Ayşe HÜR /Taraf yazıları



Bookmark and Share

1914’te Cihan Harbi’ne nasıl girdik


18.09.2011 - Bu Yazı 11664 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

1914’te Cihan Harbi’ne nasıl girdik

İnternete ‘düşen’ bant kayıtlarından, yakın tarihe kadar doğrudan barış görüşmeleri yaptığı anlaşılan (ki bu konuda kendilerini tebrik ediyorum) AKP ve PKK’nın neden tekrar silahlı çatışmanın eşiğine geldiğini anlamak biz sıradan fanilerin harcı değil. Anlaşılan ne Kürt tarafı ne Türk tarafı yeterince kan döküldüğünü düşünüyor. Madem bu kadar savaş meraklısı bir toplumuz, o halde size bir başka ‘savaşa giriş’ hikâyesi anlatayım. Çoğumuz biliyoruz ama bilmeyenler için savaştan nasıl çıktığımızın hikâyesini de bir zaman anlatırım.


Not: Bazı okurlar, sıcak gündem maddesi olan İsrail-Filistin konularında neden yazmadığımı soruyorlar. Halbuki 6-9 Ocak 2009 tarihlerinde Taraf’ta yayımlanan “90 Yıldır Kanayan Yara: Filistin” başlıklı yazı dizisinde konuyu kapsamlı biçimde ele almıştım. Gazetenin internet sayfasındaki “Diziler” linkinden ulaşılamayan bu diziyi tek bir yazı halinde Tarih Defteri’nin internet sayfasına koyduk. İlgilenenlere duyururum.

1914 yılına girildiğinde havada savaş bulutları dolaşıyordu. Almanya’da Pan Germenistler, Rusya’da Pan Slavistler, Fransa’da İntikamcılar, İtalya’da Irredendistler, Britanya’da İmparatorlukçular Avrupa’yı savaşın eşiğine getirmişlerdi. İş bahane bulmaya kalmıştı.

Kıvılcımı 28 Haziran 1914’te Almanya’nın müttefiki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Franz Ferdinand ve karısının bir Sırp milliyetçisi olan Princip tarafından öldürülmesi çaktı. Sırbistan’ın özrünü yeterli görmeyen Avusturya-Macaristan 28 temmuzda Sırbistan’ın başkenti Belgrad’ı bombaladı, 31 temmuzda Rusya seferberlik ilan etti, 1 ağustosta Almanya Rusya’ya savaş açtı. 3 ağustosta Almanya Fransa’ya, 5 ağustosta da Britanya Almanya’ya savaş açınca eski tabirle ‘Cihan Harbi’ başlamış oldu.

Bunlar olurken, bu yeniden-paylaşım savaşından kendi paylarını almak isteyen İttihatçı paşalar savaşa kimin yanında girerlerse kârlı çıkacaklarını belirlemek için nabız yokluyorlardı. Bir yanda 1894, 1904 ve 1907 yıllarında çeşitli vesilelerle ittifaklar kurmuş Fransa, Britanya ve Rusya vardı, öte yandan uluslaşma süreçlerini geç tamamladıkları için koloniler edinmekte geç kalmış Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya vardı. Aslında Osmanlı Devleti kiminle ittifak kurarsa kârlı çıkardı sorusundan çok, kim görünüşü heybetli, içi kof Osmanlı Devleti’ni sırtında taşımayı göze alırdı sorusu daha anlamlıydı ama o günlerde kimse bunun farkında değildi.

 


Önce Ruslar, sonra İngilizler

İttihatçıların (ve günümüzdeki temsilcilerinin) iddiasına göre, savaşa girmeden önce bütün ittifak olasılıkları denenmiş, sonunda çare kalmadığı için Almanya ile ittifak kurulmuştur. Ancak söz konusu ülkelerin arşivlerinde bu iddiayı destekleyen ciddi belgeler yoktur. Sadece İttihatçı kadroların ileriki yıllarda anlattıkları hikâyeler vardır.

