Türkiye için vizyon geliştiriyoruz şimdi millet olarak hep birlikte. Bir yandan Başbakan konuşuyor. Cumhurbaşkanı adayı olarak vizyon belgesini açıklayacak. Salonda onu izlemeye yetişemeyince mecburen ekran karşısına geçiyorum. Bu ülkenin hikayesi onun şahsi hikayesi olmaktan çoktan çıktı. Geçmişin acı hafızası bugünün diliyle yeniden yazılırken, geleceğin inşası yine bugünün dilinde canlanıyor gönüllerde. Onun temsil ettiği hakikat hepimizin hikayesi. Hep birlikte yazıyoruz onu seveniyle, sevmeyeniyle.

Kimimizin gönlü yumuşuyor, ülkesinin devlet ve milletiyle birlikte ayağa kalkması için kendi küçük dünyasından başlıyor adımlarını atmaya. Kiminin kalbi ise sertleşiyor, taşlaşıyor giderek. Kör noktalarından bakmayı tercih ediyor memleketine baştan aşağı.

'Eski Türkiye'nin kapıları kapanmıştır' diyor bir yandan Erdoğan ve ekliyor: 'Kaçınılmaz değişim başlamıştır. Herkes bu değişimden olumlu yönde etkilenmiştir ve etkilenmeye devam edecektir. Sevsin sevmesin, bize oy versin vermesin.'

Bu elbette doğru bir tespit. Gezi sürecinin açığa çıkardığı anonim bir Erdoğan nefreti olsa da, bu nefreti örgütleyenlerin dahi hayatı bu olumlu değişimlerden her an etkileniyor ve daha da etkilenecek.

Nefret manipülasyonuna yaslanan bir ideolojik saldırganlığın, toplu hezeyanlar patolojisinin bu milletin değişim talebine engel olamaması sadece bir siyaset meselesi değil. Değişim arzusunun toplumsal hayatı bunca hızla dönüştürmesinin bana göre en baş etkenlerinden birini millet olarak içimizde de dışımızda da adalet ve hakkaniyet talep edişimizdeki kararlılık belirliyor.

Başbakan'ın da konuşmasında belirttiği gibi halkın hak ve adalet talebi hep sindirildi bu ülkede. Milletini kendine tehdit olarak gören devlet, toplumsal hayattaki değişimlere, özgürlük ve hak taleplerine sessiz kalan, inkar eden bir devletti. Bekasını sürdürebilmek için darbelerden, cuntacılıktan, iç savaşlardan, çatıştıran örgütlerden, suikastçılardan, tetikçilerden medet umdu hep.

Erdoğan saydıkça gözümün önünden geçiyor bir bir: Faili meçhuller, cezaevi işkenceleri, Kürtlerin heba edilen hayatları, zorunlu göçler, altı sıfırlı paralar, İMF ve enflasyon, durmadan akan kan, şehit cenazeleri, katliamlar, başörtüsü

yüzünden sönen hayatlar, ekonomik

krizler, patlayan bombalar...

Bir yandan Başbakan son yirmi yılımızı kendi kişisel tarihi üzerinden anlatıyor. Ölüm tehditlerini, bombalı saldırıları, suikast girişimlerini, parti kapatma davalarını, yalan haberleri, içte ve dıştaki provokasyonları, kanlı örgütleri, şantajcıları da hatırlıyorum bir bir.

Seksenlerden beri yazan çizen, şahit olan ve daha iyi bir Türkiye için mücadele eden biri olarak onu dinlerken milletin tüm bunlara karşı sürdürdüğü mücadelenin ve adalet talebinin de bu hikayeyle örtüştüğünü görüyorum. Böyle farklılıklarımızla bizi bir kılan bir simya bu. Ta derinlerde bizi birleştiren, bizi senlik benlik davalarından uzak tutan, nurlu bir maya... Çoğulcu, hür, kendine yeten, diri ve kuşatıcı. Şimdi onun üzerine serilen örtüler kalkıyor usul usul. Ve bir kez daha fark ediyorum, Erdoğan'ın kişisel tarihiyle bu milletin değişim talepleri aynı hikayeyi yazıyor. Çünkü bu aynı zamanda yeniden 'biz olma talebi.'

Son on küsur yıldır bu toplumdaki değişimler bir arzu sosyolojisi oluşturdu. Zulmün, yolsuzlukların, yoksulluğun ceberut devlet anlayışının devam etmesini giderek zorlaştırdı bu güçlü arzu. Her türlü vesayetin üzerine kararlılıkla gidilmesi, mazlum insanların başını dik tutmasına yol açtı. Ve şimdi karşımda ceberut devleti değiştirme mücadelemizin kararlılığına vurgu yapan bir Başbakan, bir Cumhurbaşkanı adayı var.

Yıllardır yazdıklarımızın, karşılaştığımız sıkıntıların, ödediğimiz bedellerin boşuna olmadığını hissediyorum. 'Yeni Türkiye devletin milletiyle tarihi ve coğrafyasıyla barıştığı Türkiye'dir' sözünün hayata usul usul geçmekte olduğunu izliyorum. Dersim ve Ermeni meselelerinde ilk kez vicdani bir çıkış yapan, Kürt barışı için elini taşın altına koyan, faili meçhullerden, devlet operasyonu olarak düzenlenen katliamlardan, zulümlerden bahsedebilen bir cumhurbaşkanı adayının ne kadar kıymetli bir kazanım olduğunu biliyorum. (Selahattin Demirtaş'ın Cumhurbaşkanı adayı olması da bir o kadar kıymetli bir kazanımdır.)

Küreselleşmenin birörnekleştirdiği hayat tarzları ve değerler karşısında çoğullaşmayı hedefleyen, barındırdığı çeşitliliği bir tür tevhid bilinciyle öne çıkarmaya başlayan toplumumuzun dünyaya açık, şeffaf, öncü bir Türkiye olması yönündeki ilerleyişinde elbet aksaklıklar, hatalar da var. Ona buna kafa tutan, tahakküm eden, işgal eden değil, gönüller yapan, adaletle hükmeden bir yönetim içte olduğu kadar dışarıda da hakikatin etki alanını güçlendirecektir diye düşünüyorum. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle birlikte tüm bu değişimi sivil bir anayasayla resmileştirmek olmalı ilk hedefte.

  • Abone ol