Ayşe HÜR

Radikal GAZETESİ



Bookmark and Share

1930'lar Türkiye'sinde Dersimli kimdir?


24.11.2014 - Bu Yazı 3614 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 1932 tarihli Jandarma Umum Komutanlığı'nın gizli Dersim Raporu'nda şöyle denilir: Ermenilik hiçbir zaman Dersim umum nüfusunun yüzde 20'sini aşmamıştır. Asur ve Araplık hiç bir iz bırakmamıştır. Osmanlı Devletinin Dersimlilerle mücadeleye başladığı tarihten itibaren Dersim daha geniş adımlarla Kürtlüğe doğru ilerlemeye başlamıştır.

                                             (1926’da Ankara’ya çağrılan Dersimli aşiret liderleri)



1932’de 100 adet bastırılıp sadece ilgililere verilen Jandarma Umum Komutanlığı’nın gizli Dersim Raporu’nda (kısaca JUK Dersim) “Dersimlilerin ırki vaziyeti” başlıklı bölüm şu sözlerle başlar: “Dersimlilerin ırki vaziyetini tespit etmek hayli müşkül bir iştir. Bu günün Dersim halkından Garbi Dersimi işgal edenler kendilerinin Horasandan gelmiş olduklarını müttefikan beyan ederler. Şarki Dersimde böyle bir iddia henüz görülmemiştir.” 

Ardından raporun meçhul yazarı hangi kaynağa dayalı olduğu belli olmayan ‘bilgileri’ (!) sayıp dökmeye başlar. (İttihat Terakki döneminde Kürtler hakkında üretilmiş uydurma tarih kitaplarına dair şu yazıma bakılabilir… (okumak için tıklayın




HİTİTLİ Mİ HAREZMİ Mİ? 



20 sayfalık bu bölümü özetlemek kolay değil. Ama bazı çarpıcı tanımlamaları (yazım hatalarını koruyarak) aktarayım. “Anadolu'nun en eski sakinleri Hititler olduğuna nazaran bunların Garba akın ederken Dersim vadi ve yaylalarından geçtikleri ve belkide tortu bırakarak Garba ilerlediklerini kabul etmek gerekir” diye söze başlayan yazar bir sayfa sonra Hitit tezine Türkmenlik aşısı yapar: “Bununla beraber Plümer, Ovacık ve hatta Nazimiye mıntıkalarındaki halk arasında bugün ile çok miktarda Türkmen tipine tesadüf mümkündür (…) Plümer mıntıkası aşiret isimleri ve halkının kendi duygusu ve Şarktan Garba intikal hislerile Dersimin aslan Türk olduğunu tespit edilebilir.” 

Yazar bir kaç sayfa sonra fikrini yine değiştirir ve “Dersim halkının Harezmi oldukları zannı uyanır” der. Ardından Harezmilerin kim olduğunu çözmeye çalışır. Harezmilerin yarısı Türkçe yarısı Farsça konuşan bir Türk boyu olduğu söyledikten sonra 1071 Malazgirt kahramanı Alp Arslan’ı öldüren Yusuf’un bir Harezmi olduğunu ekler. Böylece Harezmilerle ilgili olumsuz bir duygu aşılar okuruna. 


YOKSA ZAZA MI? 


Ama yazar burada da durmaz ve işin içine dilden kalkarak yeni bir unsur ekler: “Dersimlilerin bugün konuştukları dil Kürtçe değil Zazacadır. (…) Zazaların Türkmen oldukları ve filhakika tarihçilerin iddia ettikleri gibi dili, yarı Farisi (Farsça, İran dili) yarı Türkçe olan Harezmilerden oldukları ve Kürtlerle çok fazla temas neticesinde dillerindeki Türk kelimeleride ya İranileştirdikleri ya unuttukları anlaşılmaktadır.” 
Yazar bu arada, “Yavuz Sultan Selimin gazabı olmasaydı bu gün güzel Türkiyemizde tek bir Sünni’ye tesadüf etmek imkanı belki de mümkün olmayacaktı” diyerek bugün 3. köprüye Yavuz Sultan Selim ismini veren zihniyeti ifşa eder. 

Yazar, Oğuzların Jazik boyundan geldiklerini inandığı Zazaları Lice, Palu, Çapakçur’da yaşayan Şafii Zazalar ve Dersimde yaşayan Alevi Zazalar olarak ikiye ayırdıktan sonra ikinciler için şunları söyler: “Bunlarda mezhep ve âdet dili Türkçedir. Ayinlerde iştirak edenler Türkçe konuşmak mecburiyetindedir. Bu mecburiyettir ki Alevi Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği halde Türklükten pek de uzaklaşmamış. Dersim Alevileri arasında cevap istememek şart ile Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu halde... Türk dili tamamen Zazalaşmakta ve hele 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır.” 


YOKSA ERMENİ VEYA ASURİ Mİ? 


Bundan sonra Zaza kadınlarının ne kadar şehvetli olduklarını anlatan yazar (ki bu apayrı bir yazı konusu olduğu için ayrıntıya girmiyorum) yine fikir değiştirir ve “Zazaların bulunduğu sahanın bir zamanlar Ermenistan hudutlarına dahil olduğu da tarihçe müsbettir” dedikten sonra “Zazaların Asuri oldukları hakkında da bir iddia vardır.” der ama bu iki tezi çabucak çürütüp Türklük tezine döner. 


YOK YOK, MELEZ BİR GRUP! 