İttihatçıların iddiasına göre Osmanlı Devleti’nin Britanya ile ilk ittifak girişimi, 31 Eylül 1911’de, Trablusgarp Savaşı sırasında Ruslar gemilerini Boğazlardan geçirmek istediklerinde; ikincisi ise 12 Haziran 1913’te Ruslar 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi uyarınca Doğu Vilayetleri’nde yapılması gereken Ermeni Islahat Planı ile ilgili baskı yaptığında yapılmıştı. Ama İngilizler her iki teklifi münasip gerekçelerle geçiştirmişlerdi.

Yine İttihatçıların iddiasına göre Talat Paşa, savaş tamtamlarının çaldığı 1914 mayısında yaz tatilini geçirmek üzere Kırım’a gelen Rus Çarı’nı selâmlamak üzere Livadya’ya gittiğinde Rus Hariciye Nazırı Sazonov’a askerî ittifak teklifinde bulunmuştu. (Osmanlı Devleti Kırım’ın 1783’te Rusya tarafından ilhakını hiçbir zaman kabul etmemişti. Bu nedenle, Çar ne zaman Livadya’ya gelse, sanki evsahibi Osmanlı Devleti imiş gibi, Livadya’ya bir ‘hoş geldin heyeti’ gönderilmesi âdettendi. Talat Paşa da bu geleneği devam ettiriyordu.) Teklifte Balkan Savaşlarından sonra Yunanistan’a geçen Midilli, Sakız ve Sisam adalarının Osmanlı Devleti’ne geri verilmesi karşılığında Rusya ile birlikte davranılması vardı. Ancak Ruslar bu teklifi reddetmişti.

 


Fransızlar reddedince

Son olarak, Cemal Paşa’nın ölümünden sonra yayımlanan hatıratında 1914 yılı temmuz ayında Fransızlardan gelen teklif üzerine Paris’e gittiğinde Osmanlı hükümetinin de muvafakatiyle bir Osmanlı-Fransız ittifakı tesisi yolunda temaslarda bulunduğunu iddia ediyorsa da Fransız arşivlerinde bu konuda herhangi bir kayıt yoktur. Dolayısıyla Cemal Paşa’nın ciddî bir ittifak girişimi olarak sunduğu görüşmeleri en fazla gayrı resmî görüşmeler olduğunu söylemek mümkün.

İttihatçılara göre, hâl böyle olunca da Osmanlı Devleti Almanlara bir anlamda mahkûm olmuştu. Aslında Alman genelkurmayı ve hükümeti Osmanlı Ordusu’nun geriliği ve yıpranmışlığı yüzünden ittifakı istemiyordu. Örneğin İstanbul’daki Alman Sefiri Wangenheim, Sadrazam Sait Halim Paşa’ya “Avusturya-Sırp ilişkilerinin pek ciddi bir biçim alabileceği, dolayısıyla durum aydınlanmadan herhangi bir ittifak yapmamak gerektiği”ni söylemişti. Aynı şekilde İstanbul’daki Alman askeri misyonundan Liman Von Sanders’in Mart 1914 ortalarında gönderdiği raporlara dayanarak bir değerlendirme yapan Alman Genelkurmay Başkanı Moltke, Avusturyalı meslektaşı General Conrad Von Hötzendorff’a şunları yazmıştı: “Türkiye askerî bakımdan bir sıfırdır. Askerî heyetimizin raporları tamamen umut kırıcıdır. Ordu, anlatılması olanaksız bir durumdadır. Daha önce Türkiye’den ‘Hasta Adam’ olarak söz edildiğine göre şimdi ölen adamdan söz edilmesi gerekiyor. Artık yaşam gücü kalmamıştır ve kurtarılması olanaksız bir can çekişme halinde bulunuyor. Askeri heyetimiz, şifasız bir hastanın ölüm döşeği başında bulunan doktorlar heyetine benziyor.”

Ancak Almanya’nın yeni sömürgeler bulmazsa yok olacağını düşünen Kayzer II. Wilhelm onlar gibi düşünmüyordu. Nitekim kısa süre sonra Sanders Kayzer’i mutlu etmek için olsa gerek, “Osmanlı ordusunun yeniden teşkilatlandığını, üç büyük savaş kaybetmiş olmasına rağmen gücünü toparladığını ve beklenenden daha fazlasını yapabileceği” yönünde raporlar yazmaya başlayacaktı.


Sultan Osman ve Reşadiye

Enver Paşa Alman Büyükelçisi Wangenheim’a, Said Halim Paşa da Avusturya-Macaristan Büyükelçisi Pallavicini’ye anlaşma teklifi yaptığında takvimler 22 Temmuz 1914’ü gösteriyordu. Altı gün sonra bu yakınlaşmaya gözdağı vermek isteyen Britanya Donanma Bakanı Churchill’in emriyle, Newcastle tersanelerinde inşa edilmekte olan Sultan Osman-I ve Reşadiye dretnotlarına el konuldu. Bu karar halkta büyük öfke uyandırdı çünkü gemilerin 30 milyon sterlin tutan inşa masraflarının büyük bir kısmı halktan bağış olarak toplanmıştı. Bu atmosfer, İttihatçıların ve Almanların ittifak yanlısı kanadının arayıp da bulamadıkları fırsatı sundu.

Enver Paşa’nın 28 Temmuz 1914 günü Alman Büyükelçisi Wangenheim’a önerdiği ‘savunma amaçlı ittifak’ (Defensivbündnis) metni üzerinde 31 temmuz günü karar verildi. Yine iddiaya göre 2 Ağustos 1914’te, Sadrazam ve Hariciye Nazırı Mehmed Said Halim Paşa’nın yalısında toplanan Alman Büyükelçisi Baron von Wangenheim, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa ve Meclis-i Mebusan Başkanı Halil (Menteşe) Bey gizli bir anlaşma imzaladılar. Benzer bir anlaşma Said Halim Paşa’nın aracılığıyla Avusturya Sefiri Pallivicini ile de imzalandı. Talat Paşa ve şürekâsının devletin geleceği için bu anlaşmaya ne kadar bel bağladıkları, anlaşmanın 1920’ye hatta 1926’ya kadar uzatılması için verdikleri mücadeleden anlaşılıyordu.

 


İbn-i Haldun’dan dersler

Antlaşmanın imza töreni için evini açan Sadrazam Sait Halim Paşa’nın İttihatçı liderlere İbn-i Haldun’un tarih felsefesini hatırlatarak “Turan ve Mısır fütuhatı (fetihleri), Trablus, Tunus, Cezayir vesaire gibi âmâli (emelleri) rica ederim bırakalım. Biliyorsunuz ki her milletin üç devri vardır. Fütuhat (fetih) devri, Tevakkuf (durma) devri, İnhitat (çökme) devri. Binaenaleyh inşallah bizimki ‘devr-i inhitat’ değildir, fakat herhalde ‘fütuhat devri’ (fetihler devri) olmadığı da bellidir ve devrimiz ‘devr-i tevakkuf’tur. Hudutlarımızı muhafaza edelim, bu suretle bitaraf (tarafsız) kalırız” diyor, Bir yandan “memleketi harp felaketinden kurtarmak için (...) hiç olmazsa fiilen bitaraf kalalım, tecavüz ve taarruz etmeyelim. Bu suretle bitaraflığımızı muhafaza etmiş oluruz ve memleket de harp felaketinden kurtulur” dediği, ancak bu sözlerin muhatapları tarafından istihza ile dinlendiği ileri sürülür. İddiaya göre İttihatçıların en aklı başında adamlarından Ziya Gökalp bile sessizce dinlemişti kendisini.

Eğer inanmak gerekirse, antlaşmadan bu kişiler dışında kimsenin, örneğin Maliye Nazırı Cavit Bey’in, örneğin Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın, örneğin Şeyhülislam Hayri Efendi’nin haberi olmamıştı. Dahası devletin başı padişahın bile haberi yoktu!

 


Savunma amaçlı mıydı?

