlerinin bu kadar olumsuz biçimlerde nüfuz ediyor olması da üzerinde durulacak bir nokta. Tamamen siyasetten bağımsız bir faaliyet öngörmek hem gerçekçi değil, hem de hatalı olur. Ama bu tür çalışmaların uzun vadeli amaçları bakımından bir denge noktası bulmak da gerekiyor.

Mevcut iktidar politikaları ve siyasal odakların hali hazırdaki tercihlerinin ötesinde, özenle ve ısrarla sürdürülmesi gereken bir çabadan söz ediyoruz. 

Günlük siyasal ihtiyaçların ötesine bakabilen bir ortak davranış normu oluşturulduğunda, aradaki mesafenin kapanabileceği, Türkiye’de yıllardır iki ayrı uçta yer alan toplum kesimlerinin barış içinde bir arada yaşama kapasitesinin yükseleceği hesap edilmelidir.   

Herkesin kendi mahallesine kapanması, çıkmaz yol

Buna karşılık son dönemde baskın çıkan kimlik politikaları nedeniyle bu çalışmalara inancın ve yönelimin zayıfladığı; her kesimin ancak kendi cemaati içinde yapacaklarıyla sonuç alabileceği şeklinde bir fikrin geliştiği görülüyor.

Bu yaklaşımda son 7- 8 yılın iktidar politikalarının yarattığı hayal kırıklıklarının ağırlıklı etkisi olduğunu  ileri sürmek yanlış olmaz. Ancak 16 Nisan anayasa referandumunda özellikle dindarların yekpare bir tavır göstermediği gerçeği hesaba katılırsa, iki sosyolojiyi birbirine yakınlaştırma çabasının sanılandan daha önemli ve etkili olabileceği ortaya çıkar.

Son birkaç yıldır bu iki toplumsal özneyi birbirine yaklaştırmak için sivil zeminde sergilenen çabaların ilk dönemeçte tökezlemesiyle birlikte, herkesin kendi evine dönmesinden başka çare olmadığı düşüncesi güç kazandı. Bu olumsuz gelişme arka plandaki bazı gerçekliklere işaret etse de, ısrarı bir yana bırakma ve doğru bir yönelimden vazgeçmenin çözüm getirici bir adım olacağı son derece şüphelidir. Herkesin kendi mahallesine dönmesi, sonuçları itibariyle ayrı mahallelerde yaşamaya ve çatışmacı odaklar için potansiyel olmaya devam etmek demektir.

Yerel yönetimleri, vakıfları, mahalli dernekleri, üniversiteleri, araştırma kurumlarını, sivil platformları, hattâ siyasi partileri bu alanlarda yapıcı örnekler oluşturmaya zorlamak gerekiyor.

Dindar ve laik sosyolojilerin farklı mecralarda, bambaşka ideolojik ve politik formasyonlar içinde ayrı ayrı gelecek tahayyüllerinin peşinden gitmesi yeni değil. Geride bambaşka açılardan yaşadıkları dönem ve olaylar, kendilerine özgü mitler ve kahramanlar, farklılaşan tarihler bırakmışlar. Türkiye’nin açmazları bunların üzerinde yükselmiş. Bu realiteler siyasal davranış normlarını ve kültürel kodları oluşturmuş.

