Ayşe HÜR

Radikal GAZETESİ



Bookmark and Share

73 yıldır kanayan yara: Struma Faciası


02.03.2015 - Bu Yazı 3128 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Struma, İstanbul'a sığınmasından tam 72 gün sonra, 24 Şubat 1942 tarihinde, yıllar sonra ortaya çıktığı gibi, onu Alman yolcu gemisi sanan bir Sovyet denizaltısı (SC-213) tarafından batırıldı! Sandallar bölgeye ulaştığında, 769 yolcusundan geriye kalan üçü ölü, dört bedendi...

Geçen hafta gazetelerde “Holokost’tan kaçmak için Köstence limanından Struma gemisiyle Sarayburnu'na gelen ve  72 günün ardından 24 Şubat 1942'de Şile'de batırılan gemide hayatını kaybeden 768 Yahudi ölüme çıktıkları yerde Sarayburnu'nda anıldı” şeklindeki haberler çıktı. Gazetelerin ilgisi olayın kendisine değildi. Her yıl yapılan anmalara, sadece Yahudi toplumunun temsilcileri, mensupları katılırken, bu yıl bir ‘ilk’ gerçekleşmiş ve hükümet adına Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, devlet adına İstanbul Valisi Vasip Şahin de törene katılmıştı. Çelik bir de konuşma yapmıştı. İşte gazetecilerin ilgisini çeken buydu. Ardından alışık olduğumuz üzre, konu unutuldu gitti. Yine unutulacağını biliyorum ama, bu haftayı Struma Faciası’na ayırmaya karar verdim.

Almanya’da Nazilerin iktidara geldiği 1933’ten itibaren Türkiye’de Nazi sempatizanı bir hava vardı ama Alman propagandası esas olarak 1937’de İstanbul Cağaloğlu’nda açılan Alman Enformasyon Ofisi ile etkisini göstermeye başlamıştı. Bu tarihten itibaren gazete ve dergilerde Hitler'e ve onun İtalyan muadili Mussolini'ye selamlar gönderilirken, genel olarak azınlıkları, özel olarak da Yahudileri hedef alan yazı ve karikatürlerde patlama olmuştu. Gerçi aynı yıl, CHP Manisa Milletvekili Sabri Toprak tarafından “Nazilerden kaçan Yahudilerin Türkiye’ye göçünün önlenmesi için” verilen yasa teklifi kabul edilmemişti ama hemen ardından hükümet, dış temsilciliklerine zorunlu olmadıkça Yahudilere vize verilmemesi için talimat vermişti. Ağustos 1938’de bu politika resmileşti ve “Tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tabi tutulan Musevilerin, bugünkü dinleri ne olursa olsun, Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır” diyen 2/9498 Numaralı Kararname çıkarıldı.

 

PARİTA OLAYI

 

Katı politikanın ilk provası 8 Ağustos 1939’da İzmir’de yapıldı. Avrupa’nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir Limanı’na sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen, 14 Ağustos’ta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldığında, yarı resmî Ulus gazetesi “Serseri Yahudiler İzmir’den gitti” diye başlık atmıştı. Yine de savaş patladığında tarafsız kalan İspanya ve İsviçre ile birlikte Türkiye, Nazilerden kaçan Avrupalı Yahudiler için kurtuluşa giden nadir kapılardan biriydi.

 

(Parita, Silivri açıklarında, Şalom gazetesi arşivi)

 

SALVADOR OLAYI

Ama bu kapının çok da güvenli olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Romanya’nın Köstence Limanı’ndan aldığı 342 Yahudi mülteci ile 12 Aralık 1940’ta İstanbul’a varan ‘yüzen tabut’ namlı Salvador’un (aslında 40 kişi kapasiteli bir tekneydi), bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde, Türk makamları gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç hazindi. 13 Aralık tarihinde Silivri açıklarında şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador’un enkazından tam 219 ölü toplandı. Olayın tanıkları Silivri ve civar köylerde oturanların, kurtulan Yahudilere ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalıştığını, ancak ölülerin soyulmasının önlenemediğini anlatacaklardı. Ölenler Silivri’deki Yahudi Mezarlığı’na (bugün Matematik Bilimleri Araştırma Merkezi) defnedildi. Buz gibi denizden sağ kurtulmayı başaran 123 kişiden 63’ü Bulgaristan’a geri gönderildi, gerisi ise Darien II adlı bir gemiyle 19 Mart’ta Filistin’e ayak bastı. (Silivri Mezarlığı’na gömülenlerin kemikleri 1960’larda İsrail’e nakledildi. 1974’te Kudüs’te sembolik bir mezara gömüldüler.)

Facianın da etkisiyle Türkiye, 30 Ocak 1941’de çıkardığı 2/15132 Numaralı Transit Kararnamesi ile kontrollü mülteci geçişine izin verdi. Ancak Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’dan gelecek mülteci sayısı haftada 60 kişi ve toplamda 4.500 kişiyle sınırlanmıştı. Bu da sevindiriciydi elbette. Mültecilere sunulan tek ayrıcalık, savaş başlamadan önce Filistin’e giriş vizesi elde etmiş, Suriye’den transit vizesi almış ve yeterli paraya sahip olan ve de bileti olanların Türkiye’den daha kolay vize almasıydı, ama bu ‘ayrıcalık’ sadece bir yıl sürdü.

Haziran 1941’de Türk-Alman Dostluk Antlaşması’nın imzalanması üzerine Türkiye’de adeta bayram havası esmişti. Öyle ki Cumhuriyet gazetesi dört gün sonra Hitler ordularının Sovyetler Birliği’ne saldırmasını “Yeni Bir Haçlı Seferi” başlığı ile kutlamıştı. O günlerdeki havayı Trabzon Milletvekili Faik Ahmet Barutçu’dan öğrenelim:

“Alman-Sovyet Harbi memlekette bir bayram havası vücuda getirmiştir. Herkes birbirini tebrik ediyor. Beş yüz senelik tarihî bir intikamın şevki ve sevinci ile kalpler derhal Alman zaferi için çarpmaya başladı. Öğleden sonra Meclis koridorunda Dışişleri Bakanı Saraçoğlu'na "Siyasi gazanız bir kere daha mübarek olsun" dedim. Saraçoğlu "Hepimizin!" cevabını verdi. Mebuslar birbirlerine: "Bayramınız mübarek olsun" diyorlardı.”

 

STRUMA FACİASI

Altı ay sonra yaşanacak facia işte bu atmosferin ürünüydü. Olayın başkahramanı, adını Bulgaristan’daki bir nehirden alan Panama bandıralı Bulgar gemisi Struma’ydı. 1867’de İngiltere’nin Newcastle tersanelerinde zengin bir İngiliz için inşa edilmiş, 46 metrelik, 100 yolcu kapasiteli bu ahşap gemi, daha sonra Balkan Savaşları’nda kullanılmış, ardından hayvan nakliyesine tahsis edilmişti. O yıllarda Pandelis adlı bir Yunan’ın Campania Mediteranea de Vapores Limitada adlı acentasına bağlıydı. İşletmecisi ise Yahudi asıllı Doktor Baruh Konfino’ydu. 30 Haziran 1941’de Romanya’nın Yaş (Laşi) şehrinde 14 bine yakın Yahudi’nin Nazilerce katledilmesinden sonra, Romanya Yahudileri için Filistin’e gitmekten başka yol kalmamıştı. Geminin basında çıkan ilanlarında Queen Mary Transatlantiği’nden alınma fotoğraflar kullanıldığı için, 781 yolcu (bugünün parasıyla) yaklaşık bin dolarlık ücreti ödemekte tereddüt etmemişti. Yunan acente, aldatıldıklarını anlayan Yahudileri sakinleştirmek için, kendilerini götürecek geminin karasuları dışında beklediğini söylemişti. İnanmaktan başka çare yoktu.

 

(Struma Sarayburnu önlerinde)

Yolculuk son derece zor koşullarda başladı. Gemide bir adet tuvalet ve dört lavabo vardı. Su, kovalarla denizden çekiliyor, yüzler güvertede yıkanıyordu. Banyo etmek elbette söz konusu değildi. Çay üç günde bir dağıtılıyordu. Gıda olarak herkese bir portakal, biraz fıstık ve şeker dağıtılmıştı. Isınmak için de portakal sandıkları kullanılıyordu.

Struma’nın motoru Köstence’den ayrılır ayrılmaz sorun çıkarmaya başlamıştı. İstanbul Boğazı açıklarına gelindiğinde dizel motor çatladı. SOS çağrısını alan Türk kurtarma gemisi eşliğinde Struma 15 Aralık 1941’de Sarayburnu civarına çekildi. (Daha sonraki yıllarda çıkan yazılarda geminin Kız Kulesi önlerine veya Haliç’e çekildiğine dair ifadeler de var.) Gemide 769 yolcu vardı. Bunlardan 300 kadarı çocuk, 200 kadarı kadındı. Gemide yeterli miktarda can kurtarma sandalı ve yeleği yoktu. Yangın söndürme cihazı ve telsiz çalışmıyordu. Aydınlatma motoru ve ana motoru ciddi biçimde arızalıydı. Benzin ve yağ yoktu.

