Geçtiğimiz hafta yaşanan ve Türkiye'yi yasa boğan terör saldırıları ile net bir şekilde ortaya çıkan bir şey var.


Sandıkta AK Parti'yi yenemeyen bazı gruplar siyasi amaçlarını siyasi ahlaka uymayan bir şekilde gerçekleştirmek niyetinde. DHKP-C militanlarını “adalet arayan gençler” olarak tanımlayan, bu saldırıları normalleştirmeye ve meşrulaştırmaya çalışan siyasetçiler, entelektüeller, kanaat önderleri ve gazetecilerin tavırlarından başka bir anlam çıkarmak mümkün değil.

Türkiye siyasi tarihi, siyasi hasmını siyaset dışı yollarla yenme girişimleri açısından en az 10 doktora tezi çıkarmaya yetecek bir zenginliği barındırıyor. Yani bu tepkiler yeni ve daha önce görülmemiş bir durum değil.

Menderes'e, Demirel'e, Ecevit'e, Özal'a yapılanları geçelim, sadece son on senede yaşananları hatırlamak kafi.

Askerden darbe dilenmek askerî vesayet döneminin favori “muhalefet” yolu idi. Askerin kışlaya çekilmesi ile bunu, sokak gösterileri üzerinden istikrarsızlık oluşturmak, NATO'yu Türkiye'ye müdahale etmeye çağırmak, AB'den Türkiye ile ilişkilerini koparmasını istemek, PKK'ya silah bırakmama çağrısı yapmak gibi yollar izledi.

Tüm bunların işe yaramaması sonucunda ise görünen o ki, Türkiye'de bir mezhep gerilimi oluşturmayı amaçlayan ve farklı istihbarat örgütleri ile eşgüdüm içinde olması muhtemel saldırılardan medet umuluyor.

Tüm bu girişimler uzun vadede ahlaken, siyaseten ve vicdanen kaybetmeye mahkûm. Ancak kısa vadede bu kadar iyimser olmamak gerek. Durumun ciddiyetinin farkında olmak gerek. Siyaseten kaybeden, kaybettikçe ilkesizleşen, ilkesizleştikçe öfkelenen, öfkelendikçe rasyoneliteyi kaybeden bu dalganın Türkiye'ye verebileceği zararı görmek gerek.

Muhalefetten sağduyu beklemenin anlamsız olduğunu bu süreçte tecrübe ettik. Siyaset yapmak, proje üretmek, politika sunmak yerine, korku ve nefret tohumları ekmeyi tercih eden bir ana muhalefet partisi ile karşı karşıyayız. Deniz Baykal döneminde seküler kimlik siyaseti olarak tabanını şehirli orta sınıflar olarak seçen CHP, Kemal Kılıçdaroğlu ile bu tabanı Aleviler olarak belirlemiş durumda.

CHP'nin DHKP-C ile olan temasları bu ülkede ana muhalefet partisinin epey tehlikeli bir yöntem seçtiğini gösteriyor.

Türkiye gariban Kürt ve Alevi gençlerinin kanının plazaların güç siyaseti için döküldüğü bir ülke olmamalı.

Burada iktidara düşen sorumluluk büyük.

Muhalefetten beklenmeyecek ve gelmeyecek sağduyu, iktidardan gelmeli.

Bir an önce, hükümetin daha önce sözünü verdiği Alevi açılımı başlamalı, Türkiye'nin Alevi vatandaşlarını böylesi radikal yaklaşımlardan medet ummaya iten bu iklim kırılmalı.

AK Partili yetkililer bu konuda çözümsüzlüğün kendilerinden kaynaklamadığını iddia ediyor. Aleviler arasında bu meselenin çözümüne dair talepler konusunda bir fikir birliği olmadığını söylüyor ve Aleviler'in AK Parti'ye yaklaşımının (kendilerinin Aleviler'e yaklaşımının aksine) soğuk olduğunu belirtiyorlar.

Bu söylenenler doğru bile olsa, yine de bu konuda hükümetin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. AK Parti Alevilere ulaşmak konusunda neden başarısız olduğunun muhasebesini yapmak zorundadır. Bu konuda yegane suçlu olan taraf hükümet olmasa da, sorumlu olan taraf hükümettir.

Türkiye'de birçok analist Alevilerin siyasi eğilimini açıklarken Stockholm Sendromu kavramına başvuruyor. Alevilerin CHP'ye teveccüh göstermesinin celladına âşık kurban psikolojisi ile açıklanıyor. Dersim katliamının müsebbibi, tekke ve zaviyelerin kapatılması ile Alevi ve Bektaşi dergâhlarının buldozeri bir partiye Alevilerin oy vermesi böyle izah ediliyor. Makbul Türk vatandaşını Sünni-Seküler-Türk olarak belirleyen Atatürk'ün portresinin cemevlerinde asılı olmasının zor izahı için bu yaklaşımdan medet umuluyor[1].

Mütedeyyin camia bu açıklama ile kendini avutmamalı. "İslamcı" camianın genç ve parlak düşünürlerinden olan Süheyb Öğüt'ün, Alevi meselesinde getirdiği cesur ve dindar kesimi öz eleştiriye davet eden yaklaşımı bize bu konuda mesafe almamızı sağlar:

“Alevilerin kahir ekseriyetinin CHP seçmeni olduğu herkesin mâlumu. CHP'nin de Alevileri Dersim'de çoluk çocuk demeden katlettiği, Sünnilerle beraber onların tekkelerini de kapattığı ve onları artık İslam'la bir alakası kalmamış olan yeni devlet (diyanet) dininin içinde asimile etmeye çalıştığı da herkesin mâlumu. Şayet bu mâlûmattan hareketle Alevilerin Stockholm Sendromu yaşadıklarını söylerseniz pek çok 'aydın' gibi, -istediğiniz kadar yırtının 'Aleviler kardeşimdir' diye- bu, sizin hâlâ kendinizi ırkçılıktan kurtaramadığınız mânâsına gelmektedir.

Zira siz bunu söylediğinizde zımnen 'Bu Aleviler öyle kötü, öyle salak ki kendi katillerine âşık oluyorlar' demiş oluyorsunuz. Halbuki bu yaklaşımın kendisi, tam da bu ırkçılığın esasını teşkil etmektedir! Zira Alevi'nin, bütün zulmüne rağmen hâlâ CHP'ye oy vermesinin asıl sebebi, onun kötü olması değil, bilakis onun denize düşüp yılana sarılmayı tercih etmesidir. Alevilerin maruz kaldıkları ırkçı nefreti nazar-ı itibara alacak olursanız, aslında bunun o kadar da absürt bir durum olmadığını idrak edersiniz. Alevi -doğru ya da yanlış- Sünni'nin CHP'den daha fazla zalim olduğunu düşünüyor ve tam da bu yüzden CHP'ye oy vermeye devam ediyor. Başka bir ifadeyle Alevilerin Kemalistleşmesinin yegâne müsebbibi Sünnilerdir!

YETER ARTIK!

Alevi'nin bu algısını değiştirecek olan da ancak Sünnilerdir. Sünni'nin yapması gereken ilk şey de Alevi'yle muhabbet ilişkisi tesis etmektir (Ramazan'da ve Muharrem'de Alevi kardeşlerimizle iftar programları tertip eden STK'lardan Allah razı olsun). Yani Sünni, Alevi'nin ötekisi olan bir 'Sünni' gibi değil, Sünnet-i Seniyye'ye uygun amel eden ve zalimden başkasını (menfi) öteki olarak kabul etmeyen bir Müslüman gibi davranmalıdır. Alevi'ye karşı üretilen bütün ırkçı söylem ve fantezileri tescil ve tel'in etmelidir. Bunu Alevilerin oyunu alıp siyasette başarılı olmak için değil, sadece ve sadece Allah'ın rızasını kazanmak için yapmalıdır!
Hükümetin konu ettiğimiz ırkçılığın panzehirlerinden biri olan Alevi açılımını (bu açılımda büyük pay sahibi olan muhterem hocam, dostum, ağabeyim Doç. Dr. Necdet Subaşı'ndan Allah razı olsun) sonuna kadar destekliyorum. Büyük bir tecdid niteliğindedir. 'Diyanet kalkmadan Aleviler özgürleşmez' deyip bu güzel açılımın kürtajını yapmaya kalkanları da şiddetle ve hiddetle kınıyorum. Bununla beraber hükümetin ve AK Parti seçmeninin bilmesi gerekiyor ki Alevilerle sırf bu türden açılımlar vasıtasıyla barışmak mümkün değil. Diyorum ya evvela muhabbeti tesis etmemiz lazım.

Ve artık Alevi'nin karşısına geçtiğimizde ilk işimiz Alevi'nin bizim gözümüzdeki ontolojik ve epistemolojik tutarsızlıklarını kendisine haykırmaya çalışmak olmamalıdır. Bunun yerine evvela hakkında kurulmuş olan kadim ırkçı fantezilerden ne kadar utandığımızı, kendisine ne kadar mahcup hissettiğimizi anlatmak mecburiyetindeyiz. Şayet tebliğ ve temsil edeceksen, ve Alevi'nin de kendisini tebliğ ve temsil etmesine müsaade edeceksen Müslüman kardeşim, bunun tek yolu budur!

Allah hepimizi Şeytan'ın mirası olan ırkçılıktan muhafaza eylesin...”[2]
Amin...
Ve bu yüzden, Alevi meselesinde kökten ve yeni bir açılım, hemen şimdi...
.....

[1]    Böylesi bir yaklaşım için bknz http://www.timas.com.tr/kitaplar/dusunce/dusunce/alevilerin-kemalizm-le-imtihani.aspx
[2]    http://suheybogut.blogspot.com.tr/2014/11/alevilere-ozur-borcluyuz.html

  • Abone ol