Bunun değişmesi tabii kolay değil. Ama zaman içinde değişmesi biraz da bizim gayretlerimize bağlı. Bu nedenle en ideali, her kesimin hem kendi mahallesinde, hem de birlikte böyle bir çabanın içinde olmasıdır.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
2.07.2020
AK Parti’nin ‘ince’ hesapları
22.06.2020
Türkiye Kürt sorununu kiminle çözecek?
16.06.2020
HDP’yi kapattırma sevdası
7.06.2020
Yine neler oluyor?
2.06.2020
Siyasette iki tıkanma
16.05.2020
Hayır, cüretleri cehaletlerinden değil!
8.05.2020
Kullanım süresi geçmiş suçlama
17.04.2020
Vebadan sonra Avrupa’da ne oldu?
4.04.2020
Salgınla mücadelenin üzerine düşen gölge
19.03.2020
Korona ve siyaset
4.03.2020
Ömer Faruk’tan Aşk ve Ereksiyon “Aşk”ı
21.02.2020
Vesayet ve darbe tehlikesi hortladı mı?
3.01.2020
Kanal İstanbul (1) Hakiki bir ihtiyaç mı? (*)
28.12.2019
Okuyucuya not: Kanal İstanbul ısrarı ve gerçekler
13.12.2019
Kamu yetkililerinin sorunlu zihniyeti
4.12.2019
Bunu da gördük: Üniversiteye haciz!
23.11.2019
Dipsiz Göl’ün ölümü
15.11.2019
Otizmli çocuklara ayrımcılık
9.11.2019
Zor denklem!
15.10.2019
Yargı ve adalet krizi
4.10.2019
Bütün anneler birleşin!
10.09.2019
Reşat Çalışlar'dan sosyal medya ve Gariplikler (*)
8.09.2019
İstanbul Belediyesi meğer kimleri finanse etmiş!
26.08.2019
Yine mi kayyım!
14.08.2019
Kaz Dağları’nda itiraz ve isyan!
5.08.2019
HDP’nin Diyarbakır mitinginin düşündürdükleri
24.07.2019
Hedefteki adalet!
11.07.2019
Başkanlık tartışmasının ardında dış güçler mi var?
29.06.2019
AK Parti’nin metamorfozu ve 23 Haziran seçimi
27.05.2019
Türkiye Gemisi
18.05.2019
#sanatçıyadokunma!
12.05.2019
İktidar, YSK kararı ve muhalefet
4.05.2019
Ortada kalan ittifak
30.04.2019
23 Nisan ve linç girişimi
21.4.2019
HDP seçimlerde ne yaptı?
15.4.2019
AK Parti ülkeyi nereye sürüklediğinin farkında mı?
8.4.2019
Adresini arayan uyarı!
4.4.2019
Sıradaki kriz: S-400’ler
22.3.2019
Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği (*)
10.3.2019
Zorlamayalım, “beka” seçimlere sığmaz!
5.3.2019
CHP manifestosu neler vaat ediyor?
20.2.2019
AK Parti manifestoda ne diyor, ne demiyor?
11.2.2019
Seçilmişlerin meşruiyeti ve Venezuela
30.1.2019
Trump’ın açtığı kapıdan giren mevzular
11.1.2019
Parti kapattırma sevdası
3.1.2019
“Alışamadık”
21.12.2018
Böyle gider mi?
14.12.2018
Oslo toplantısı AK Parti’nin oyunu mu?
9.12.2018
Siyasetin güçlü babaları ve etkisiz oğulları
30.11.2018
Seçimler ve iktidar koalisyonunun menüsü
27.11.2018
Osman Kavala’dan gizli örgüt lideri çıkmaz!
8.11.2018
Cumhur İttifakı çöker mi?
18.9.2018
Tekrar AB yoluna giriyor muyuz?
30.8.2018
Biraz vicdan…biraz adalet…hepsi bu!
22.8.2018
Kanal (3) Risk bombası!
17.8.2018
Kanal (2) Türkiye, ücretli geçişe zorlayabilir mi?
8.8.2018
Kanal İstanbul hakiki bir ihtiyaç mı?
29.7.2018
N’olacak bu CHP’nin hali!
21.7.2018
Gitti OHAL, geldi “bu hal”!
6.7.2018
Seçimler ve başkanlık sistemi
7.6.2018
Aldatılmalara doyamıyoruz!
1.6.2018
Ahmet Maranki vakası
24.5.2018
HDP’nin konumu ve Millet İttifakı
28.4.2018
CHP’nin hamlesi
16.4.2018
“Siyasi ayak” Erdoğan iddiası...
26.3.2018
Boykot muhalefete yaramaz!
22.3.2018
Ötesini görmek
5.3.2018
İttifak yasasını anlama rehberi/ Sandık devletin “güvenli” kolları arasında
23.2.2018
HDP’de yeni dönem
12.2.2018
Olaylar, partiler ve yaklaşan seçimler
29.1.2018
Canan Kaftancıoğlu
3.1.2018
Ne zulüm ne merhamet; yalnızca adalet!
22.12.2017
Trump, ne yaptın sen!..
12.12.2017
Yeni Suudi veliaht (3) ABD bu işin neresinde?
24.11.2017
Yeni Suudi veliaht ne yapmak istiyor? (1)
3.11.2017
Gezi olayları ve Kavala hakkında bir tanıklık
27.10.2017
HDP’den özeleştirel çıkışlar
16.10.2017
AK Parti geç mi kaldı?
2.10.2017
Sosyalistler Kürt referandumuna nasıl baktı?
27.9.2017
Hamas: Meşruiyet arayışında bir adım daha
18.9.2017
Siyasal nebbaşlara geçit vermeyelim!
11.9.2017
Referanduma itirazlar ve PKK’nın tavrı
31.8.2017
Bülent Uluer’i uğurlarken
15.8.2017
Şu halimize bakın!
8.8.2017
Diyanetin FETÖ raporu: Niçin geç kaldım!
31.7.2017
Cumhuriyet gazetesi dâvâsı ve metal yorgunluğu
25.7.2017
Meclis’teki içtüzük bombası
18.7.2017
Kaçan fırsat
14.7.2017
Bazen bir yürüyüş, bir yürüyüşten fazlası olabilir
22.6.2017
Muhalefetinizi nasıl istersiniz?
17.6.2017
Dindarlar ve laikler arasındaki ilişkiler
10.6.2017
“Yan yana ve birarada olanlar”ın çağrısı
1.6.2017
İki kongre
26.5.2017
Hamas’ın meşruiyet arayışı
23.5.2017
CHP’de neler oluyor?
30.4.2017
Bu sonuçlar huzur verir mi?
10.4.2017
Son hafta için özet ve birkaç soru
29.3.2017
Referanduma giderken “Hak ve Adalet”
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive