Saniye İçinde Yönlendiriliceksiniz


Besim F. Dellaloğlu

Gazete Duvar



Bookmark and Share

Sistem fetişizmi


4.03.2020 - Bu Yazı 667 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

  Özellikle sıkıştığımız zamanlarda, kendimizi çaresiz hissettiğimizde, elimizden bir şey gelmediğini düşündüğümüzde başvurduğumuz, kelime haznemizin nadide kavramlarından biridir “sistem”. Onu dilbilgisel anlamda öznesi olduğumuz cümlelerin içinde de kullanırız ama aslında bu kullanımlar genellikle hayatımızın tam anlamıyla öznesi olmadığımız/olamadığımız anları tarif eder. Hayatımızın öznesi olmadığımız, hatta tam tersine hayatı ancak başımıza gelen bir şey olarak yaşadığımız durumları işaret eder. Sanki hayatımızın “gizli öznesi”dir sistem. Fakat dilbilgisel olarak değil, toplumsal olarak.

Sistem, hepimizin dışında ve üzerinde bizi denetleyen, gözetleyen, cezalandıran ama aynı zamanda bizi bizden iyi bilen, tanıyan dünyevileşmiş bir Tanrı gibidir. Ya da tipik bir ebeveyn. Bize hep faniliğimizi ya da çocukluğumuz/ergenliğimizi hatırlatan. Sistem hep güçlü biz hep zayıfızdır. Ama sistem diye bir şey gerçekten var mıdır? Nerededir? Nasıl işler? Onun bu gücü, erişilemezliği nereden kaynaklanır?

Sistem diye bir şey varsa eğer onu tahkim eden en önemli unsur aslında toplumsal öznelerin onun var olduğuna dair bir kanaate sahip olmaları, hatta onu fetişleştirmeleri değil midir? Sistem diye bir kavrama sahip olmamız, bir anlamda, başımıza gelenlerin bizim irademizin dışında sebeplere dayandığını düşünüyor olmamızdan kaynaklanmaz mı?

Sanki sistem kaderin modern, seküler bir versiyonu gibidir. Modern zamanların iktidarı Foucault’nun dediği gibi biraz her yerde olduğu için, onu eski zamanların iktidarı gibi somut bir şekilde görüp saptayamayız. Her yerde olan aslında hiçbir yerdedir de. Modern iktidar göreli olarak daha soyuttur bu bağlamda. Somut, dışsal olarak tespit edilemeyen iktidarın işlemesi için içselleştirilmesi, hatta zihinselleştirilmesi gerekir. Ve biz modern özneler her “sistem” dediğimizde aslında işte bu iktidarı tahkim ederiz. Yani her “sistem” dediğimizde, onu doğrularız, onaylarız, mümkün kılarız. Sistemi en çok meşrulaştıranlar onun adını en çok ananlardır. Bu manada sistemi desteklemek ile eleştirmek; övmek ile yakınmak arasında çok önemli bir fark yoktur. “Reklamın kötüsü olmaz” dendiğinde kastedildiği gibi.

Sisteme asıl muhalefet aslında onu peşinen bir veri olarak kabul etmemekle başlar. Ama bizim muhalefet derken anladığımız genelde iktidarın merkezinde olmamaktır. Dolayısıyla da iktidara gelebilmek için merkezin ele geçirilmesi gerekir. Hatta bu yolda her şey mubahtır. Çünkü mevcut cehennemin aşılabilmesi için bizim iktidara gelmemiz şarttır. Cennet ancak ondan sonra mümkün olabilecektir. Bütün olumlu normların gerçekleşmesinin “devrimden sonra”ya ertelenmesi aslında mevcut iktidarın bizde gerçekleşme gücüne delalet eder.

Sistem aslında yoktur. Onun varlığı bizlerin bir dolayımıdır. Sistem, eğer varsa, hükmettiği, yönettiği, inşa ettiği, yönlendirdiği öznelerin akıllarını, vicdanlarını, basiretlerini, hayallerini, saplantılarını, takıntılarını, sapkınlıklarını dolaşarak vardır. Onları görür, hisseder, hesap eder ve kendini, söylemini, yöntemlerini ona göre kurar.

Sistem için en tehlikeli olanlar, onu varsaymayanlar, onu ciddiye almayanlar, sanki o yokmuş gibi eyleyenlerdir. Onu ciddiye almayanların dünyasında sistem mevcut değildir. Sistem ancak olumlu ya da olumsuz geri dönüş alabildiği yerde hüküm sürer. Sistem ancak ciddiye alındığı yerde ikamet edebilir.

Reich “kitleler faşizmi arzuladılar” derken haklıdır çünkü biz olmadan sistem de olmaz. Olanların, oldukları gibi olmasında bizim mutlaka bir rolümüz, katkımız vardır doğrudan ya da dolaylı olarak. Her şeyin bir sebebinin olması zaten başka ne anlama gelir ki? Bu noktada da Hegel’in ünlü sözünü hatırlamamak mümkün değildir: “Gerçek olan rasyonel, rasyonel olan gerçektir.” Sistem bizi hem aşar hem de içerir. Elbette yine Hegel’den ama bu sefer onun “Aufhebung” kavramında esinleniyorum. Ama bu sefer sentezin tez ve antiteze yaptığı şey anlamında değil, sistemin özneleri içermeden, yani onlara nüfuz etmeden; onları aşamayacağı, yani yönetemeyeceği anlamında.

Uzun lafın kısası, bizi içermeyen, bizi öngörmeyen, bizden veri toplamayan ve bizim dışımızda bir sitem aslında yoktur. Ya da şöyle söylemek belki daha doğru olur: Öyle ya da böyle bizim katkı vermediğimiz bir sistem aslında mevcut değildir. Bu anlamda sistem ve özne oluş birbirinden farklı oluşumlar değildir. Aynı sürecin farklı pencerelerden görünen halleridir. Öznenin “sistem” dediği de, eninde sonunda, bir öznellikler ağıdır.

Özne oluş, işte bu bilinci bir şekilde içermelidir. Yaşadığımız hayatın, toplumun, dünyanın olma hallerinin bizim irademizin etkisine açık olduğunu düşünmeyen aslında özne değildir. İçinde bol bol “ben” (ya da “biz”) geçen cümleler kursa bile! Kurucu bir öznelliğin yokluğunda, sistem(ler) ya total olarak iyi olacaktır ya da total olarak kötü. Hegel’in “Doğru bütündür”üne karşı, “Bütün yanlıştır” diyen Adorno haklıysa eğer herhangi bir sisteme bütünüyle biat etme ya da isyan etme öznellik kaybıdır. Çünkü iyi, doğru ve güzel hayat asla bir “hazır yapıt” şeklinde tecelli etmeyecektir. Öyle olduğunda bile mutlaka öznelliklerin eleğinden geride kalanla yetineceğiz.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
7.03.2021
Türkiye'de yükseköğretimin soykütüğü
27.02.2021
Akademik ve üniversiter disiplinler
19.02.2021
Üniversite ile akademi aynı kurum değildir
4.02.2021
Proje dedektörlüğünün sosyolojisi
29.01.2021
Vasatlığın sosyolojisi
23.01.2021
Nizamiye üniversitesi
15.01.2021
Rektörlüğün dayanılmaz hafifliği
8.01.2021
Ne kadar ekmek o kadar köfte!
24.12.2020
Sepetten ayağa topun teorisi*
17.12.2020
Oyunun teorisi
10.12.2020
Politik simya
3.12.2020
Bir başkadır Meryem’in başörtüsü
26.11.2020
Bir başkadır sınıfın simyası
5.11.2020
Post-Türkiye: Değişimin ve sürekliliğin sosyolojisi
20.09.2020
Bir 12 Eylül muhasebesi
29.08.2020
Eleştirilerin sosyolojisi
20.08.2020
Entelektüelin sosyolojisi
14.08.2020
Aydının sosyolojisi 2
7.08.2020
Aydının sosyolojisi 1
25.07.2020
'Liberal aydının krizi' yazısını neden yazmadım!
18.07.2020
Post-Türkiye: Değişimin ve sürekliliğin sosyolojisi
9.07.2020
Kuşak sosyolojisi
2.07.2020
Hayaletlerin sosyolojisi
29.06.2020
Şerif Mardin ve Nilüfer Göle
19.06.2020
Hamurun sosyolojisi
12.06.2020
Sağcı aydının krizi
5.06.2020
Solcu aydının krizi
29.05.2020
Özgü(n)lük fetişizmi
22.05.2020
'Yerli sosyoloji' söyleminin sosyolojisi
15.05.2020
Hödüklüğün sosyolojisi
8.05.2020
Mahallenin sosyolojisi
1.05.2020
Okuryazarlığın sosyolojisi
26.04.2020
Bakarken düşünmek, düşünürken bakmak
17.04.2020
big little lies
10.04.2020
Sosyolojik nazar
2.04.2020
Delirmiş mi bu insanlar?
19.03.2020
Örgütlü düşüncesizlik
4.03.2020
Sistem fetişizmi
27.02.2020
Galatasaray'ın yeni oyunu
20.02.2020
Sanat eleştirisinin sırtındaki küfe
13.02.2020
Türkiye'de futbol hakemleri neden oportünist?
6.02.2020
Futbol hakkında yazabilir miyim?
23.01.2020
Mezarsız yazarı okuyamamak
16.01.2020
Bourdieu 'Sosyoloji bir dövüş sporudur' derken galiba haklıymış!
10.01.2020
Nasıl oluyor da bu işler böyle olabiliyor?
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive