Gün içeride didişme günü değildir!


23.10.2013 - Bu Yazı 1458 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 İstiklal Savaşı döneminde Mustafa Muğlalı komutasında bir “Askeri Polis Teşkilatı” olarak önemli hizmetler gören teşkilat, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren görevini “Genelkurmay Haber Alma Şubesi”olarak yapmaya devam ediyor. 1926 yılında Atatürk'ün “Bu böyle olmaz, muasır devletlerde olduğu gibi biz de modern bir istihbarat teşekkülü kurmak mecburiyetindeyiz” talimatıyla, adı önce MAH (Milli Amele Hizmet) ve daha sonra da MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) olarak bugünlere geliyor.

1927 yılında bir Alman generalin (Oberst Walter Nikolai) uygun asker ve sivil personeli İstanbul Yıldız'daki Harp Akademisinde teorik ve götürdüğü Almanya'da 6 aylık pratik eğitimiyle başlayan faaliyet ve modern teşkilatlanma, Türkiye'nin NATO'ya katılmasından sonra 1955 yılından itibaren Amerikan eğitimine ve dolayısıyla Amerikan sistemine dönüyor.

1953'de Teşkilat’ın başına getirilen Albay Behçet Türkmen, Kurmay Yarbay Fuat Doğu'nun da dahil olduğu bazı kurmay yarbayları Teşkilat’a alır; altı kişilik bu çekirdek kadro eğitim görmek üzere Amerika'ya gönderilir. Daha sonra bu heyet Türkiye'ye dönüp Amerikalılar ile birlikte İstanbul’da Emirgan'da açılan okulda MAH personelini eğitmeye başlarlar.

Bir süre okulun Baş öğretmenliğini yapan Kur. Yrb. Fuat Doğu, daha sonra Korgeneral olarak Teşkilatın başkanlık (1962-1964) ve Müsteşarlık (1966-1971) görevlerini de yapacaktır.

01.11.1983 tarihinde 2937 sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu” ile MİT'e yeni bir statü kazandırılır.

1927'de MAH olarak başlayan ve MİT olarak devam eden Teşkilatı, günümüze kadar genellikle asker kökenli bir çok başkan veya müsteşar yönetmiş; özellikle CIA ve MOSSAD gibi yabancı servislerle şaibeli ilişkilerden, darbeler dönemindeki “payandalık” görevlerinden, bürokratik hantallaşma ve zaman zaman yaşanan iç çekişmelerden kendini ve beklenen itibarını koruyamamıştır...

1953'den itibaren ABD ve CIA ilişkileri, 1958'den itibaren de İsrail ve MOSSAD ile olan “evliliğimiz” (İsrail Cumhurbaşkanı Ben Gurion'un isyansı itirafı ile öğreniyoruz: “Türkiye bize metres gibi davranıyor. Halbuki biz evlendik ve bunu bir türlü açıklamıyor!”) ile, teşkilatta on yıllarca hangi “Milli” hizmetin yapıldığını bilemiyoruz...

İnsanların adını duyunca ürperdikleri bu “Milli Teşkilatımız”a , özel konumu sebebiyle şimdiye kadar siyasi iktidarların dahi müdahale edemediğini biliyoruz...


Cüneyt Arcayürek’in, ‘Darbeler ve Gizli Servisler’ kitabından öğreniyoruz ki, 1956 yılında A. Menderes, müsteşarı Ahmet Salih Korur'dan MAH'daki şaiaları araştırmasını ister. İstediği araştırma raporunda özetle şu ifadeler yer alıyor: “Amerika'lılar Milli Emniyet’e hakimdir. Para veriyor, örgüte nüfuz ediyorlar. Milli Emniyet’in bütün dosyaları CIA’nın kontrolündedir. Gizli servis ünitelerine her ay CIA’nın adamları gidiyor ve birimin başındaki kişiye zarf içinde para bırakıyor.”

Ne kadar samimidir bilinmez ama, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı da yaparak 40 yıl hayatımızda kalan Süleyman Demirel'in şu sözü de çok şeyi özetlemiyor mu?!: “MİT, dönemin hükumetlerini 1960 darbesinden, 1971 muhtırasından ve 1980 müdahalesinden haberdar etmemiştir. MİT, hükumete Angola'da olan bir harekâtı bildirir de, Ankara'da olanı bildirmez.!”

28 Şubat'da Cumhurbaşkanı olarak o ünlü MGK'ya başkanlık yapan Demirel, bu sefer her şeyden haberdar ve hatta her şeyin baş mimarıdır ki, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, olası darbeyi Başbakanı Erbakan'a haber vermemiş, bizzat darbenin içinde o da yerini almıştır. MİT Müsteşarı kurula getirdiği hacimli bir raporda özetle şu tespiti yapıyor: “Radikal dinci akımlar, ideolojik ve teşkilatlanma safhasını tamamladı, silahlanma aşamasına geldiler.!” Böyle düşünen MİT'in, Erbakan'a olası darbeyi ve cuntacıları haber vermesi mümkün müydü?!

MİT, kapılarını dışarıya karşı sürekli kapalı tutmayı başarsa da, diğer kamu kurumlarından farklı olmayan yapısıyla, KİT haline geldiğini fazla saklayamadı...

Yine, bünyeden emekli olanların veya ayrılanların, medyaya yansıyan serzenişlerinden ve yazdıklarından öğreniyoruz: “Tam bir çiftliğe dönüşen teşkilatın halen dörtte üçü destek elemanlarından oluşuyor. Yazıcı, ütücü, boyacı, sekreter, aşçı, işçi, çaycı, koruma, şoför olarak çalışanların sayısı, istihbarat yapanların üç katını buluyor. Yani bir kişi çalışıyor, üç kişi buna hizmet ediyor. Bu çarpık yapılaşma da MİT’in fonksiyonunu icra etmesini engelleyen başlıca hususlardan birincisi.”

Kendisi de bir zamanlar görev yapmış olan Prof. Mahir Kaynak, teşkilatın hiç de hoş olmayan bugünkü yapısından şikâyetçi olarak şunları söylüyor:“MiT’in geçmişi-ananesi yok. Her şey gibi bunu da Amerikalılardan öğrendik. Amerikalıların bize öğrettiği şey, çok açık biçimde şudur: Güney Amerika’da ve Vietnam’da ne yapıyorsa Türkiye’de de onun yapılmasını istemiştir. Amerika’nın Vietnam’da uyguladığını sen kendi halkına karşı uyguluyorsun. Bu rezilliktir, komikliktir.!”

2002 Kasım'ından itibaren yeni bir sürece giren ülkemizde, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına ve geçmişin tüm tortularından kurtulacağımıza dair emareler iyice kendini belli etmiştir...

Bunu MİT için de söylemek mümkündür ki; 2003-2004 yılı Balyoz, Sarıkız ve Ayışığı darbe teşebbüslerini, dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagunve yardımcısı Emre Taner, “1. Ordu ihtilale hazır!” diye hem Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'e ve hem de bağlı bulundukları Başbakan Edoğan'a rapor etmişlerdir... Başbakan Erdoğan'ın “Zannediyor musunuz ki biz bu planları duymadık?” derken, aldığı bilgilere güvendiği de ortadadır.

Emre Taner'in, Başbakan'ın yanında yer aldığını ve darbecilere karşı dik durduğunu özellikle hatırlamalı ve hakkını teslim etmeliyiz. Taner, 2005'te göreve gelmiş ve darbe teşebbüslerini adım adım takip etmiştir...

Hakan Fidan'ın müsteşarlığı ile MİT'in, sivil iktidarın emrine ruhuyla da bağlandığı ve teşkilatın arzulanan güveni tekrar kazanacağı artık ortadadır...

Dünyada ve Avrupa'da devam eden ekonomik sarsıntılar ve bölgemizde yaşanan büyük dramlara rağmen; hem ekonomik, hem siyasi, hem de güvenlik alanındaki istikrarlı hâlimiz ve giderek artan özgüvenimiz, dostlarımıza güven verirken, düşmanlarımızı ve “dost görünen müttefiklerimiz”i şaşkınlık ve paniğe düşürmüştür...

ABD eski başkanlarından Bill Clinton, Milenyum Zirvesi'ndeki konuşmasında; “Liderler, barış için önlerinden geçen şansı yakaladıklarında, tarih durur ve yeni bir yönde yeniden akmaya başlar.” diyordu. Bu sözüyle, sanki Başbakanımızın 40 yıllık makûs talihimiz olan büyük sıkıntımızı çözmek için aldığı riski anlatıyordu. Bize ümit veren bu tarihi hamle, Clinton'un ülkesi ABD ve şımarık kardeş İsrail'i huzursuz ediyordu ama...

1958'den beri “evli” olduğumuza inanan, ama meşrebi gereği bir gün olsun sadakât göstermeyen İsrail, 90'lı yıllardaki gibi operasyon sahası zannediyor Türkiye'yi ve o bildik yöntemle tehdit etmekten geri durmuyor. Tabi Ağabeyi ABD'deki ve Avrupa'daki siyonist güç odaklarını da arkasına alarak...

İsrail'in “The Jewish Press” isimli paçavrasından, şu salyalı ifadeye ve fütursuzluğa bakın hele...: Bu da demek oluyor ki, MOSSAD naif davranmış olabilir. Bir sabah arabasında özel bir sürprizi hak eden varsa, o da Türkiye istihbarat şefi Hakan Fidan’dır.”

Siyasi görüşü, etnisitesi, dini ve mezhebi ne olursa olsun; bu ülkeyi vatanı bilen, zerre kadar iz'anı insafı ve hatta haysiyeti olan herkesin, ülkesine yönelik taarruz ve terbiyesizlik karşısında tek yürek olmasından başka çare yoktur...

Saldırı; muhalif olduğumuz, sevmediğimiz ve hatta içeride boğmaya çalıştığımız bir bürokratımıza veya bağlı olduğu hükumete değildir. Doğrudan vatanımıza, bağımsızlığımıza, kardeşliğimize, huzurumuza ve hatta haysiyetimizedir...

Halk TV'de katıldığı bir programda, Esad'ın Başbakanımıza yönelik terbiyesizliğine tahammül edemeyen Yılmaz Özdil kadar haysiyetli bir tavrımız olsun. Sular durulunca kendi içimizde didişmeye devam ederiz yine!

Başbakan'a, AK Partiye, muhafazakâr tabanına ve hatta hükumetine muhalif tavrıyla tanıdığımız Yılmaz Özdil'in haysiyetli tavrı ile bitirmek istiyorum yazımı: Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanlık makamında oturan kim olursa olsun. Bahçeli, Kılıçdaroğlu, Erdoğan farketmez. Bir başka ülkeden benim ülkemin başbakanına gelecek hakaretlere rıza gösteremem.”

Selamla...

@DoganTopgul

.

Facebook Yorumları

reklam
02.02.2014
Satrancın ve Diplomasinin Mucidiyle Bilek Güreşi...
25.01.2014
"Zırva tevil gerektirmez.."
20.01.2014
Küçük avın çaresiz çırpınışı...
13.01.2014
"Olmasaydı sonumuz böyle.."
07.01.2014
"Neredeeen, nereye."!!
31.12.2013
“Happy new years” ve “Aleykûm Selâm” arkadaşlar.!
28.12.2013
Yâr'dan da geçmeyelim, Ser'den de...
25.12.2013
Benden buraya kadar, başkasını bilmem...
21.12.2013
İlişkilerde
16.12.2013
Yalnızlık limanına demir atmak...
04.12.2013
Enkazdan geri kalan manzara...
25.11.2013
İpin ucu..!
19.11.2013
Devlet, “Şartnameler” ve Hayatın Gerçekliği
17.11.2013
Doku Uyuşmazlığı mı?!
13.11.2013
O' Olmasaydı.?!
11.11.2013
Atatürk'ü Öldürmeyelim..!
09.11.2013
Aklımıza gelmiyor da değil hani..!
02.11.2013
Büyük beklentim ve büyük hayal kırıklığım
30.10.2013
Bayramımız ve Tefekkür Anaforumuz...
23.10.2013
Gün içeride didişme günü değildir!
01.10.2013
Müşterek acılar ve empati...
25.09.2013
"Gidin başkaları gelsin... Çürümeye son.!"
18.09.2013
Menderes ve İz Bırakan Kahramanlarımız
16.09.2013
" Önce insan"ı yetiştirmek..!
10.09.2013
Muhalefet mi, Ülkeye İhanet mi?!
07.09.2013
Dershaneleri mi kapatacaksınız?
03.09.2013
28 Şubat Yargılanırken...
25.07.2013
Bir yargıtay kararı...
30.06.2013
“Kaygılanın”; bence de..!
27.06.2013
Yeter artık... Yesin artık.
22.06.2013
Sen neymişsin be Kürt sorunu.?!
19.06.2013
Meşrebine göre tavır al..!
17.06.2013
"Edeb yâ hû"
15.06.2013
Medya ağıyla kuşatılmış dünya
08.06.2013
"90 Nesli" bizim eserimiz..!
06.06.2013
Körlük ve nankörlük...
03.06.2013
"Bu da geçer yâ hû"...
31.05.2013
"Bu Ülke" neresi ve "Kim Bunlar".?!
29.05.2013
Ardında iz ve eserler bırakanlar...
26.05.2013
MHP, Başbuğ Efanesi ve...
24.05.2013
Ciddi gündem ve anakronik muhalefet.
16.05.2013
Yazıklar Olsun..!
14.05.2013
Turkey'iz, yani Hindi.!!
13.05.2013
Bilgi Çağında Tılsımı Bozulan Masallarımız.!
10.05.2013
Yazarımız Ahmet Ay'a Cevabımdır..!
09.05.2013
Büyük mükâfatlar, büyük imtihânları vererek kazanılır. -2
08.05.2013
Büyük mükâfatlar, büyük imtihânları vererek kazanılır. -1
07.05.2013
"Cemaât" Gerçekten Bir Tehlike midir.?! -2
04.05.2013
Kader, talih ve tarihin mecbur ettiği...
05.05.2013
"Cemaât" Gerçekten Bir Tehlike midir.?! -1
03.05.2013
Pusulayı Kaybeden ve Yürek Yaralayanlar-3
02.05.2013
Pusulayı Kaybeden ve Yürek Yaralayanlar-2
01.05.2013
Pusulayı Kaybeden ve Yürek Yaralayanlar-1
30.04.2013
Bir Arefe Günüdür yaşanan; Bayram tez gele...
28.04.2013
Bu bir cinnet döneminin hikâyesidir...
27.04.2013
Evet; Korkmayın..!
23.05.2013
Ebu Cehil Soyuna değil sözüm..!
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Seraby Interactive |Reklam Ajansı
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Seraby Interactive |Reklam Ajansı