Resmî tarihçiler bu gizli anlaşmayı ‘savunma’ amaçlı bir anlaşma olarak sunmayı çok severler. Buna dayanak olarak da anlaşmanın 2. maddesindeki “Eğer Rusya askerî olarak karışır ve Avusturya ile Rusya savaşır ve Almanya da Avusturya’nın yardımına gitmek zorunda kalırsa Osmanlı Devleti de savaşa girecektir” ifadelerini gösterirler. Hâlbuki imzadan bir gün önce Almanya Rusya’ya savaş ilan etmişti. Yani savaşa girmenin koşulu oluşmuştu. Nitekim aynı gün seferberlik ilan edilmiş, ülkenin eli silah tutma yaşındaki nüfusu silahaltına alınmaya başlamıştı.

Seferberlikten sonra sıra Rusları kışkırtma planlarını yürürlüğe koymaya gelmişti. Bu iş için Alman Amiral Souchon komutası altında, İtalya’nın Messina limanında bekleyen Alman savaş gemileri Goeben ve Breslau seçilmişti. Resmi teze göre 4 Ağustos 1914 tarihinde veya birkaç gün sonra, gemiler “İngiliz gemilerinin kovalaması sonucu Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardı”.

Buradaki anahtar kelimeler ‘kovalanmak’ ve ‘sığınmak zorunda kalmak’tı. Hâlbuki bugün biliyoruz ki, ittifak anlaşması imzalandıktan sonra Wangenheim’in Souchon’a gemileri derhal İstanbul’a götürme emri verilmişti. Öte yandan gemiler kovalanmışlarsa da bunun nedeni iki geminin İstanbul’a gelirken, Fransız sömürgesi Cezayir’deki iki limanı bombalamasıydı. Gemilerin Boğazlardan içeri alınmasıyla ilgili emri Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa kabineye danışmadan vermişti. Emrin tarihi de 4 Ağustos 1914 idi. O günlerin hukukuna göre, İstanbul’un geçişe izin vermesi, savaşta tarafsız olmadığını ilan etmesi anlamına geliyordu. Kısacası Osmanlı tarafı ‘savunma’ pozisyonundan ‘saldırı’ pozisyonuna doğru hızlıca yol alıyordu.

 


Gemiler satın alınmış mıydı?

Gemiler 10 ağustosta Çanakkale Boğazı’nın önüne gelmişler, hükümetin geçiş izni vermesinden sonra mayınlara çarpmaması için kılavuz eşliğinde Marmara’ya getirilmişlerdi. Enver Paşa, Sait Halim Paşa’nın yalısında kendisini bekleyenlere “bir oğlumuz dünyaya geldi” diye vermişti müjdeyi. 16 ağustosta İstanbul limanına giren gemiler, Halil (Menteşe) Bey’in önerisi ile ‘80 milyon marka satın alınmış gibi yapılarak’ Osmanlı donanmasına katıldı. (Satışın göstermelik olduğunun bir kanıtı, Birinci Dünya Savaşı boyunca Alman-Osmanlı yazışmalarında gemilerin orijinal isimlerinin kullanılmasıydı.) Goeben gemisine, ‘Yavuz Sultan Selim’ (ileriki yıllarda kısaca Yavuz diye anıldı), Breslau ise ‘Midilli’ adı verilerek Alman Amirali Souchon’un yönetimine teslim edildi. Mürettebata Osmanlı askerleri katıldı, Alman askerlerine fes giydirildi, göndere Osmanlı bayrağı çekildi. ‘Yavuz’ adının Cemal Paşa’nın hayalindeki Mısır seferini ima ettiği, ‘Midilli’ adının ise hem Cemal Paşa’nın Midilli doğumlu olmasından hem de Balkan Savaşları’nda kaybedilen Midilli’den vazgeçilmediğini ima ettiği anlaşılıyordu.

Gelişmelerden haberdar olan İtilâf Devletleri, Osmanlı Devleti’ne 19 ağustosta şifahen, 28 ağustosta yazılı olarak savaşta tarafsız kalması karşılığında toprak bütünlüğü garantisi verdi. Dahası Britanya Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey, Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalmaması durumunda “geleceğinin ne olacağının kestirilemeyeceği” tehdidinde bulundu. Bu tarafsızlığın şartları ise Alman gemileri ve askerî personelinin sınırdışı edilmesi, Osmanlı seferberliğinin durdurulması ve İtilâf Devletleri korumasının kabul edilmesiydi. Ama artık ok yaydan çıkmıştı. İttihatçılar kararlarını vermişlerdi. 8 eylülde Osmanlı Devleti mali ve adli kapitülasyonları kaldırdığını ilan etti. 9 eylülde Souchon resmen Osmanlı donanmasının başına getirildi. Sıra Almanya ile işin parasal yanını konuşmaya gelmişti.