Yazar yazının başında söylediğim gibi, “Horasan’dan geldiklerini söylemeyen Şarki Dersim” hakkında bunları söyledikten sonra doğal olarak “Horasan’dan geldiklerini ittifakla kabul ettiklerini” ileri sürdüğü Garbi Dersim’deki tüm aşiretleri Türkmen yapıp çıkar elbette. Fakat bölümün sonuna doğru şunları söylemek ihtiyacını duyacaktır: “Dersim içindeki dağ, dere, tepe adları bu vatan parçasının ilk sakinlerinin aslen Türk oldukları kanaatini uyandırıyorsa da Şark, Şarki Şimali, Cenup ve Garptan gelen muhtelif milletlerin istila selleri önünden kaçanlar için de can kurtarıcı bir sığınak olmuş, hakimiyetleri altında bulunduğu Türk, Faris, Asur, Ermeni, Arap gibi milletlerin de tortularını içine almış bir mıntıkadır.” 


MAALESEF KÜRTLER! 


Raporun yazarı nihayet ‘acı’ gerçeği kabul etmek zorunda kalır: “Ermenilik (…) hiçbir zaman Dersim umum nüfusunun % 20’sini aşmamıştır. Harbi Umumiden sonra ise izlerini bırakarak ölmüştür. Asur ve Araplık hiç bir iz bırakmamıştır. Türkler çocuklarını ve adlarını, Farisiler ise dillerini ve seyitleri ile beraber Şiiliklerini pek feci surette bırakmışlardır. (…) Osmanlı Devletinin Dersimlilerle mücadeleye başladığı tarihten itibaren Dersim daha geniş adımlarla Kürtlüğe doğru ilerlemeye başlamıştır. (…) Cumhuriyet dili ile % 70, hissi ile %20 Kürtleşmiş bir Dersimle karşılaşmıştır.” 

Yazar bölümü şöyle bitirir: “Dersimi şu suretle mütalaa ettikten sonra kaybolmak üzere bulunan ve kanında Türk kanı ekseriyeti olan büyük bir halk kütlesini geriye, yani milli varlığına doğru çevirmek için hemen ıslahata ve tedbirler almağa başlamak lazım geldiği kanaatine varılır.” (s.29-49) 

Kitapçığın bundan sonraki bölümlerinde yer alan Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, 1926 tarihli raporunda “Dersim giderek Kürtleşiyor”, “Dersim Kürtlük temayülatı ile bulaşmış tehlikesi bir çıbandır” der. (s. 198 ve 201) Aynı yıl Diyarbekir (ve sonra Elaziz) Valisi Cemal Bardakçı, Dersim’de “Türkçe bilmeyene ve Kürt tipine rastlamamıştır” der. Ona göre “Sünniler Alevilere Kürt, Aleviler Sünnilere Türk derler.” 1931’de I. Umumi Müfettiş İbrahim Tali Bey’e göre ortada sadece ‘Dersimli’ vardır. Aynı yıl Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ise “Türklük içinde eritilmesi gereken Kürtlük”ten bahseder. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’ya göre ise “Seyit Rıza ve Haydaranlılar Türk ve Cumhuriyetçi olup, bazı Kürtlerin hırsızlıklarını onlara atfetmek doğru değildir.” Kimdir bu ‘bazı Kürler’ açıklamaz. 

Kürtler üzerine yazılmış en kapsamlı kitaplardan biri olan Şeyh, Ağa, Devlet’in yazarı, Hollandalı antropolog Martin van Bruinessen’e göre, rapordaki bu fikirler, 1925 Şeyh Said İsyanı sonrasında, bizzat Mustafa Kemal yönetimince Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit Tankut’un ‘etnopolitika’ çalışmalarından esinlenmiş olmalıdır. Küçük bir yetimken Maraş Elbistan’da Alevi Kürt bir ailece evlat edinilen Reşit Tankut, çalışmalarını 1925 ile 1961 arasında, önce Mustafa Kemal’e, onun ölümünden sonra da CHP’ye gizli raporlar halinde sunmuştur. Bu görüşlerin devletin Dersimli algısını şekillendirmekte önemli rolü olduğu anlaşılıyor. 

Ancak ilginçtir, Başbakan İsmet İnönü’nün 21 Ağustos 1935 tarihli Kürt Raporu’nda sık sık “Kürt şehirleri”nden, ‘Kürt köyleri”nden, “Kürt mıntıkaları”ndan, “Türklüğe hevesli Kürtlerden” söz edilir. Yani ortada “Kürt” adlı etnik bir grup vardır. 

Ancak 1936’da I. Umumi Müfettişlik müfettişi Abidin (Özmen) bu Kürtlerle ilgili alınması gereken tedbirleri şöyle özetler: “Türk camiası içinde kaynatmak istediğiniz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe dili ile konuşur hale getirmek icap eder. Temsilin (asimilasyonun) yapılması için Kürtçe konuşmak meselesi üzerinde durmak icap eder. Halkevlerinin, bilimum memurların, devlet daireleri ve müesseselerinden çalışan bilumum memur ve müstahdemlerin Kürtçe konuşmalarına katiyen müsaade edilmemelidir. İşi olan köylü Türkçe bilmiyorsa, köylü ile Kürtçe konuşulmaması, köylü memur olmayan bir tercüman getirmeye mecbur tutulmalıdır. Kürtçe konuşanlara karşı maddi ve manevi cezalar uygulanmalıdır.” (Aktaran İsmail Beşikçi, s. 57) 


EĞİTİM YOLUYLA ASİMİLASYON 


‘Temsil’ konusu I. Dersim Harekatı’nın başlamasından 2 ay kadar sonra, 4 Haziran 1937’de, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya tarafından Kültür Vekaleti’ne yazılan “Dersim Kız ve Erkek Çocuklarının Yatı Mekteplerinde Yetiştirilmeleri” konulu yazıda (özgün imlasıyla) şu şekilde ele alınır: 

“Kültür Vekaleti’ne, 

Bu Günlerde Dersimde yapılmağa başlayan İslâhat meyanında Türk kesafeti (yoğunluğu) olan ve Dersimden oldukça uzak yerlerde kız ve Erkek yatı Mekteplerinin de açılması ve bu mekteplerde Dersimden getirilecek olan beş yaşını doldurmuş kız ve Erkekler okutturulup böyütülmesi ve muvazi (eşit) surette yetiştirilecek olan bunlar yekdiğerile (birbirile) Evlendirilerek Baba ve Analarından mevrus (miras kalan) emval (malları) ve arazileri içinde birer Türk Yuvası kurmaları temin ve bu suretle Türk Kültürünün Dersimde esaslı bir surette yerleştirilmiş olacağı düşünülmektedir. Çünkü: 

Dersim Halkı kendilerini Horasandan gelmiş ve Türk olduklarını beyan ederler. Fakat Kırmanc denilen ve Fars bozması bir dille konuşan insanlarla fazla temasları neticesi olarak her gün biraz daha ana dil karekterinden uzaklaşmışlar ve şihi (Şiilik) alevilik ve bektaşilik bunlar arasında kolaylıkla da rağbet bulmuştur. 

Dersimliler Kürt gibi konuşan ve fakat henüz onun karakterini hazmetmiyen kendi akideler(i) (inançları) ile onu yenmeğe çalışan ve Türk ile Kürt arasında kalmış bir cami’a (toplum) halindedir. Şayanı teessür (üzücü) olan en mühim nokta Dersim anasının Dersim babasından evvel Kürtleşmeye başlamasıdır. Bunda en mühim saik (neden) erkeklerin Civarla temasları neticesi Türkçeyi öğrenmelerine rağmen Kadınların muhitlerinden bir yere ayrılmamaları yüzünden bir kelime bile Türkçe konuşamamaktadırlar ve bundan ötürü da çocuklarına Türkçe öğretememekteler. 

Binaenâleyh (bundan dolayı) kanında Türk kanı ekseriyeti olan bu halk kütlesini geriye yani Milli varlıklarına doğru çevirmek için alınacak tedbirler meyanında (bağlamında) ufak çocukların bu gibi leyli (yatılı) mekteplerinde yetiştirilmeleri zaruri (zorunlu) ve lüzumlu olduğu Vekâletimizce mütalaa edilmekte olduğundan muktezasına (gerçekleştirilmesine) müsaade’i Devletlerini arzederim, 

Dahiliye Vekili Ş. Kaya.” 

Görüldüğü gibi, yazıda ‘tedbir’ olarak, JUK Dersim Raporu’ndaki formülasyon (kanında Türk kanı ekseriyeti olan büyük bir halk kütlesini geriye, yani milli varlığına doğru çevirmek) tekrarlanır. Türk okullarındaki eğitim asimilasyonun bir yolu olarak görülmektedir. 

“Kürt gözüyle bakmayalım, sevelim ve acıyalım” 

Ancak 19 Haziran 1937 tarihli Son Posta gazetesinde İttihat Terakki’nin ‘sol’ (!) kanadından Muhittin Birgen şöyle yazar: “Dersim’de yeni bir memleket fethetmiyoruz, Dersimli bizim düşmanımız değildir. Onlardan bu tarzda bahsetmeyelim ve yarın öbür gün bizim aramızda muhacir olarak dolaştıklarını gördüğümüz bu insanlara bu gözle ve ‘Kürt’ diye bakmayalım. Bilakis onları sevelim ve onlara acıyalım.” 
Yazarın bir yandan hükümetin Dersim’i iç koloni gibi ele alan politikasına örtülü bir eleştiri yapması (“Dersimli bizim düşmanımız değildir”), bir yandan da ileride yapılacak sürgünün haberini verdiği (“yarın öbürgün aramızda muhacir olarak dolaştıklarını gördüğümüz”), bir yandan Kürtlüğü bugünlerde Ermeniler için kullanıldığı gibi, ‘afedersiniz Kürt’ retoriğinde ele alması, ama sonunu acımayla bağlaması dönemin aydınlarına egemen olan kafa karışıklığının bir göstergesi. 

5 Ağustos 1937 tarihli Tan gazetesinde Lütfi Erenel adlı yazar “Kirmanjlar” başlıklı, “Bunların Kürtlükle hiç ilişkisi yok” spotlu makalesinde Kürtlük-Türklük ilişkisinin ileriki yıllarda da moda olacak alfabetik formülünü verir, üstelik güya bir Kürde dayandırarak: “Uyanık bir Kürt ağası anlatıyordu: -Türk kelimesinin ilk ve son harflerini takdim ve tehir ediniz (yerlerini değiştiriniz). Kürt kelimesini bulursunuz. Bu kelime, seyid ve ağanın toprağına mutlak bir kölelikle merbut (bağlı) aynı zamanda Türke bağlı (anane, düşünüş itibarile) manasına gelir. Bu vasıflar ve yaşama şartları Dersimlinin hayatına uyduğu için yanlış olarak bura halkına Kürt denilmiştir. Kürdün hakiki manası, vuran, kıran, talan eden demektir.” 

