Cumhuriyetin mühendis ideologları masa başında cetvel, gönye ve pergelle “Türkiye Cumhuriyeti’nin makul vatandaşları portresi” çizince, doğal olarak bu coğrafyada yaşayan milyonca farklılık bu portrenin dışında kaldı. Bu, aynı zamanda toplumun kendisiyle ve geçmişiyle ilk kopuşuydu. Makul vatandaş portresinin içerisinde kalanlarsa elit bir azınlık oldu.

Artık, özgürlüklerin taksimi masa başında belirlenen portreye göre yapılıyordu. Bir tür “sömürge özgürlük”, “bana benzersen özgür olabilirsin” anlayışı. Ali Şeriati, kapitalizm eleştirisi yaparken “insanoğlu özgürlük isteyip aramada, kapitalizmin esiri oldu” der. Türkiye’de de durum farklı olmadı. Farklılıklar, özgürlük arayışını Kemalist-elitist azınlığın çarkında bir dişli olarak yaptı. Ne var ki, bu çarkın içinden özgürlük çıkartmak mümkün olmadı. Aksine cumhuriyetin jakoben mühendisleri çarkın içine giren farklılıkları öğüttü ve kendine benzetti. Bu, bir dönem öylesine abartıldı ki, cumhuriyet, kendi çocuklarını bile yemeye başladı. (Bkz: Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları, Yıldıray Oğur)

Öte yandan Cumhuriyetin hâkim kodları olan “sekülerizm ve Türkçülüğe” karşı düzenin çarkına girmeden direnmeye başlayanlar oldu. İsyanlar, başkaldırılar ardı ardına geldi. Fakat bunların hepsi bastırıldı. Hatta Kemalist hegemonya, her isyan ve başkaldırı sonrası kendisini daha da pekiştirip resmileştirdi. Nitekim Cumhuriyet tarihi boyunca vuku bulan darbelerin tamamı resmi ideolojinin kendisini tazeleme ve formatlama dönemleri olarak kayıtlara geçti.

Direnenlerin yanında, “Batı görünümlü Doğulular” da türedi. Malcolm X’in ergenlik dönemi sendromunda yaptığı gibi “yüzüne pudra sürerek beyazlaşacağını zannedenler” oldu. Bedenleri doğudayken  ruhunu batıya satanlar oldu. Kadim geleneklerini, örf ve adetlerini bir kenara bırakarak, Beethoven’ın 9.senfonisini dinleyip batılı taklidi yapanlar, modernleşmeyi “boğaz manzaralı yalılarda yapılan balolara papyon takarak gitmek” zannedenler sahneye çıkmaya başladı.

“Laik kibir” dediğimiz aşkın bakış da tam bu noktada devreye girdi. “biz ve onlar” anlayışı üzerine inşa edilen bir sınıfsal kibir. “Tu kaka”lar, yalın ayaklılar, göbeğini kaşıyan, makarna yiyen, boyu kısa kalan insan(cık)lar… Kendi başına bırakıldığında, daima yanlış yapan, kendi kendini idare edemeyen, yönetemeyen cahil insanlar… Seçme hakkı verildiğinde yanlışı seçenler.. Klasik müzik keyfinden yoksun kalmış, arabeks kuşağı Anadolulular..

Egemenlik mücadelesi ve Erdoğan nefreti” tam da bu noktaya denk düşer.

Gördükleriniz; makarna yemekten boyu kısa kalmış, göbeğini kaşıyan, yalın ayaklı mazlumlar ile maskeli balolarda 10. Yıl marşı okuyan, makul vatandaş portresine uyan, modern(?), Çankaya, Cihangir ve Nişantaşı çevresinde izole hayat yaşayan konformistlerin egemenlik mücadelesidir.

Erdoğan, bu mücadelenin ana karakteridir.

Nefretin öznesi Erdeğan’dır. Ancak, Erdoğan’ın şahsında tecessüm eden nefretin asıl kaynağı “Anadolulular”dır.

Erdoğan’a duyulan öfke, aslında Erdoğan’ın temsil ettiği %50’ye karşı duyulmaktadır. Bu yüzdendir ki, Erdoğan’a yapılan bütün müdahaleleri halk kendi üzerine almaktadır.

Peki, “Laiklerin bu kibri ve Erdoğan obsesyonu” nereden kaynaklanmaktadır?

Çünkü Erdoğan, “makul vatandaş portresi”ni tahinin çöp sepetine atmıştır. Cumhuriyetin hâkim kodu olan “Türkçülüğü” ayaklarının altına almıştır. Sekülerizm dayatmasını ve laikliğin islamofobik kısmını reddetmiştir.

Üstünlerin musluklarını kesmiş, halka aktarmıştır. Elitlerin alın teri dökmeden faydalandıkları besin kaynaklarını ellerinden almıştır.

Psikolojik Savaş Ajanı akademisyenlerin talimatlarını, medya patronlarının pijamalı davetlerini, köşesinde taht kurmuş padişah yazarların aklını elinin tersiyle itmiştir.

Ez cümle Erdoğan, 1.Cumhuriyetin bütün hastalıklı alışkanlıklarını karşı gelmiş, yeni bir paradigma açmış, resmi ideolojinin tarihsel hegemonyasına ve üstünlerin iktidarına son vermiştir.

İktidar artık, Anadolularındır, halkındır.

Taziye ziyaretlerinde fatiha okuyan, ölümü düşünen, hatta camiye gidip bizzat kur-an okuyan kişinin Başbakanlık yaptığı bir iktidar.

Halkın değerlerinden kopuk yaşayan, dayatmacı, tepeden inmeci, cebi dolu ruhu boş, konformist aristokrat torunlarının itibar görmediği bir iktidar.

Ağzıyla kuş tutsa, dünyanın en büyük reformlarını yapsa, Türkiye’yi dünyanın en büyük ekonomisi, en demokratik ülkesi yapsa dahi sınıfsal kibirlerinden dolayı Erdoğan nefreti geçmeyecek Obsesif-Kompulsif Erdoğan hastalığı olanlar var bu ülkede.

Noter tasdikli, yeminli muhalif kıraathanesi olan bir internet sitesinde yazan kır saçlı liberal ve diğerlerinin, her gün diktatör dedikleri adamın ülkesinde diktatöre küfür eden, nefret suçu işleyerek manşet yapabilen gazetelerde köşesi olan “beyaz”ların yeni hastalıklarının adı: Erdoğan Obsesyonu’dur.

Ama onları iyileştirecek doktor, ne Erdoğan ne de Erdoğan’ın temsil ettiği milyonlardır.

Hastalanınca bir insan, adres bellidir.

@bayramzilan

  • Abone ol