İsteseler de istemeseler de, durumlarından zevk alsalar da almasalar da, hemen ayrılacakmış gibi davransalar da ölümüne bağlı olsalar da âşıkların yarattığı iki kişilik çete, kendi yıkımını kendi içinde taşıyan bir savaş silahıdır: Tetiğe basıldığında, hem kendilerini hem de saygıdeğer bulunan her şeyi parçalar.

Sevginin sırrı aşktır: Sırrına ilgisiz kalmış ya da sırrıyla ilgisi kesilmiş sevginin yoğun tutkularla işi yoktur; aklı öne alır ve aklın sınırlarını özveriyle korur; görmüş-geçirmiş, hoşgörülü ve sevecendir. Bu nedenle herkes sevgiyi sever; sevgide, herkesin sevgisinden başka bir şey bulunmaz. Onun için burjuva toplum, Sevgililer Günü’nde sevgiyi, sevgililer aracılığıyla herkesin kullanımına sunar; sevgide, herkesin sevgisi olsun, diye.
Öyleyse biz sevgiyi öğreniyor muyuz yoksa? Bize öğretiliyor mu, yani ezberimiz mi? Sevgi denilen duygu bu kadar mı kalıplaşmış içimizde, günlük yaşamımızı kolaylaştıran aygıtlar gibi bir aygıt mı? Yani metro bileti gibi, ne bileyim kredi kartı gibi bir şey mi? 

Aşkın sevgiye dönüşümü özünde bir yabancılaşmadır: Bu dönüşüm, ya evlilik kurumu aracılığıyla ya da varacağı yer evlilik olan sevgili ilişkileriyle gerçekleştirilir: Aşk ile evlilik ya da sevgili ilişkisi doğası gereği ezbere dayanmaz. Evliliğin ya da sevgili olmanın bir ön hazırlığı, bu anlamda kutsallığının onaylandığı bir süreç değildir aşk. Evlilik ya da evliliği amaçlayan sevgili ilişkisi denilen şey, aşkın zorunlu bir sonucu olamaz; sıkıntılarla demeyeceğim ama getirdiği kolaylık ve alışkanlıklarla evlilik kurumu, yasağa ve günaha sapmadan tekrarlarla yaşatılmaya çalışılan sevgili ilişkisi, aşkı öldürür ya da dönüştürür.

Dönüştürürseevlilik ya da sevgili ilişkisi, sevgi eşliğinde devam eder; aşk evcilleştirilmiş, sırdan arındırılmış, yasaklı olmaktan çıkarılmıştır ve âşıklar, arkadaştır artık: Aşkın olumlanan birinci yabancılaşma ürünü budur.

Öldürürse evlilik boşanma ile sevgili ilişkisi ayrılıkla sonuçlanır; her iki durumda da bir acı yaşanır: Aşkın olumsuzlanan ikinci yabancılaşma ürünü budur.

Kimi kez ya da çoğu kez burjuva toplumda evlilik içinde yaşatılmaya, sevgili ilişkisinde büyütülmeye çalışılan aşk, onun evcilleştirilmiş biçimi olan ve olumlanan sevgiden de ayrılarak güdüm dışına çıkar, olağandışı bir görünüm kazanabilir: Daha iyi gelir ve daha yüksek bir toplumsal yaşam adına aşk alınıp satılan bir nesneye âşık kadın ise örtük bir fahişeye, erkek ise örtük bir pezevenge dönüşür: Aşkın en olumsuz yabancılaşma ürünü de budur.

Terbiye edilemezolan yaşanmamışlığımız, bize koşan bir aşktır. Bu nedenle aşk, her şeyi güzel gösteren bir düştür. Demek ki âşık olmak, bir bakıma düşünce düşü kurmaktır. Doymak bilmez sevişme isteğimizi bu düşe bağlamadan can ısmarlamak, âşık olabilme olasılığını tümden ortadan kaldırdığı için aşkın geleceği iptal edilir ya da aşk, yaşanmamış geleceğini toplar ve çekilir perdeden.

Aşk bize başlangıçta bağışlanmış bir vahşiliktir: Yaşamın halinden sıkıldığımızda, terbiye edilmiş yanımıza değil, terbiye edilmemiş yanımıza sığınırız: Bu bağlamda, aşkın geleceğinin iptal edilmesi, insan olma sığınağından yoksun kaldığımızı gösterir. 

Öğretmenimizi doğa, kitaplarımızı insanlık, okulumuzu yaşam bellesek de kimi kez, düşümüzü aşkımıza bağlamakta zorlanırız. Zorlanmanın koşullarında kıvranırken aklı tutsak alır, düşün dibine vururuz: Sonuç, olağanüstüdür. 

Ve mırıldanırız kendi kendimize; Düşün güzelliği de aklı zincire vurmakmış meğer, diye. Çünkü aşk bir gönül işidir, kafa işi değil. Hemen her an tanık olduğumuz kabalık, belki de akıl zincirlerinden boşandığı, aşk yaşam alanından kovulduğu içindir kim bilir.

  • Abone ol