(Bu yazının bir diğer ilginç yanı, yazarın Alpdoğan Paşa tarafından Elazığ'da ‘zehirli gaz kursu’ açıldığını belirtmesi. Aşağıdaki yazıda kırmızı ile işaretlenen bölüme bakılırsa Alpdoğan gaz kursunu açarken, "Devlete uzanan eli kırmak, devlet kanununu tecavüz edilemez hale getirmek vazifemizdir" demiş. Bunu da ilerde araştırmaya söz verdiğim “Dersim’de gaz kullanıldı mı?” tartışmalarına bir dipnot olarak kabul edin.) 




                                                         (5 Ağustos 1937 tarihli Tan gazetesi küpürü) 



Türklük ve Türkçe konusunda son noktayı da Alpdoğan koyuyor. 20 Haziran 1937 tarihli Kurun gazetesinden okuyalım: “Tunceli ahalisinden bir takımın Kürd olduğuna dair ortada bir söz vardır. Bu söz yanlıştır. Tuncelinde Kürd yoktur. Bu ahalinin aslı vaktiyle Horasandan gelmiş olan Türk kabileleridir. Buradaki kabilelerin isimlerine dikkat edilirse hepsinin Türk olduğu derhal anlaşılır (…) Ahalinin tarikatta okudukları nefesler, ilahiler kâmilen Türkçedir. Yalnız Selçukiler devrinde devletin resmi dili Farsi olduğu için bunların arasına Farsça karışmış ve Türkçe ile birleşerek bozuk bir dil hâsıl olmuştur ki buna Kürdçe denilmektedir. Hakikatte bu dil dağ Türkçesidir. Kürd ve Kürdçe yoktur. Tunceli ahalisi Türk olduğu gibi dilleri de Türkçedir.” Nokta! 


TÜRK DE DEĞİL, KÜRT DE, HUSUSİ BİR IRKTAN 


Ama farklı düşünenler de vardır. Örneğin 29 Haziran 1937 tarihli Haber gazetesinde yazan Yusuf Mahzar Aren gibi: “Dersimlileri Türk sananlar var… Ben de onları hiçbir zaman Türk saymıyorum. Türkte bedevilik, iptidailik, vahşet, merhametsizlik ve kan içicilik seciye halinde mevcut olamaz. Bunlar-benim kanatimce-tarihin pek eski zamanlarından beri sarp dağlarda tanınan ve el değdirmediği için mümkarız (bitmiş, tükenmiş) olmayan hususi bir ırktandır.” Bu ifadeleri tersine çevirirsek, yazar “Kürtler bedevi, iptidai (ilkel), vahşi, merhametsiz, kan içicidir” demeye çalışmaktadır. 


DERSİMLİLER MÜSLÜMAN MI? 


Dönemin yazarları Dersimlilerin dini konusunda da ilginç iddialarda bulunurlar. Örneğin JUK Dersim’in meçhul yazarı: “Aleviliğin en kötü ve açıklama ihtiyacı duyuran cephesi Türklükle aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaşlık itikadıdır. Kızılbaş, Sünni Müslümanı sevmez, kin besler, onun ezelden düşmanıdır. Sünnileri Rumî diye anar. Kızılbaş ilahi kuvvetin hamili bulunduğunu ve imamların Sünnilerin elinde işkence ile öldüğüne inanır. Bunun için Sünnilere düşmandır. Bu o kadar ileri gitmiştir ki Kızılbaş, Türk ile Sünni, ve Kürt ile Kızılbaş kelimesini aynı telâkki eder. Dersim Alevileri de tıpkı Sivas, Tokat, Canik Afyon Alevileri gibi (varma Yezidin yanına, siner kokusu tenine) diye Sünniyi tahkir eder (aşağılar).” 

Bu ifadelerde Alevi/Kızılbaşlığın Sünniliğe düşman olarak kurgulanır. Yukarıda Şükrü Kaya’nın Kültür Bakanlığı’na yazısında okuduk. Dersimliler ‘Şii, Alevi, Bektaşi’dir. Ancak Şükrü Kaya bu terimleri nötr bir dille kullanır. 

Buna karşılık Yunus Nadi, 18 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet’teki yazısında Dersim inançlarını adeta över: “Dersimliler Aleviliğin Caferi tarikatına mensup ve İmam Cafer Sadıka bağlıdırlar. 'Anadolu'nun Doğu ve Cenup doğusu' ve 'araştırma ve düşüncelerim' adlarile Şarkın kültürel ve tarihi vaziyetini üzerinde esaslı iki tetkik eseri hazırlayan arkadaşım Kadri Kop bana Dersimlinin maruz kaldığı tesirleri şöyle anlattı: 'Asılları öz Türk olan Dersimliler, her Türk ülkesinde olduğu ve her Türkün gösterdiği gibi gerek din ve gerek itikatte en liberal tarafı iltizam etmişlerdir. Şamanizmin liberal hususiyetlerini ihtiva eden Alevilik bütün Türkmenleri tek akidesi olmıya başladığı vakit bugünkü Dersimlinin dünkü cetleri de bu tarikati kabul ettiler. Bunun içindir ki, Sünni Osmanlılarla aralarında içtimai ve dini bir mücadele başladı.” 


DERSİMLİLER ŞAMANİST VEYA ANİMİST Mİ? 

Osmanlı-erken Cumhuriyet döneminin amatör Dersim uzmanı (!) Kütahya Saylavı (Milletvekili) Naşit Hakkı (Uluğ) 19 Haziran 1937 tarihli Haber gazetesindeki “Dersimlilerin dini seyitlerin dolabıdır” başlıklı yazısında “Küçücük kafalı Dersimli, yazın cehennem güneşi altında yanarken, bir memba görünce ona da tapmağa başlar… Bir kaya, geceleri yol gösteren ay, koca bir cevizlik görünce cahil Dersimli sakalına sarılır. Boynunu büker yahut diz çöker ve ona tapar” diyerek Dersim inançlarıyla adeta alay ederken, 29 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazan Yusuf Mazhar (Aren) (ki kendisi 1930’da Ağrı İsyanı sırasında Zilan Deresi’nin 15 bin Kürdün cesedi ile dolduğunu müjdeleyen yazardır) biraz daha insaflıdır. Ona göre “kabukta Alevilik şeklinde başlayan din, etten çekirdeğe doğru türlü türlü garip itikadlar karışarak (ağaca) (su-buzdağına), (güneşe) ve bazı taşlara tapmak şeklinde istihalelere (başkalaşımlara) uğramıştır.” Latif Erenel, 22 Eylül 1937 tarihli Son Posta’da çıkan yazısında öldürücü darbeyi (!) vurur: “Dersim’de alalade bir papuca bile tapanlar olmuştur!” 


DERSİMLİLER HIRİSTİYAN MI YOKSA? 


18 Haziran 1937 tarihli Akşam’da ise bu sefer inanç lideri hedef alınır: “Seyit Rıza’nın hayatı bir sırdır. Esrar içtiği söylenir. Orada inanıldığına göre bunun girdiği bir evin halkı artık cehennemlik değildir (…) Dersimde senede iki defa umum günahlarının affı merasimi yapılır.” Yazar Seyit Rıza’nın İslam’ın günah saydığı uyuşturucu içtiği iddiasıyla Kızılbaş inancının İslam dışılığını ima etmekle yetinmez, Hıristiyanların günah çıkarma merasimine de örtülü bir gönderme yapar. 16 Ağustos 1937 tarihli Tan gazetesinde Lütfi Erenel, bir adım daha ileri gider: “Bir Dersimli için en büyük felaket şu idi: AFOROZ!” 

8 Ekim 1937 tarihli Haber gazetesindeki “Seyit Rıza’nın istavrozu Ankara’da başlıklı” haberde “… hayali en geniş olanlar bile şu din hokkabazı Seyit Rıza’nın çadırından Ermenice kitap, Almanca lügat, çeşit çeşit, boy boy renk renk istavroz, üzerinde Ermenice yazılar olan haçlar, içinde İsa’nın başparmağının kemiği olacağını düşünemez” derken Seyit Rıza’nın Hıristiyanlığı imasını bir adım daha ileri götürür. 
Ama burada da durulmaz. 11 Ekim 1937 tarihli Kurun gazetesinde, Seyit Rıza’yı 11. yüzyılda I. Haçlı Seferi için Avrupa’yı dolaşarak gönüllüler toplayan ünlü Fransız vaizi Pierre L’Ermite ile karşılaştıran yazara göre, L’Ermite korkunç, zalim ve yüreğinde merhamet olmayan biridir ama samimidir! Oysa Seyit Rıza da o da yoktur: “Yüzlerce yıl cehaletin kara madenini işlettiler. Ruhları birer kuyu gibi kazdılar. Adam öldürmeği, kervan vurmayı, ocak söndürmeyi koca bir yurdun göreneği haline getirdiler. Oradaki zavallı halkın ne kadar kara bir alın yazısı varmış ki bu zünnarlı (keşiş kuşağı), istavrozlu (haç), bu kıpkızıl melunlara seyit diye tapmışlar. Peygamber soyundan geldiklerine inanmışlar. Ağzından dökülen sözlerini, gökten inme tanrı emirleri saymışlar, ibretin bu türlüsüne, bin yılda bir kere bile güç rastlanır.” 


İNANÇLARIN ARASINA ‘TÜRKLÜK BARAJI’ 


Martin van Bruinessen, “Aslını İnkâr Eden Haramzadedir” başlıklı makalesinde şöyle der: “Kemalizm’in Kürtler hakkındaki görüşü, her zaman içsel çelişkilerle dolu olmuştur. Bir yandan resmî görüş onların Türk olduklarını iddia ederken; öte yandan, Türk olmadıkları için onlara hiçbir zaman güvenilmemiş ve onları asimile ederek Türk olmayan özelliklerini kaybettirmek için kasti girişimlerde bulunulmuştur. Alevi Kürtlere karşı tutum çok daha paradoksal ve tutarsız olmuştur. Alevi olduklarından ötürü, bir yandan İslâm’ın gerçek bir Türk versiyonuna bağlı oldukları için ve Kemalistlerin laikleşme programının doğal müttefikleri olarak selamlanmışlar; öte yandan, Zazalıkları ve Kürtlükleri onları yabancı ve güvenilmez kılmıştır. Alevi Kürtlerin dinsel törenlerde kullandıkları dilin Türkçe olduğu gerçeği, onların kolay asimile olacaklarına dair umut verici ihtimaller sunar görünmekle birlikte, Alevi Kürtlerin devlete muhalefetlerinin tarihi onları ziyadesiyle şüpheli kılmıştır.” 

Hasan Reşit (Tankut) bizzat Mustafa Kemal’e sunduğu gizli raporlardan birinde Kürt coğrafyasını Kuzey’de Zaza Kızılbaşlar, Batı’da Alevi-Kızılbaş Kurmançlar ve Doğu’da Şafii Kurmançlar olarak üçe ayırmakta ve bu unsurları birbirinden ayırmak için aralarına ‘Türklük barajı’ konulmasını önermekteydi. Yukarıda anlattığım gibi Dersimlilerin kimliği konusunda kafası gayet karışık olan ama onların ne olması gerektiği konusunda gayet net olan Kemalist rejim bu ‘önlemi’ yetersiz görmüş olmalı ki, 1937-1938’de Dersim ‘Soykırımı’nı gerçekleştirdi. 






DERSIM HAREKATLARI SOYKIRIM MIYDI? 

Mart-1937-Eylül 1938 arasında iki devre halinde sürdürülen ‘Dersim Harekatı’ gerek öldürülen kişi sayısı ‘son resmi rakamlara göre 13.806 kişi öldürülmüştü), gerek sürgünler açısından (son resmi rakamlara göre 11.163 kişi sürülmüştü) gerek Dersimli Nezahat-Kazım Gündoğan çiftinin sözlü tarih ve belgesel film çalışmalarıyla vakıf olduğumuz Dersimli kızların Türk ailelerine evlatlık olarak verilmesi itibariyle, gerekse eğitimci Sıdıka Avar’ın köylerinden toplayarak ‘medenileştirme’ye soyunduğu kızlar açısından1948 Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinin (e) fıkrasına göre ‘soykırım’ sayılabilir. (Sıdıka Avar’ın faaliyetleri hakkındaki yazımı okumak için tıklayın), (1948 Soykırım Sözleşmesi konusundaki yazımı okumak için tıklayın


 