 


Alman yardımı yolda

Çünkü eylül ayının son günlerinde Bâbıâli’nin kasasında memur maaşlarını ödeyecek kadar bile para kalmamıştı. Devletin dış borçları 152 bin lira, geliri 26-27 bin lira civarında idi. (Bu durum yıllardır böyleydi ama seferberlik üstüne tüy dikmişti. O yıl pek çok yerde hasat yapılamamıştı. Hâlbuki 1914 ürünün çok iyi olduğu bir yıldı. Kısacası İttihatçılar savaş kararı alarak zaten bozuk olan ekonomiyi daha da bozmuşlardı.) İttihatçılar Almanya’dan beş milyon altınlık bir yardım talebinde bulundular. Berlin’deki Osmanlı Sefiri Ahmet Muhtar Paşa, Almanları, 500 bin altınlık bir ön ödemenin Alman-Osmanlı ittifakını savunanların elini güçlendireceğini söylemişti. Almanlar teklifi kabul ettiler.

İttihatçıların Maliye Bakanı Cavid Bey, 12 Ekim 1914 tarihli günlüğüne şöyle yazmıştı: “[Almanlar] Anlaşma imzalandıktan on gün sonra 250 bin lira, Rusya’ya ya da İngiltere’ye karşı savaşa girmemizden on gün sonra 750 bin lira ve geri kalanı (dört milyon lira) savaş ilanından 30 gün sonra 400 bin lira aylık taksitler halinde verecekler.”

Para, umulandan daha hızlı gelmeye başladı. Çünkü Almanlar Marn’da ve Varşova’da yenilmişlerdi. İki milyon altın lira iki parti halinde İstanbul’a ulaştığında Enver Paşa 22 ekimde Donanma Kumandanı Amiral Suchon Paşa’ya hem Almanca hem de Türkçe şu emri yazdı: “Donanma-yı Hümayûn, Karadeniz’de hâkimiyet-i bahriyeyi kazanacaktır. Bunun için Rus donanmasını, nerede bulursanız ilân-ı harp etmeden ona hücum ediniz.”

 


Yavuz ve Midilli Karadeniz’de

27 Ekim’de Amiral Suchon komutasındaki Yavuz, Midilli, Hamidiye, Berk, Gayret ve Numune gemilerinden oluşan Osmanlı filosuyla Karadeniz’e açıldı. 29/30 ekimde Rusya’nın Sivastopol ve Odessa limanlarını top ateşine tutuldu, iki de Rus gemisi batırıldı. Suchon’un olayı Bahriye Nezareti’ne anlatan 29 Ekim 1914 tarihli telsiz raporunun arkasında, kimi çevreler tarafından ‘savaşa karşı’ olduğu iddia edilen İttihatçıların üçüncü adamı Cemal Paşa el yazısı ile şunları yazmıştı: “Karadeniz olayı için yarın basında resmî bir bildiri yayımlanması uygun olur. Herhalde Rusları en evvel saldırgan göstermek pekâlâ olur. Ve yarın büyük devletlere Rusların bu harekâtını protesto etmek üzere resmî yazı dahi gönderilmelidir.”

Bütün bunlar olurken Alman görevlilerin başkanlığındaki Teşkilat-ı Mahsusa elemanları Erzurum’a ve Trabzon’a gönderilmişler, cezaevlerinden salınan mahkûmlar ve Gürcü sabotajcılar, Arhavi’den Rusya’ya sızmışlar ve sabotajlara başlamışlardı. O sırada Harekât Dairesi Şefi olan Ali İhsan (Sabis) Paşa, örtülü ödenek bütçesinden finanse edilerek ve devletin resmî kurumlarından gizli olarak faaliyet gösteren bu birliklerden “Karargâh-ı Umumi’nin (Genelkurmay Başkanlığı’nın) haberdar olmadığını, bu birliklerin Harbiye Nezareti’nde, Enver Paşa’nın emri altında çalışan bir büro tarafından yönlendirildiğini söyler. Paşa’ya göre bu iş için ayrılan ödenek 300 bin lira gibi büyük bir miktardır.