Gemiye Türk resmî görevlileri dışında kimsenin çıkmasına izin verilmiyordu. Bu kapsamda gönderilen teknik ekip, geminin motorunu tamire çalışıyordu. Gemiden ayrılmaya da izin yoktu. Gemiden atlayarak kaçan bir genç yakalanıp geri getirilmişti. Çünkü Türk makamları yolcuların gerçek niyetinin Filistin’e gitmek değil, İstanbul’a ayak basmak olduğuna inanıyordu. Britanya ise Filistin’e koyduğu kotaları aşmamak için, Yahudi göçünün yaratacağı sorunları bahane ederek, Türkiye’nin gemiyi geri yollaması için baskı yapıyordu. İngilizler ayrıca gemide Nazi ajanları olabileceğini düşünüyorlardı. 

 

(Struma’nın güvertesinde balık istifi mülteciler)

 

ŞANSLI YOLCULAR

Ancak yine de gemiden kurtulmayı başaranlar oldu. Standart Oil Company of New York (kısaca Socony, şimdiki adıyla Mobil) petrol şirketinin Romanya Müdürü Martin Segall, eşi ve iki çocuğu, şirketin Türkiye temsilcisi Vehbi Koç’un Dahiliye Vekili Faik Öztrak’a yaptığı özel rica sayesinde, gemi Karadeniz’e kovalanmadan çıkarıldılar, ardından Adana yoluyla ülkelerine gönderildiler. İddialara göre Koç, bu yardım sayesinde Amerikalıların ve İngilizlerin Almanlarla ticaret yapanları kaydettiği ‘kara liste’den çıkarılmıştı. Ayrıca Medea Salamovici adlı hamile kadın, kanama geçirdiği için gemiden çıkarılarak Balat’taki Or Hayim Hastanesi’ne kaldırılmıştı.

Bu arada ne ulusal basın ne de uluslararası basın gemidekilerin kaderiyle ilgiliydi. Olay gazetelerde birkaç küçük haberden fazlasına konu olmamıştı. 62 gün süren yazışmalardan sonra katı kalpler biraz yumuşadı ve İstanbul’daki Yahudi cemaatinin ısrarları üzerine, yaklaşık on gün sonra, Yahudi cemaati liderlerinden Simon Brod ve Rıfat Karako’un gemiye çıkmasına izin verildi. 1890’lı yıllarda Rusya’dan Osmanlı ülkesine göçen bir ailenin manifaturacı oğlu olan Simon Brod, cesareti, resmî makamlarla olan iyi ilişkileri ve iş bitiriciliği ile 1933’ten itibaren binlerce Yahudi mülteciyi kurtarmış gerçek bir kahramandı. Brod, tüm zamanını, enerjisini ve servetini bu uğurda harcamıştı.  Brod ve arkadaşlarının girişimiyle Yahudi Komitesi’nin İstanbul Hahambaşılığı’na gönderdiği 10 bin dolar ile yolculara ilk kez sıcak yemek dağıtıldı. O günden sonra geminin günlük iaşesi, parası Yahudi cemaatinden alınmak kaydıyla, Kızılay Cemiyeti’nin İstanbul Şubesi tarafından temin edilmeye başlandı.

Bu arada Britanya makamları yaşı 11 ile 16 arasında olan 28 çocuğa seyahat belgesi verebileceklerini açıkladı. Ama Türk tarafı çocukların gemiden indirilmesini reddetti. Belki de böyle yaparak Britanya’yı zorlamayı düşünüyorlardı ama daha büyük ihtimalle neden, olaya iyi niyetle yaklaşan Emniyet Müdürü Ahmet Demir’in, o günlerde eşinin vefatı yüzünden izinli olması ve yerine bakan vekilin işi yokuşa sürmesiydi.

 

GEMİ KARADENİZ’E ÇIKARILIYOR

Hitler’in Yahudilerin imhasına ilişkin ‘Nihai Çözüm’ü açıklamasının üzerinden bir ay geçmişti ki, Britanya’nın da baskısıyla gemiye Karadeniz’e çıkma emri verildi. Kararı duyan çaresiz yolcular, geminin iki yanına üzerinde büyük harflerle “Immigrants Juifs” (Yahudi mülteciler) yazılı bezler asmışlar, tepeye de “Sauvez-nous!” (bizleri kurtarınız) yazılı beyaz bayrak çekmişlerdi. Bunun üzerine 200 kadar polis gemiye çıkıp yolcuları tekme tokat güverte altına soktular. Daha sonra geminin çıpası kesildi, dev bir kılavuz gemisine bağlanarak Karadeniz’e çekildi. Gemi uzaklaşırken, beyaz çarşafın üzerinde şu satırlar okunuyordu: “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!... Kurtarın bizi!...”

Ancak Struma, Şile sahillerine 23 mil uzakta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edildi. Struma, İstanbul’a sığınmasından tam 72 gün sonra, 24 Şubat 1942 tarihinde, saat 02.00’da, yıllar sonra ortaya çıktığı gibi, onu Alman yolcu gemisi sanan bir Sovyet denizaltısı (SC-213) tarafından batırıldı! Kurtarma sandalları bölgeye ulaştığında, Struma’dan ve 769 yolcusundan geriye kalan, üçü ölü dört bedendi. Sağ kurtulan şanslı kişi 19 yaşındaki David Stoliar’dı. Stoliar emniyetteki ifadesinde şunları anlatmıştı:

“Patlamadan birkaç saniye sonra suya çarptım ve yine birkaç saniye sonra su yüzüne çıktım. Havadan tahta parçaları yağıyordu. Gemiyi göremedim, tümüyle yok olmuştu. Su, buz gibi soğuktu ve kadın erkek insanlarla doluydu. Bunlar geminin parçalanan ahşap bölümlerinden dışarıya fırlamışlardı. Anında boğulmuşlardı, ötekilerin pek çoğu da öldüler. (...) Beni fenere götürdüler, yemek yedirdiler ve ertesi sabaha kadar istirahat etmem için yatak verdiler. Fenere bir polis geldi ve beni alıp bir otobüs istasyonuna götürdü. Beni Üsküdar’a götürecek otobüse bindirdi. Üsküdar’da bir ambulans bekliyordu ve beni bir askerî hastaneye götürdü. Tek yataklı bir odaya konuldum. Kapıda her saatte bir polis nöbet bekliyordu ve hekim ile hastabakıcı dışında hiç kimsenin odaya girmesine izin verilmiyordu. (...) El ve ayaklarım donmuş halde hastanede geçirdiğim birkaç günden sonra (...) Emniyet Müdürlüğü’ne gittik.

(...) Polis beni orada iki üç hafta tuttu. Zincire vurulmamıştım, ancak her akşam bir hücreye konuyor ve sabah çıkarılıp ortak alanda durmama izin veriliyordu. Birçok kere altta bulunan sorgulama odasına alınmıştım ve tekrar tekrar nereden geldiğimi ve gemiye ne olduğunu sordular. Neden hapiste tutulduğumu sorduğumda bir Türk vizesine sahip olmayıp, Türkiye’de yasadışı bulunduğumdan ötürü olduğunu söylediler. Her gün yakında bulunan bir lokantadan bana yemek gön- deriliyordu. Bunun İstanbul Yahudi cemaati tarafından organize edildiğini varsayıyorum. Birkaç gün sonra Yahudi cemaatinin gönderdiği bazı elbiseleri de aldım. Nihayet bir öğleden sonra Bay Simon Brod’un beklediği zemin kata indim. Bay Brod bana Struma’nın enkazından sağ kurtulmamın bir mucize olduğunu, ancak bu trajedinin tek tanığı olarak Türk resmî makamlarından sağ kurtulmuş olmamın daha büyük mucize olduğunu söyledi...”

Hükümet Struma’nın batmasıyla ilgili ilk ve son açıklamasını 12 Mart 1942’de yaptı: Türkiye’nin faciada hiçbir sorumluluğu yoktu! Onun tek yaptığı gayrimeşru yollardan Türkiye’ye girmeye çalışanları önlemekti! Emniyet mensupları Yahudi cemaatine “hükümetin bu meselenin kapatılmasını ve bir daha bahsedilmemesini istediğini” söylemişti, onlar da seslerini çıkarmadılar. Olay böylece kapandı.

 

 

(Struma’yı batıran SC-213 tipi denizaltı)

 
 