                              Dersim konusunu tartışırken işin ciddiyetini akılda tutmakta yarar var… 





Özet Kaynakça: Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik, Dersim-Sason (1934-1946), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010 (Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim raporu bunun içinde), Taha Baran, 1937-1938 Yılları Arasında Basında Dersim, İletişim Yayınları, 2014, Martin van Bruinessen, “Aslını İnkar Eden Haramzededir”, (Türkçe çeviride bazı hatalar olduğunu düşündüğümden İngilizce orijinalinin linkini veriyorum okumak için tıklayın), Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh ve Devlet, İletişim Yayınları, 2013, İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu 1935 ve Dersim Jenosidi, İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, 2013.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
8.06.2019
Çağımızın Bir (Başka) Kahramanı: Topal Osman
26.12.2017
'Fahreddin Paşa' polemiği ve Erdoğan'ın 'dikkat dağıtma' stratejisi
23.8.2015
Devletin karanlık yüzü: JİTEM
9.8.2015
Siyasi 'günah keçisi' olarak viski
2.8.2015
Resmi tarihin 'sözde' Kürt 'ayaklanmaları'
26.7.2015
'Kürt meselesi'nin 90 yıllık icmali: Tamam mı, devam mı?
12.7.2015
Bir Macar icadı: Turancılık
5.7.2015
"Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım!"
28.6.2015
TBMM, hiç 'çok renkli' oldu mu?
21.6.2015
Takiyüddin ve kuyruklu yıldızlı 1577 ramazanı
14.6.2015
Teşkilat'ın tetikçisi: Yakup Cemil
7.6.2015
Resmi tarihin yazmadığı 1916 Ankara Yangını
31.5.2015
'Nevzuhur' Fetih Bayramı
24.5.2015
27 Mayıs'ın ardından: Yassıada, intiharlar, idamlar
17.5.2015
Şems'le Mevlana, Atatürk'le Mevlevilik ve Bektaşilik
10.5.2015
1942 Varlık Vergisi Kanunu
3.5.2015
'Ya Taksim, ya ölüm'den 'Birleşik Kıbrıs'a
26.4.2015
'23 Nisan', '24 Nisan', '25 Nisan' yıldönümü muharebeleri
19.4.2015
1905 Bomba Olayı ve 1909 Adana İğtişaşı
12.4.2015
1894-1896 Ermeni katliamları ve Osmanlı Bankası Baskını
05.04.2015
Rıza Şah'ın, Musaddık'ın, Humeyni'nin İran'ı
29.03.2015
"Kitaplarda değil türkülerde ara Yemen'i" (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
22.03.2015
Söylence, bayram ve serhildan olarak Newroz
15.03.2015
Dağdaki Efes, Kirkidje, Kırkıca, Çirkince, Şirince
08.03.2015
Araksi Çetinyan'dan Keriman Halis'e Türkiye'nin ilk güzelleri
02.03.2015
73 yıldır kanayan yara: Struma Faciası
23.02.2015
26 Şubat 1992 günü Hocalı'da neler yaşandı?
16.02.2015
'Tanrı'nın devleti' mi, 'yeryüzü devleti' mi?
09.02.2015
Ezanın Türkçeleştirilmesi ve Bursa olayı
01.02.2015
Verba volant, scripta manent /Yazı kalır, söz uçar
25.01.2015
Atatürk'ün Suudi misafiri: Emir Faysal
18.01.2015
'Fail-i devlet': Sabahattin Ali, Musa Anter, Uğur Mumcu, Hrant Dink cinayetleri
12.01.2015
Ay'ın karanlık yüzü: Kadın 'canlı bomba'lar
28.12.2014
Reisicumhur olabilirsiniz, fakat tiyatrocu olamazsınız!
22.12.2014
Henüz ağıtı yakılmamış 1978 Maraş Katliamı
14.12.2014
Göktürkçe, Lisan-ı Türkî Lisan-ı Osmanî ve Türkçe
07.12.2014
Yeniçerilik, zorunlu ve bedelli askerlik, vicdani ret
1.12.2014
Papalık-Bizans-Osmanlı-Türkiye ilişkileri
24.11.2014
1930'lar Türkiye'sinde Dersimli kimdir?
18.11.2014
Dersim hakkında 'kuyruklu' yalanlar
10.11.2014
Kudüs, Mescid-i Aksa ve zeytin
03.11.2014
Kerbela olayı: Gerçek mi mitoloji mi?
26.10.2014
Selahaddin Eyyubi'nin Çocukları: Suriye Kürtleri
19.10.2014
1916 Sykes-Picot Anlaşması 'suçlu' mu, 'günah keçisi' mi?
12.10.2014
Kafa kesmenin kısa tarihçesi
05.10.2014
Atatürk zamanında dini bayramlar nasıl kutlanırdı?
28.09.2014
Cumhuriyet'in 'kadın projesi'nde 'türban gediği'
22.09.2014
Erkek, savaş ve tecavüz: Ayrılmaz üçlü
15.09.2014
Amerika'nın keşfi insanlık için hayırlı mı oldu?
08.09.2014
6-7 Eylül yağmasının 59. yıldönümünde Cumhuriyet'in azınlık raporu
31.08.2014
Din eğitiminin 94 yıllık serencamı
24.08.2014
Süleyman Şah Türbesi hakkında yanlış bildiklerimiz
17.08.2014
Kasapyan Bağ Evi'nden Çankaya Köşkü'ne
10.08.2014
Çankaya'nın bütün adamları (2)
09.08.2014
Çankaya'nın bütün adamları (1)
03.08.2014
İstanbul'da 'aziz', Ankara'da 'mürteci', Mısır'da 'Hıristiyan': Mehmet Akif Ersoy
27.07.2014
Su içinde olup susuz kalmak
20.07.2014
Özgeci intihar': Şehitlik
13.07.2014
İsrail'i ve Filistin'i yakan ateş
07.07.2014
Mustafa Kemal'in 'altın vuruşu': Halifeliğin ilgası
29.06.2014
Kavel, Paşabahçe ve 15-16 Haziran direnişleri
22.06.2014
Bayrak, kırmızı, hilal ve yıldız
16.06.2014
Musul'u neden ve kaça sattık?
09.06.2014
İttihat Terakki'nin ve Kazım Karabekir'in çocuk askerleri
01.06.2014
561 yıldır fethetmeye doyamadığımız İstanbul
26.05.2014
'72 milletle barışık' Alevi - Kızılbaşlar
18.05.2014
150 yıllık Çerkes Sürgünü'nün 1920-1923 dönemi
12.05.2014
80 yıllık 'Misak-ı Dinî' davası
05.05.2014
'İstiklal Savaşı'nın iki casusu: Gavûr Mümin ve Mustafa Sagir
28.04.2014
İşçi sınıfının 63 yıllık Taksim ısrarı
21.04.2014
1915'e ad ver(eme)mek: Aghed, Medz Yeghern, Soykırım
13.04.2014
Yeşilçamcı mısınız, Sinematekçi mi?
06.04.2014
MEH, MAH, MİT
30.03.2014
Tek Parti Dönemi'nin ünlü şehreminleri
23.03.2014
II. Abdülhamit'in 'muzır'la savaşı
16.03.2014
İnsanoğlunun Leviathan'a karşı savaşı
09.03.2014
Mayan Hatun, Zarife Hanım ve Mina Hanım
02.03.2014
Erbakan, Milli Görüş, 28 Şubat
24.02.2014
Stalin, Naziler ve Kırım Tatarları
16.02.2014
Kardeş katli ve Fatih Kanunnamesi
09.02.2014
Semerkand'da Ölüm'le randevumuz mu var?
03.02.2014
Hem millici, hem beynelmilelci olmak kolay mı?
27.01.2014
Bank-ı Osmanî-i Şahane'den Merkez Bankası'na
20.01.2014
Hasan Sabbah ve Haşhaşilerin çarpıtılmış tarihi
12.01.2014
İnsanoğlunun kadim hastalığı: 'Cadı avcılığı'
05.01.2014
Meğerse Suriye'de Türkmenler yaşarmış!
29.12.2013
Kâfir işi güzel icatlar: Noel ve Yılbaşı
22.12.2013
König, İmpeks, Denizbank, Satie, Refah olayları
15.12.2013
Mevlana hakkında yanlış bildiklerimiz
08.12.2013
Anayurdu kim demirağlarla ördü dört baştan?
01.12.2013
En uzun yüzyılımız: 'Asr-ı fişleme'
24.11.2013
Türklerin ve Kürtlerin 'Kürdistan'ı
17.11.2013
Seyit Rıza 'nın TBMM'ye ve MC'ye mektupları
10.11.2013
'Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua...'
03.11.2013
Medine Vesikası ve Ömer Paktı
27.10.2013
CHP'nin Yol Vergisi ve Milli Koruma Kanunu
20.10.2013
Teşkilat-ı Mahsusa'yı nasıl bilirsiniz?
13.10.2013
İslam tarihinin 'hürre' kadınları
06.10.2013
Arap elifbasından Türk alfabesine
29.09.2013
İnönü 1937'de başbakanlıktan neden uzaklaştırıldı?
22.09.2013
Öfkesiz Kürt: 'Ape' Musa Anter
15.09.2013
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve Kürtler
08.09.2013
'Korkunç' İvan ve 'Muhteşem' Süleyman'dan bugüne
01.09.2013
Lysistratalar Spartalıları durdurabilir mi?
25.08.2013
Üstün ama düşman Batı
18.08.2013
Vahhabilik, Suudiler ve Mekke Şerifi
11.08.2013
Cumhuriyetin üvey evladı: Halk türküleri
05.08.2013
Kürd Federasyonu'ndan Mahabad Cumhuriyeti'ne
29.07.2013
İttihat ve Terakki'nin Kürd politikaları
22.07.2013
1915'te Kürtlerin rolü neydi?
15.07.2013
"Hele kurulsun Ermenistan, Kürtlerden tek kişi kalmaz!"
09.07.2013
Sene 1952: Kahire'de 'Kara Cumartesi'
01.07.2013
İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları
23.06.2013
Sokrates, Thoreau, Gandhi, Martin Luther King
16.06.2013
'Matbuat kâmilen meddah oldu!'
10.06.2013
Siyasi ve kültürel bir karnaval: 'Paris Mayıs 1968'
02.06.2013
Tarihin nakşedildiği anıt ağaçlar
27.05.2013
'Meyhaneye gel, kim ne riya var ne mürai...'
19.05.2013
21 Mayıs 1864: Çerkeslerin kara günü
13.05.2013
Mustafa Kemal'in İttihatçılığı ve 1915'e dair tavrı
06.05.2013
Dersim'i bombalayan Sabiha Gökçen mi, Hatun Sebilciyan mıydı?
28.04.2013
1915 Ermeni soykırımında kötüler ve iyiler
21.04.2013
Zındık muhtesipleri ve Mihna mahkemeleri
20.1.2013
1915'ten 2007'ye Ermeni yetimleri
14.04.2013
Dört halife döneminden bugüne 'İslam kardeşliği'
08.04.2013
Bir 'Kürt Devleti' Cumhurbaşkanlığı Forsu'na girebilir mi?
31.03.2013
Hem 'gâvur' hem 'güzel' İzmir!
24.03.2013
Misak-ı Milli nedir, ne değildir?
17.03.2013
Alevistan, Zazaistan ve Kürdistan
10.03.2013
Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife
03.03.2013
Baba İlyas'la Baba İshak neden isyan etti?
24.02.2013
Yedikule Zindanı, Bekir Ağa Bölüğü ve İmralı Cezaevi
17.02.2013
Tanrı Dağları kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman!
10.02.2013
Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan ve Turancılar Davası
03.02.2013
Ne mutlu 'Türküm diyene' mi? Ne mutlu 'Türk olana' mı?
27.01.2013
'İdraksiz Türk'ten 'Türk Milleti'ne
23.01.2013
Kürtlere söz verildi mi?
20.01.2013
Bitarafhane'nin oluşturulması
13.01.2013
Türkiye yerine 'Anadolu Cumhuriyeti' olsaydı ne olurdu?
06.01.2013
Necip Fazıl Kısakürek'in 'öteki' portresi
30.12.2012
1930 Menemen Olayı bir Nakşibendi tertibi miydi?
23.12.2012
98 günlük 'güdümlü' muhalefet: Serbest Fırka
16.12.2012
Bir gün herkes 'özbeöz yerli' adaleti tadacaktır!
09.12.2012
Nisa taifesi ve Kadınlar Halk Fırkası
02.12.2012
FKÖ- HAMAS parantezindeki Filistin
27.11.2012
Sultan Süleyman'ı nasıl bilirsiniz?
25.11.2012
İsrail'in kuruluş, Filistin devletinin kurulamayış hikâyesi
18.11.2012
Seyit Rıza idamdan önce Atatürk'le görüştü mü?
11.11.2012
Kurtuluş Savaşı 'yedi düvel'e karşı mı verildi?
10.11.2012
Arız, Beşe, Etil, Tokuş mu yoksa Atatürk mü?
04.11.2012
Menderes ve Erdoğan'ın Jakoben belediyeciliği
28.10.2012
Cumhuriyetçiler ve Lâ Cumhuriyetçiler
21.10.2012
Lozan, Şark Islahat Planı ve Kürtçe
14.10.2012
Atatürk diplomasisinin başarı öyküsü: Hatay'ın ilhakı
07.10.2012
'Evveli Şam, ahiri Şam!'
30.09.2012
İdris-i Bitlisî:'Mevlana' mı 'iblis' mi?
23.09.2012
Parola: Halaskâr; İşaret: Fedailer; Hedef: Darbe!
16.09.2012
Haçlı seferlerinin açtığı yara mı?
09.09.2012
1922'de 'Gâvur İzmir'i kim yaktı?
02.09.2012
Anadolu'nun kapısını Türklerle Kürtler birlikte mi açtı?
27.08.2012
Malazgirt-Büyük Taarruz parantezi
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive