Hürriyet’in bu sabahki manşetine baktım: “ABD Barışı Öldürdü” denmişti. Doğru bir tespit mi bu? Bir “Barış” vardı da, şimdi öldürüldü mü? Ya da “Barış” olmadığını biliyoruz, öyle değil de, “Barış Umudu” mu vardı, diye sorabiliriz. O mu öldürdü?

Yanlış anlaşılmasın. "Aslında Trump barışa zarar verecek bir şey yapmadı" demek istemiyorum. Gerçekten bir “barış”, gerçekten bir “barış umudu” olsa da, Trump yapacağını yapardı. “Trump” demek, zaten bu demek. Trump’ın sorumsuzluğunu, görüşsüzlüğünü v.b. yumuşatmak gibi bir niyetim yok. Ayrıca, sonu bugünden kestirilemeyecek bir felaketler zincirine yol açtığı da  belli.

Ama Trump bunu yapmadan önce var olan durumun da yeterince berbat olduğunu ve bir olumlu gelişme beklemeye imkân tanımadığını söylemek istiyorum.

Kudüs’ün kendisinden başlayalım. Kudüs zaten işgal altındaydı. İsrail zaten Kudüs’ü kendi başkenti olarak görüyordu.

“Kral çıplak” fıkrası gibi bir durum bu. Trump bunu söylemiş oldu. Kralın çıplak olduğunu zaten herkes görmekte olduğu için, öyle olduğunun yüksek sesle söylenmesi bekleneceği kadar heyecan yaratmadı.

Olayın üstünden birkaç gün geçtikten sonra, birçok kişi, bunu yazmaya başladı. Daha çok “Arap Dünyası” diyorlar…

Uzun boylu tepki yok, uzun böyle öfke yok, heyecan yok. Bu durgunluğun ya da tepkisizliğin önemli bir kaynağı “kanıksama.” Gene önemli bir neden, o coğrafyada birçok ülkenin kendi iç sorunlarına dalmış, gömülmüş olması. Irak, Suriye, Mısır; bu üç Arap ülkesi örneğin, kendi sorunlarını unutup çoktan kaybedilmiş Kudüs’ün davasına sarılmaya hazırlıklı görünmüyor. Onun için de en yüksek volümlü sesi Tayyip Erdoğan çıkarıyor.

Tayyip Erdoğan, Perez’den beri İsrail’le böyle bir ilişki kurmayı İslam dünyasında önderliğin kapısını açacak bir imkân gibi görüyor sanırım. Bu, çok gerçekçi bir şey değil. O dünyada bu “bağırma” eylemini “takdir” edenler çıkar ama bağırmanın arkasından yapılması gerekenler gündeme gelince başka işlere dalma ihtimalleri yüksektir.

Erdoğan da “bırakmayız”, “izin vermeyiz” derken, özellikle de “Kudüs’ü kurtarmak gene bize düşecek” derken neyi kastediyor bilmiyorum. Göreceğiz herhalde.

Arap ya da İslam dünyasında önderlik konusu tamam da, bütün bu Zarrab’lar, Man Adaları ortamında Kudüs konusunu böyle öne çıkarmak AKP iktidarı için yapılması gereken bir şeydi zaten. Hattâ iktidar açısından iyi bir zamanlama olduğu bile söylenebilir. Öncelikle Zarrab davasından ötürü Amerika ile aramızı açmamız gerekiyordu. Bu ayrıca, Batı ile köprüleri atma uzun vadeli planı için de bir yere oturuyordu. Trump’ın Kudüs çıkışı bu işlemin “Zarrab” kısmını kamufle etmeye yaradı. Amerika’ya ve Trump’a şimdi Kudüs’ten ötürü çatıyoruz. Böylece çok daha haklı bir davanın savunmasını üstlenmiş oluyoruz.

Erdoğan Kudüs-Trump-İsrail hattında mücadele verirken Yunanistan’ı da ihmal etmedi ve o cephede “Lozan” konusunu açtı.

İsrail’in Filistin’de yaptıkları gibi Yunanistan’ın da Müslüman ve özellikle Türk-Müslüman azınlığa karşı davranışlarında çağdaş demokrasi ve insan hakları ilkelerine uymayan şeyler var. Tarzı, üslûbu ayrıca tartışılabilir olsa dahi bunları dile getirmekte Erdoğan’ın haksız olduğunu düşünmüyorum. Yalnız şunu söylüyorum: Herkese yanlışını söyler ve düzeltmesini talep ederken, kendi durduğun yerin ve durma şeklinin aynı eleştirileri davet eder bir mahiyette olup olmadığına bir göz atmak gerekir. Yani, “ilk taşı günahı  olmayan atsın” hikâyesi.

Şüphesiz “eleştiri”nin tarzı, biçimi de önemli. Örneğin İsrail’i eleştiriyoruz, eleştirmek de gerekiyor. Ancak, sıradan bir İsrail yurttaşı bundan ne anlamalı? “Oylarımızla seçtiğimiz hükümet dünya standartlarına aykırı düşen işler yapıyor. Onlar da bunu eleştiriyor” mu demeli? Yoksa, “Biz İsrail olduğumuz için ve bu dünyada bir İsrail bulunmasına karşı olduğu için bunları söylüyor” mu demeli? Onu ya da öbürünü söylerken hangi propagandadan, ne ölçüde etkilenmiş, etkileniyor, bunlar ayrı hikâye. Nesnel bir değerlendirme yapacak yetenekte birini varsayarak söylüyorum. O yeteneğe sahip olanlar için anlaşılır ve hak verilir bir dil tutturduğumuzu iddia edebilir miyiz?

  • Abone ol