17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarında görev yapan polislerin bir kısmı tutuklandı. Sorgu safahatındaki usule aykırılıklar ve insan hakkı ihlalleri daha çok tartışılacak gibi.

Polislere isnat edilen suçlar arasında kanuna aykırı dinlemeler var. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kontrolündeki medyanın haberleri doğal olarak kuşku uyandırıyor. Şahsen sadece ismimi yazsalar doğru mu diye birkaç kere okuma lüzumu duyuyorum. Dosya tamamıyla kamuoyuna açılana kadar ihtiyatlı yaklaşmakta ve algı operatörlerine malzeme olmamakta fayda var. Fakat bazı somut örnekler üzerinden gidebiliriz.

Mesela tutuklanan bir emniyet müdürünün örgüt üyesi diye kardeşini dinlettiği iddiası doğrulandı. Ancak ilginç bir durum var. Şöyle ki: Polislerle halı saha maçı yaparken cep telefonu ve bir silah çalınıyor. Polisin silahını bulmak için söz konusu telefona dinleme kararı alınıyor. İyi niyetli gibi görünse de bir görevi kötüye kullanma ortaya çıkıyor. Olumlu tarafı ise polisin bu telefonu dinlemek için bile mahkeme kararına ihtiyaç duyması. Gerçekten birilerinin dediği gibi istedikleri kişiyi sınırsız dinliyor olsalardı, kardeşini örgüt üyesi göstermek zorunda kalmazdı.

Hükümet medyası, bütün dinlemeleri suçmuş gibi gösteriyor. Hâlbuki mahkeme kararı ile yapılan dinlemelerde, yanıltıcı bilgi ve sahte evrak varsa bunların üzerine gidilir. Onun ötesi dinleme ile ilgili mevzuatı çıkaran Meclis’e kadar uzanır. Ortada mevzuat varsa uygulayana suç isnat edemezsiniz. Çok zorlarsanız listenin başına yasamayı gerçekleştiren siyasi iradeyi yazmak kaçınılmaz olur. Tamamen kanuna uygun bazı dinlemelerde ise etik ve siyasi sorgulama yapılabilir. İddialar doğruysa gazeteciler ve bazı işadamlarının takibi bu çerçevede değerlendirilir. Kanuna uygun teknik takiple elde edilen bilgi başka amaçlar için kullanılmış ise tehdit ve şantaj gibi suç tipleri devreye girer. Burada da olağan şüpheli siyasettir. Başkan Nixon’ın Watergate skandalı dâhil dünyadaki bütün örnekler bu yöndedir. “Fethullah Gülen’i kim dinledi, servis yaptı ve miting meydanlarında kullandı?” soruları haklı ve sahici sorulardır ama kimse sormuyor. Deniz Baykal kendine kurulan kumpasla ilgili hâlâ tatmin edici bir cevap alabilmiş değil. MHP’ye komplo da aynı şekilde.

Özel hayata müdahale ihtimali belirdiğinde demokratik hukuk devletleri denetimi artırıcı refleksler gösteriyor. Denetim mekanizmaları çeşitlendirilir ve elekler daraltılır. Bizde ise tam tersi yapılmak isteniyor. Başbakan Erdoğan, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) kaldırılarak yetkinin tamamen MİT’e devredileceğini açıkladı. Milli İstihbarat Teşkilatı zaten 17 Aralık yolsuzluk operasyonlarından beri fiilen TİB’i ele geçirmiş durumda. Şimdi suç oluşturan fiilî duruma kılıf hazırlanıyor.

TİB, dinleme yapan birimlerin (MİT, Emniyet, Jandarma) denetimi için kurulmuştu. Denetimin dinlemeyi yapanın eline verilmesinin bugünün dünyasında izahı yok. Neye yol açacağını somut örnek üzerinden görelim. 11 Temmuz 2013’te Sedat Ergin’in Hürriyet’te kaleme aldığı yazıdan bölümler aktarayım. “MİT’in İstanbul Bölge Başkanlığı, örneğin Ahmet Altan’ın telefon numarasını ‘Caşit’ adındaki bir yabancı şahsa ait göstermişti. Amberin Zaman için ‘Demi’, Mehmet Altan için ‘Pastör’ gibi sahte isimler kullanılmıştı. MİT, gazetecilerle ilgili dinleme taleplerini ‘terör ve uluslararası terör örgütlerinin faaliyetleri’ ve ‘ülkemiz aleyhine yürütülen casusluk faaliyetlerinin önlenmesi’ gibi gerekçelere dayandırmıştı.”

7 Şubat krizinden sonra çıkan kanuna göre Başbakan Erdoğan izni vermeyince, Cumhuriyet Savcısı Ekrem Aydıner, takipsizlik vererek dosyayı kapattı. Ergin, şaşkınlıkla şu cümleyi yazıyordu: “Yani MİT, bu gazeteci ve yazarları farklı isimler altında dinlemesini hukuka uygun, meşru faaliyet olarak gösteriyor.” Ergin, bu yazıyı yeni kanun çıkıp, MİT, sınırsız yetkili, tamamen sorumsuz kılınmadan yazmıştı.

  • Abone ol