En sonunda tahrikler meyvesini verir. 4 kasımda Rusya, 5 kasımda da Britanya ve Fransa Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ederler. Britanya ayrıca 1878’de II. Abdülhamit tarafından kiralanan Kıbrıs’ı ilhak eder. Düyûn-u Umumiye’deki İngiliz temsilcisi Sir Adam Block, o günlerde İstanbul’dan ayrılırken şöyle diyecektir: “Eğer Almanya kazanırsa, Alman kolonisi olacaksınız. Eğer İngiltere kazanırsa mahvoldunuz!”


Rus Abidesi yıkılırken

İttihatçıların savaşa kendi iradeleriyle girdikleri konusunda hâlâ ikna olmayanları herhalde Cemal Paşa’nın 18 Kasım 1914 günü, 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nı (‘93 Harbi’) kazanan Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin izniyle Florya Şenlikköy’de yaptırdığı Ayastefanos Rus Abidesi, İttihatçıların organize ettiği kitleler tarafından içine yerleştirilen tahrip kalıpları ile yıkılırken kalabalığa haykırdığı şu sözler ikna edecektir: “Karadeniz’de donanmamız tarafından vuku bulan hareketler, bazı korkakların zannettikleri gibi sırf Alman amiralinin Hükümet-i Osmaniye’yi bir emrivaki karşısında bulundurmak için kendiliğinden yaptığı bir teşebbüs değildir. Bu hareket emri mahsus (özel emir) ile yapılmıştır. Alman generalleri ve amiralleri Hükümet-i Osmaniye’nin emrinde birer icra vasıtasından başka bir şey değildirler. Osmanlı milletinin mukadderatını idare etmek mesuliyetini deruhte etmiş olan insanlar, kimsenin nüfuz ve tesiri altında olmayıp fikir ve kararlarında müstakildirler. Türkler zelilâne yaşamaktan ise, milli istiklal ve haklarını silahlariyle temin etmek veyahut şerefle ölmek için harbe girmişlerdir...”

Peki, İttihatçıların yeniden paylaşılan dünyadan bir pay kapmak için girdikleri bu savaşta kaç kişi şerefiyle öldü dersiniz? Araştırmacı Cemalettin Taşkıran’a göre Birinci Dünya Savaşı’nda 2.608.000 kişi silahaltına alınmıştı. Bunlardan 335 bini çeşitli şekillerde ölmüş, 400 bini yaralanmış, 1.560.000’i hasta, firar, esir ve kayıp olmak üzere savaş dışı kalmıştı.  Şehit sayısını 550 bin olarak veren kaynaklar da var. Sivillerden ne kadar kaybımız olduğunu ise hâlâ bilmiyoruz.

Özetin özeti, İttihatçılar, resmî tarihçilerin iddia ettiğinin tersine, savaşa bile isteye girmişler ve ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan’ olmuşlardı. Ama esas kaybeden Osmanlı halk çocukları olmuştu. Umarım AKP hükümeti de, Türkiye halkları da aynı akıbete uğramaz.


Özet Kaynakça:
Hatıralar, Cemal Paşa, (Hazırlayan: Alpay Kabacalı), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001; Ali İhsan Sabis, Harp Hatıralarım, Güneş Matbaası, 1951; Kâzım Karabekir, Cihan Harbine Neden Girdik, Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik (İstanbul: Tecelli Basımevi, 1937), C.2, Emre Yayınları, 1994; Güngör Şenkal, “Bir Başka Açıdan ‘Goeben’ ve Braslau’”, Resmi Tarih Tartışmaları-3 (Editörler: Fikret Başkaya, Sait Çetinoğlu), Özgür Üniversite Kitaplığı, 2007; Ulrich Trumpener, “Turkey’s Entry into World War I:An Assesment of Responsibilities”, The Journal of Modern History, Vol. XXXIV, December 1962, No:4, s. 369-380.


hurayse@hotmail.com

.

Facebook Yorumları

Emlak8
09.09.2012
1922’de Güzelim İzmir’e Kimler Kıydı?
20.05.2012
Okurlara açıklama metni
22.04.2012
Ermeni Soykırımı’nda Alman rolü
15.04.2012
1909 Adana İğtişaşı/ Faciası/ Katliamı
08.04.2012
Osmanlı’nın sevgilisi lalenin sergüzeşti
01.04.2012
Ali Şükrü Bey ve Topal Osman
25.03.2012
‘Milli’ aşk ve nefret hikâyeleri
18.03.2012
Geleneğin icadı: Newroz ve Nevruz
11.03.2012
Dr. Tulp’un Anatomi Dersi’ni izlediniz mi
04.03.2012
Milli Görüş Hareketi ve Erbakan
26.02.2012
Vagon-Li Olayı ve ‘öz dil’ zorbalığı
19.02.2012
Muzır kelimeler ve II. Abdülhamid
05.02.2012
Kemalist Sureler: Andımız ve Gençliğe Hitabe
29.01.2012
Türkiye’nin Cezayir konusunda alnı ak mı
22.01.2012
Cumhuriyet’in ‘azınlık raporu’
15.01.2012
Halide Edip ve Ermeni yetimleri
08.01.2012
Hamza Grubu’ndan MAH ve MİT’e
01.01.2012
Noel Baba’ya karşı Geyikli Baba
25.12.2011
Nisan 1915’te Van’da neler oldu?
18.12.2011
Franz Werfel ve Musa Dağ’da Kırk Gün
11.12.2011
Siyasetin ‘leitmotiv’i Fethullah Gülen
04.12.2011
Kimyasal silahların kısa tarihçesi
27.11.2011
Özür literatüründe Almanya ve Japonya örneği
20.11.2011
150. Yıldönümünde Abdülmecid
06.11.2011
Berzenciler, Barzaniler ve Talabaniler
30.10.2011
Göçük altında Cumhuriyet Bayramı
23.10.2011
Tek eksik ‘Sakallı Nureddin Paşa’
16.10.2011
Türkler söz verir ama tutmaz (mı?)
09.10.2011
Fitne, CIA, Jakobenlik, bilimsel şüphecilik
02.10.2011
Gidelim serv-i revanım Sadabâd’a
25.09.2011
Ege ve Akdeniz’de garip savaşlar
18.09.2011
1914’te Cihan Harbi’ne nasıl girdik
11.09.2011
‘12 Eylül ve Filistin Günlüğü’
04.09.2011
Erken İslam tarihinin kaynakları
28.08.2011
Ama hangi Kuran’ı esas alacağız
21.08.2011
Türkler nasıl Müslüman oldu
14.08.2011
Cemal Paşa ve Arap milliyetçiliği
07.08.2011
1934 İskân Kanunu ve Kürtler
10.07.2011
Bomba Olayı ve ‘Bir anlık gecikme’
03.07.2011
Resmî tarihin hainleri: 150’likler
26.06.2011
‘Modern Methuselah’ Zaro Ağa
12.06.2011
Müzmin muhalif Osman Bölükbaşı
05.06.2011
Melek Tavus’un halkı Ezidiler
29.05.2011
Atatürk mü, İnönü mü, Bayar mı sorumlu
22.05.2011
Bizantion, Konstantinopolis, İstanbul
15.05.2011
Her canlı bir gün ölümü tadacaktır!
08.05.2011
Garbiyatçılık: Frenkistan’ın Frankeştayn’ı
01.05.2011
1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı!
17.04.2011
Meclis yine gayrımüslimsiz
10.04.2011
Küllerinden doğan Kürt basını
03.04.2011
Milli cellatlar, cellat mukallitleri
27.03.2011
Bir kaç ‘Fahrenheit 451’ hikâyesi
20.03.2011
‘Güneş Ülkesi’ Japonya’ya sevgilerle
06.03.2011
‘Dünya Okuma Günü’nüz kutlu olsun!
27.02.2011
Siyasi sürgünler diyarı Trablusgarp
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive