Birçok sevimsizliğin bir arada varolduğu, “varolma”nın ötesinde, görünüşte “egemen” olduğu bir dünyada yaşıyoruz. “Popülist diktatörlükler” daha ileri hedefler bir yana, yalınkat “demokrasi”yi bile neredeyse erişilmez bir hedef haline getirdi. Dünyadan verilecek birçok örnek var ama Türkiye bu olumsuzluklarda ön sıralarda yer alıyor.

Benim de aralarında olduğum, kendini “Marksist” olarak tanımlamış kişiler için özellikle kötü bir dönem. Birçoğumuz varolan “Marksist” rejimlerle kendini özdeşlemiyordu.  Gene de, bir yanda Rusya, bir yanda Çin’in günümüzdeki konumları “acıklı”. Ben kendi hesabıma Marksizm’i bir dogma olarak benimsemedim;  en koyu bağıtlanma dönemlerimde dahi Marx’ın yaklaşımıyla uyum kuramadığım konular vardı. Ama sonuç olarak formasyonumda en güçlü etki Marksizm’den gelir. Bu yıkıntının başladığı tarih her ne idiyse, o günden bir gün önce olduğum kadar Marksist’im bugün de.

Bu konuda sistematik bir açıklamam, teorik önerim yok, ama sürekli değilse de zaman zaman bu alanda dolaşmak istiyorum.. Örneğin bugün aklımda başlığa koyduğum konu var:  antagonizm.  Bu, Marksist teoride genellikle “çelişki” kavramıyla bir arada anılır.  En çok da, “emek”le “sermaye” arasında bir “çelişki” olduğunu, bu çelişkinin “antagonist” nitelikte olduğunu söylemekte kullanılır.  Bunun daha yalın bir dile çevrilmiş şekli de, bu çelişkinin ancak (ya da “mutlaka”) zor kullanarak çözüleceği anlamına gelir.  Yani “devrim” gereklidir.

Pekala.. Yalnız, “çelişki” dediğimiz şey ağaç gibi ya da X gazı gibi somut bir varlık değil, elle tutulur olmayan bir şeyin, bir ilişki biçiminin adı.  Yani, “Burada demir madeni var” der gibi, burada “çelişki var” diyemezsiniz. Bir test uygulayıp “antagonistmiş” diyemezsiniz.  Bu her zaman yorum gerektirir.

Yukarıdaki mantık çerçevesinde düşünecekseniz, birilerinin gelip size “Yahu şu sizin bir antagonist çelişki vardı… Ne oldu ona?” diye sorma ihtimali vardır.  İddiaya göre Marksist teoriye göre yönetilen Sovyetler Birliği bugün yok, emekle sermaye, aralarında antagonist çelişki, geçinip gidiyorlar.  Daha eskilere de göz atabiliriz ama kapitalizm, en azından 18. yüzyıl diyelim, o zamanlardan beri sürüp gidiyor.  Bu durum “antagonist” çelişkinin bir hayli

Tembel olduğunu göstermiyor mu?  Çelişkinin “uzlaşır” cinsinden olsaydı ne yapacaktı?

Yukarıda özetlediğim akıl yürütme, sonuç olarak bir yorum, Marksizm’in bir yorumu.  Ayrıca, Marx’ın kendisinin söylemediği bir şey.  Benim anlayışıma göre (ve hatırladığım kadarıyla Mao’ya göre) “çelişki”nin uzlaşan bir cinsi ile uzlaşmayan bir cinsi yoktur.  Böyle bir türsel ayrım sözkonusu değildir.  “Antagonizm” konjonktür içinde oluşur ya da oluşmaz.

Engels bir aşamada “paralelkenar” benzetmesine başvurmak gereğini duymuştu.  Ona göre toplumda çeşitli kesimler (sınıflar, tabakalar v.b.) ve bunların iradeleri vardır.  Bunlar her an hareket ve gerilim içindedirler ve onların bu hareketlenmeleri “tarih” dediğimiz şeyi meydana getirir.  Yani tarih, tarihi öznelerin hareketinin sonucudur ama hiçbirinin istediği sonuç değildir, çünkü öbür iradelerin varlığı ve eylemi araya girer. Tarihin gelişmeyi bir yere yönelten bir rolü yoktur (olduğunu düşünmek, teleolojik düşünmek anlamına gelir).

Bunu Althusser Freud’dan aldığı “üst-belirlenme” kavramıyla teorize etmişti.  Tarihte her şey her şeyle bağlantılıdır.  Bu karmaşık ilişkiler içinde tarihin aldığı somut biçim bütün çelişkilerin birbirleriyle kurdukları nihai dengeye göre belirlenir. 

Sanırım böyle bakmaya başladığımızda çelişkinin niçin tembel davrandığına “mazeret” uydurmak zorunda kalmayız.  Ama olan her şeyin olmasının nedeni de var.  Bunun da nedeni, nedenleri olmalı.  Ama bunları bulmak için somut tarihî gelişmeleri izlememiz, bağlantıları kurmamız gerekiyor.  O soyutlamacı tavırla “çelişki”nin karakterine atıfta bulunarak açıklanabilir bir şey değil.  Bir başka “klişe” vardır:  “somut durumun somut analizi”…

Bunu söyleye söyleye soyut durumların üstüne soyut bir edebiyat yapmak da mümkün tabii.  “Mümkün” olmaktan öte, daha sık yapılan bu zaten.

Sonuç olarak —ve özet olarak— şunu söyleyeyim:  Marx 1883’te öldü.  2020’nin sonuna geldik.  Bugün olup biten şeyleri Marx’ın yazdıklarına sığdıramayız.  Ama bugün topluma, tarihe bakarken onun yazdıklarından oluşturduğumuz bir düşünsel temelimiz var.  Bu öyle kolay feda edilecek bir entelektüel miras değil ve doğrusu, vazgeçmemiz için fazla neden olduğunu da düşünmüyorum.

Dediğim gibi, ara sıra bu konulara girmek istiyorum.

BİRİKİM

  • Abone ol