1990 yılında Umut Sanat adlı bir kuruluş facianın belgeselini yapacağını açıklamış ama arkasını getirememişti. Struma’da büyükanne ve büyükbabasını kaybeden Greg Buxton adlı bir İngilizin batığın yerini aramaya başladığı 2000 yılında, konu tekrar hatırlandı. Ama bazı çevreler bu hatırlayıştan pek hoşlanmadı. Mümtaz Soysal, Çetin Yetkin, Aytunç Altındal, Hasan Ünal gibi bazı yazarlara göre Türkiye’nin bu faciada hiçbir sorumluluğu yoktu. Onlara göre tek suçlu Batı dünyasıydı ve David Stoliar yalan söylüyordu. Bu kesimleri harekete geçiren endişe, uluslararası camiada Türkiye’ye yönelebilecek muhtemel bir eleştiriye karşı gösterilen milliyetçi refleksti. Nitekim iki yabancı gazetecinin Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde inceleme yapma isteği reddedildi. Bu gerilimden rahatsız olan Israil, “Türk Hükümeti’nin Nazi Soykırımı’ndan kaçan 100 binin üzerinde Yahudi mülteciye geçiş izni verdiğini” açıkladı. Halbuki sayının en fazla 17 bin olduğu biliniyordu. Türkiye’deki Yahudi cemaati de film çekimi işine oldukça mesafeli davrandı. Gazetecilerin, olayı hatırlayanların yaşadığı umuduyla Hasköy Yaşlılar Yurdu’na yapmak istediği ziyarete izin vermedi. Olaydan 56 yıl sonra, Struma olayına ilişkin şahitliğini bir mektupla İstanbul’da yayımlanan cemaat gazetesi Şalom’a anlatan Heinz Tsiffer’in mektubu bile, nedense gazetede yayımlanmadı. Anlaşılan kimse eski defterlerin açılmasını istemiyordu. David Stoliar, Struma faciasından sonra 72 yıl yaşadı, 1 Mayıs 2014 tarihinde, ABD Oregon’da hayata gözlerini yumdu.

“Çok taraflı bu karartma sayesinde, Türk milli tarih yazımına ‘Struma Olayı’ diye geçen bu facia, hâlâ halkın büyük çoğunluğu için bir meçhul olmaya devam ediyor” diye bitirmiştim yazımı, aşağıda sözünü ettiğim kitabımda. 24 Şubat 2015 günkü anmalara ilk kez hükümet ve devlet temsilcisinin katılması, bu karartmada bir gedik açıldığı anlamına geliyorsa ne mutlu. Britanya ve Türkiye devletlerinin, Struma kurbanlarının hatırasından, yakınlarından, toplumlarından özür dilemesi, doğan zararların az da olsa tazmin edilmesi ve gelecekte bu tür olayların yaşanmaması için Struma faciasının kolektif bellekte yerini alması için çaba gösterilmesi ümidi bile büyük bir kazanım olsa gerek…

 

Özet Kaynakça: Rıfat N. Bali, “Parita Gemisinin Serüveni”, Tarih ve Toplum, Ekim 2001, S. 214, s. 196-202; Halit Kakınç, Struma, Destek Yayınları, 2012; Çetin Yetkin, Struma, Batılıların Kirli Yüzü, Otopsi Yayınları, 2002 (Kitap 2008 yılında Gürer Yayınları tarafından Struma, Bir Dramın I·ç Yüzü adıyla yayımlandı); Douglas Frantz-Catherine Collins, Death on the Black Sea, Harper Perennial, 2004; Nicholas Bethell, The Palestine Triangle: The Struggle between the British, the Jews and the Arabs 1935-48, Futura Publications, 1980.

 

KİTAP DUYURUSU: 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün vefatı ile 27 Mayıs 1960 darbesi arasındaki siyasi ve toplumsal olaylara dair yazılarımdan oluşan Çok Partili Dönem’in Öteki Tarihi-1, İnönü’lü ve Bayar’lı Yıllar, 1938-1960 adlı kitabım Şubat 2015’te Profil Yayıncılık’tan çıktı. Umarım dağıtım başarıyla tamamlanmıştır. Bazı yazı başlıkları kitabın içeriği hakkında fikir verebilir sanırım: “Cumhurbaşkanlığı İnönü’ye, Ordu Çakmak’a”,“Köniğ, İmpeks, Satie ve Refah Olayları”, “Avar, Ne Olur Kızımı Götür(me)!”, “1940 Milli Korunma Kanunu”,“Türk Schindlerleri Efsanesi”, “1941 Yılının 20 Kur’a İhtiyatları”, “1942 Varlık Vergisi Kanunu”, “Mustafa Muğlalı ve 33 Kurşun Olayı”, “Cumhuriyet’in Cezaevi Sistemi ve İmralı”, “Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan ve Turancılık Davası”, “Ticaniler ve Atatürk’ü Koruma Kanunu”, “Kore Savaşı, Kahramanlık Destanı mı Hezimet mi?”, “Ya Taksim, Ya Ölüm! Kıbrıs Meselesi’nin Doğuşu”, “6-7 Eylül’de Devletin Muhteşem Örgütlenmesi”,“Kımıl Olayı’ndan 49’lar Davası’na”, “Parola Halaskar, İşaret: Fedailer, Hedef: Darbe!”, “Yassıada Yargılamaları, İntiharlar ve İdamlar”… Okumaya değer bulanlara şimdiden teşekkürler.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
8.06.2019
Çağımızın Bir (Başka) Kahramanı: Topal Osman
26.12.2017
'Fahreddin Paşa' polemiği ve Erdoğan'ın 'dikkat dağıtma' stratejisi
23.8.2015
Devletin karanlık yüzü: JİTEM
9.8.2015
Siyasi 'günah keçisi' olarak viski
2.8.2015
Resmi tarihin 'sözde' Kürt 'ayaklanmaları'
26.7.2015
'Kürt meselesi'nin 90 yıllık icmali: Tamam mı, devam mı?
12.7.2015
Bir Macar icadı: Turancılık
5.7.2015
"Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım!"
28.6.2015
TBMM, hiç 'çok renkli' oldu mu?
21.6.2015
Takiyüddin ve kuyruklu yıldızlı 1577 ramazanı
14.6.2015
Teşkilat'ın tetikçisi: Yakup Cemil
7.6.2015
Resmi tarihin yazmadığı 1916 Ankara Yangını
31.5.2015
'Nevzuhur' Fetih Bayramı
24.5.2015
27 Mayıs'ın ardından: Yassıada, intiharlar, idamlar
17.5.2015
Şems'le Mevlana, Atatürk'le Mevlevilik ve Bektaşilik
10.5.2015
1942 Varlık Vergisi Kanunu
3.5.2015
'Ya Taksim, ya ölüm'den 'Birleşik Kıbrıs'a
26.4.2015
'23 Nisan', '24 Nisan', '25 Nisan' yıldönümü muharebeleri
19.4.2015
1905 Bomba Olayı ve 1909 Adana İğtişaşı
12.4.2015
1894-1896 Ermeni katliamları ve Osmanlı Bankası Baskını
05.04.2015
Rıza Şah'ın, Musaddık'ın, Humeyni'nin İran'ı
29.03.2015
"Kitaplarda değil türkülerde ara Yemen'i" (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
22.03.2015
Söylence, bayram ve serhildan olarak Newroz
15.03.2015
Dağdaki Efes, Kirkidje, Kırkıca, Çirkince, Şirince
08.03.2015
Araksi Çetinyan'dan Keriman Halis'e Türkiye'nin ilk güzelleri
02.03.2015
73 yıldır kanayan yara: Struma Faciası
23.02.2015
26 Şubat 1992 günü Hocalı'da neler yaşandı?
16.02.2015
'Tanrı'nın devleti' mi, 'yeryüzü devleti' mi?
09.02.2015
Ezanın Türkçeleştirilmesi ve Bursa olayı
01.02.2015
Verba volant, scripta manent /Yazı kalır, söz uçar
25.01.2015
Atatürk'ün Suudi misafiri: Emir Faysal
18.01.2015
'Fail-i devlet': Sabahattin Ali, Musa Anter, Uğur Mumcu, Hrant Dink cinayetleri
12.01.2015
Ay'ın karanlık yüzü: Kadın 'canlı bomba'lar
28.12.2014
Reisicumhur olabilirsiniz, fakat tiyatrocu olamazsınız!
22.12.2014
Henüz ağıtı yakılmamış 1978 Maraş Katliamı
14.12.2014
Göktürkçe, Lisan-ı Türkî Lisan-ı Osmanî ve Türkçe
07.12.2014
Yeniçerilik, zorunlu ve bedelli askerlik, vicdani ret
1.12.2014
Papalık-Bizans-Osmanlı-Türkiye ilişkileri
24.11.2014
1930'lar Türkiye'sinde Dersimli kimdir?
18.11.2014
Dersim hakkında 'kuyruklu' yalanlar
10.11.2014
Kudüs, Mescid-i Aksa ve zeytin
03.11.2014
Kerbela olayı: Gerçek mi mitoloji mi?
26.10.2014
Selahaddin Eyyubi'nin Çocukları: Suriye Kürtleri
19.10.2014
1916 Sykes-Picot Anlaşması 'suçlu' mu, 'günah keçisi' mi?
12.10.2014
Kafa kesmenin kısa tarihçesi
05.10.2014
Atatürk zamanında dini bayramlar nasıl kutlanırdı?
28.09.2014
Cumhuriyet'in 'kadın projesi'nde 'türban gediği'
22.09.2014
Erkek, savaş ve tecavüz: Ayrılmaz üçlü
15.09.2014
Amerika'nın keşfi insanlık için hayırlı mı oldu?
08.09.2014
6-7 Eylül yağmasının 59. yıldönümünde Cumhuriyet'in azınlık raporu
31.08.2014
Din eğitiminin 94 yıllık serencamı
24.08.2014
Süleyman Şah Türbesi hakkında yanlış bildiklerimiz
17.08.2014
Kasapyan Bağ Evi'nden Çankaya Köşkü'ne
10.08.2014
Çankaya'nın bütün adamları (2)
09.08.2014
Çankaya'nın bütün adamları (1)
03.08.2014
İstanbul'da 'aziz', Ankara'da 'mürteci', Mısır'da 'Hıristiyan': Mehmet Akif Ersoy
27.07.2014
Su içinde olup susuz kalmak
20.07.2014
Özgeci intihar': Şehitlik
13.07.2014
İsrail'i ve Filistin'i yakan ateş
07.07.2014
Mustafa Kemal'in 'altın vuruşu': Halifeliğin ilgası
29.06.2014
Kavel, Paşabahçe ve 15-16 Haziran direnişleri
22.06.2014
Bayrak, kırmızı, hilal ve yıldız
16.06.2014
Musul'u neden ve kaça sattık?
09.06.2014
İttihat Terakki'nin ve Kazım Karabekir'in çocuk askerleri
01.06.2014
561 yıldır fethetmeye doyamadığımız İstanbul
26.05.2014
'72 milletle barışık' Alevi - Kızılbaşlar
18.05.2014
150 yıllık Çerkes Sürgünü'nün 1920-1923 dönemi
12.05.2014
80 yıllık 'Misak-ı Dinî' davası
05.05.2014
'İstiklal Savaşı'nın iki casusu: Gavûr Mümin ve Mustafa Sagir
28.04.2014
İşçi sınıfının 63 yıllık Taksim ısrarı
21.04.2014
1915'e ad ver(eme)mek: Aghed, Medz Yeghern, Soykırım
13.04.2014
Yeşilçamcı mısınız, Sinematekçi mi?
06.04.2014
MEH, MAH, MİT
30.03.2014
Tek Parti Dönemi'nin ünlü şehreminleri
23.03.2014
II. Abdülhamit'in 'muzır'la savaşı
16.03.2014
İnsanoğlunun Leviathan'a karşı savaşı
09.03.2014
Mayan Hatun, Zarife Hanım ve Mina Hanım
02.03.2014
Erbakan, Milli Görüş, 28 Şubat
24.02.2014
Stalin, Naziler ve Kırım Tatarları
16.02.2014
Kardeş katli ve Fatih Kanunnamesi
09.02.2014
Semerkand'da Ölüm'le randevumuz mu var?
03.02.2014
Hem millici, hem beynelmilelci olmak kolay mı?
27.01.2014
Bank-ı Osmanî-i Şahane'den Merkez Bankası'na
20.01.2014
Hasan Sabbah ve Haşhaşilerin çarpıtılmış tarihi
12.01.2014
İnsanoğlunun kadim hastalığı: 'Cadı avcılığı'
05.01.2014
Meğerse Suriye'de Türkmenler yaşarmış!
29.12.2013
Kâfir işi güzel icatlar: Noel ve Yılbaşı
22.12.2013
König, İmpeks, Denizbank, Satie, Refah olayları
15.12.2013
Mevlana hakkında yanlış bildiklerimiz
08.12.2013
Anayurdu kim demirağlarla ördü dört baştan?
01.12.2013
En uzun yüzyılımız: 'Asr-ı fişleme'
24.11.2013
Türklerin ve Kürtlerin 'Kürdistan'ı
17.11.2013
Seyit Rıza 'nın TBMM'ye ve MC'ye mektupları
10.11.2013
'Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua...'
03.11.2013
Medine Vesikası ve Ömer Paktı
27.10.2013
CHP'nin Yol Vergisi ve Milli Koruma Kanunu
20.10.2013
Teşkilat-ı Mahsusa'yı nasıl bilirsiniz?
13.10.2013
İslam tarihinin 'hürre' kadınları
06.10.2013
Arap elifbasından Türk alfabesine
29.09.2013
İnönü 1937'de başbakanlıktan neden uzaklaştırıldı?
22.09.2013
Öfkesiz Kürt: 'Ape' Musa Anter
15.09.2013
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve Kürtler
08.09.2013
'Korkunç' İvan ve 'Muhteşem' Süleyman'dan bugüne
01.09.2013
Lysistratalar Spartalıları durdurabilir mi?
25.08.2013
Üstün ama düşman Batı
18.08.2013
Vahhabilik, Suudiler ve Mekke Şerifi
11.08.2013
Cumhuriyetin üvey evladı: Halk türküleri
05.08.2013
Kürd Federasyonu'ndan Mahabad Cumhuriyeti'ne
29.07.2013
İttihat ve Terakki'nin Kürd politikaları
22.07.2013
1915'te Kürtlerin rolü neydi?
15.07.2013
"Hele kurulsun Ermenistan, Kürtlerden tek kişi kalmaz!"
09.07.2013
Sene 1952: Kahire'de 'Kara Cumartesi'
01.07.2013
İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları
23.06.2013
Sokrates, Thoreau, Gandhi, Martin Luther King
16.06.2013
'Matbuat kâmilen meddah oldu!'
10.06.2013
Siyasi ve kültürel bir karnaval: 'Paris Mayıs 1968'
02.06.2013
Tarihin nakşedildiği anıt ağaçlar
27.05.2013
'Meyhaneye gel, kim ne riya var ne mürai...'
19.05.2013
21 Mayıs 1864: Çerkeslerin kara günü
13.05.2013
Mustafa Kemal'in İttihatçılığı ve 1915'e dair tavrı
06.05.2013
Dersim'i bombalayan Sabiha Gökçen mi, Hatun Sebilciyan mıydı?
28.04.2013
1915 Ermeni soykırımında kötüler ve iyiler
21.04.2013
Zındık muhtesipleri ve Mihna mahkemeleri
20.1.2013
1915'ten 2007'ye Ermeni yetimleri
14.04.2013
Dört halife döneminden bugüne 'İslam kardeşliği'
08.04.2013
Bir 'Kürt Devleti' Cumhurbaşkanlığı Forsu'na girebilir mi?
31.03.2013
Hem 'gâvur' hem 'güzel' İzmir!
24.03.2013
Misak-ı Milli nedir, ne değildir?
17.03.2013
Alevistan, Zazaistan ve Kürdistan
10.03.2013
Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife
03.03.2013
Baba İlyas'la Baba İshak neden isyan etti?
24.02.2013
Yedikule Zindanı, Bekir Ağa Bölüğü ve İmralı Cezaevi
17.02.2013
Tanrı Dağları kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman!
10.02.2013
Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan ve Turancılar Davası
03.02.2013
Ne mutlu 'Türküm diyene' mi? Ne mutlu 'Türk olana' mı?
27.01.2013
'İdraksiz Türk'ten 'Türk Milleti'ne
23.01.2013
Kürtlere söz verildi mi?
20.01.2013
Bitarafhane'nin oluşturulması
13.01.2013
Türkiye yerine 'Anadolu Cumhuriyeti' olsaydı ne olurdu?
06.01.2013
Necip Fazıl Kısakürek'in 'öteki' portresi
30.12.2012
1930 Menemen Olayı bir Nakşibendi tertibi miydi?
23.12.2012
98 günlük 'güdümlü' muhalefet: Serbest Fırka
16.12.2012
Bir gün herkes 'özbeöz yerli' adaleti tadacaktır!
09.12.2012
Nisa taifesi ve Kadınlar Halk Fırkası
02.12.2012
FKÖ- HAMAS parantezindeki Filistin
27.11.2012
Sultan Süleyman'ı nasıl bilirsiniz?
25.11.2012
İsrail'in kuruluş, Filistin devletinin kurulamayış hikâyesi
18.11.2012
Seyit Rıza idamdan önce Atatürk'le görüştü mü?
11.11.2012
Kurtuluş Savaşı 'yedi düvel'e karşı mı verildi?
10.11.2012
Arız, Beşe, Etil, Tokuş mu yoksa Atatürk mü?
04.11.2012
Menderes ve Erdoğan'ın Jakoben belediyeciliği
28.10.2012
Cumhuriyetçiler ve Lâ Cumhuriyetçiler
21.10.2012
Lozan, Şark Islahat Planı ve Kürtçe
14.10.2012
Atatürk diplomasisinin başarı öyküsü: Hatay'ın ilhakı
07.10.2012
'Evveli Şam, ahiri Şam!'
30.09.2012
İdris-i Bitlisî:'Mevlana' mı 'iblis' mi?
23.09.2012
Parola: Halaskâr; İşaret: Fedailer; Hedef: Darbe!
16.09.2012
Haçlı seferlerinin açtığı yara mı?
09.09.2012
1922'de 'Gâvur İzmir'i kim yaktı?
02.09.2012
Anadolu'nun kapısını Türklerle Kürtler birlikte mi açtı?
27.08.2012
Malazgirt-Büyük Taarruz parantezi
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive