Türkiye bir enkaz halinde.

Bu enkaz görüntüsünün en vahim tarafı da kurumların tamamen çökmüş olması.

Başka ülkelerin de tarihlerinde benzer çöküş dönemleri var ama bu dönemlerde şayet kurumlar kimliklerini koruyabilmişler ise restorasyon çok kolay olmuş.

Bizde ise durum çok farklı.

En vahimden de öte, kurumların nasıl restorasyona tabi olacakları konusunda muhalifler arasında da bir mutabakat yok; bunun temel nedeni de belki bu kurumların eskiden de, diyelim 2008 öncesi de, aslında hiç var olmadıkları yani restore edilecek çağdaş standartlarda bir yargı-adalet modeli, bir eğitim modeli, bir laiklik modeli, en genelinde bir devlet modeli pek olmamış.

Mesela yargı restorasyonu yaparken 12 Eylül döneminde Anayasayı ortadan kaldıran bir generalin elini öpen Anayasa Mahkemesi başkanı gerçeğini nereye koyacağız?

1971’de Türkiye vatandaşı gayri Müslimlere yabancı diyen Yargıtay kararını ne yapacağız?

Ancak, bir restorasyon ihtiyacı da mutlak ve acil bir ihtiyaç.

Bu restorasyon geciktiği ölçüde Türkiye’nin de bir Irak, bir Suriye, bir Libya gibi olmayacağının garantisi pek yok doğrusu.

Aşağıda keyfi bir biçimde seçtiğim ama kanımca öncelik taşıyan ve restorasyonları yaşanabilir bir Türkiye için acil olan kurumların adları var.

Yargı: Kararlarının evrensel hukukla örtüşebilmesi zorunlu ama bu zorunluluk nasıl yerine getirilecek?

Ordu: Tamamen siyasi süreçlerin dışında, dış militer etkinliği yüksek, sivil denetime tam açık bir ordu kurumu nasıl hayata geçirilecek?

Eğitim: Dindar, kindar ya da başka bir istikamette insan formatlamanın olmayacağı bir eğitim sistemi olabilecek mi?

Üniversiteler: Tek derdi bilim üretmek ve çağdaş bilgiyi aktarmak olan bir model mümkün mü?

AA: Kanımca tek restorasyon yöntemi özelleştirmek ya da kapatmak.

TRT: Kanımca yine tek restorasyon yöntemi, Anadolu Ajansı gibi, özelleştirmek ya da kapatmak. Hem AA hem de TRT için artık kamu yayıncılığı tanımı anlamsız bir tanım.

Laiklik, DİB: Devlet ve kamu parası kullanımı üzerinden tanımlanmış, vatandaşın inançlarına kör, Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare dışına taşındığı ve kamu parası ile finanse edilmeyen bir laiklik inşa edilebilir mi?

Anayasa: Hiçbir maddesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine, Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmelerine aykırı olmayacak, vatandaşına Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşı dışında bir sıfat takmayan bir Anayasa düşünülebilir mi?

Hariciye: Yegane hedefi kimin çıkarı olduğu belli olmayan sözde ulusal çıkarlar değil demokratik hukuk devletleri dünyası olan bir dış politika izlenebilir mi?

Polis: Basında bir adam kaybetme, faili meçhul ya da işkence iddiası okuduğunuzda sizin de inanmayacağınız, huzur-u kalp ile “bu uydurma bir haberdir” diyebileceğiniz bir polis teşkilatı hedeflenebilir mi?

Basın: Kendisini sadece okurlar ve bağışlar üzerinden finanse eden, İngilizceye tercüme edildiklerinde Le Monde, Guardian, NYT, WP gibi gazetelerin genel yayın yönetmenlerinin sabahları ilk göz atmak isteyecekleri gazeteler çıkarılabilir mi?

Parlamento: Her kuruş kamu parasının kullanımının kayıtsız şartsız peşinde olan bir Meclis yaratılabilir mi?

İhale sistemi: Eşik değerlerin çok düşürüldüğü ve her ihalenin AB ülkeleri rekabetine eşit koşullarda açık bir ihale sistemi mümkün mü?

İmar hukuku: Kent rantlarının tümünü kentli lehine, hesabına kamulaştıran bir imar hukuku yaratılabilir mi?

Bu soruları çok uzatmak mümkün.

Önümüzdeki on sene için bu sorulara olumlu yanıt verebiliyor musunuz?

Veremiyorsanız da, bu hedeflere yönelik kafa yormak, bu istikametlerde siyaset üretmek bile keyifli olur değil mi?

  • Abone ol