Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ara ara yaptığı ve son zamanlarda biraz daha sıklaşan özeleştiriler dikkat çekicidir. Şehirleşme bahsinde dile getirdikleri ve devamında dün devletin obezleşmesi uyarısı; daha önceden yaptığı devlet içinde FETÖ’cü yapılanmaya yol açan ihmallere dair açıklamalar, vesaire… Bu sözler malum, en fazla siyasi malzeme boyutunda; yani “kandırılma” başlığında konuşuluyor. Cumhurbaşkanı bu açıdan başka örneklerle de eleştiriliyor. Siyasetin tabiatı açısından bu eleştiriler de normaldir ama bu sadece meselenin bir yönüdür.

Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin temel sorunlarının bir şekilde, kendi üslubunca dile getiriyor olması olumlu bir gelişmedir. Şehirleşmedeki yanlışlar bir dizi zihniyet probleminin yansımasıdır. Devletin obezleşmesi ise çok daha kapsamlı bir sorunun su yüzüne çıkmasıdır. Başka temel meseleler de var elbette ama sadece bu iki konunun bile tartışılması ve neticeye bağlanması ülkeye her açıdan kazanımlar sağlayacak bir perspektif vadediyor.

***

Şehirlerin -bilhassa İstanbul- kötü ve çirkin yapılanması bir hata olduğuna göre gayet tabii ki kendisinin de ifadesiyle bundan Erdoğan’a da pay düşüyor. Devletin obezleşmesinden de hakeza… Bunu bir kenara koyalım ve o kısımdaki tartışma kendi seyrinde devam ededursun…

Asıl önemli konu, hepimizin bildiği gibi bu ülkenin çok sayıda yakıcı ve derinleşmiş problemi olmasıdır. Eğitimden adalete, şehirleşmeden üretken bir ekonomi olamamaya kadar büyük şemsiye sorunlar. Bununla birlikte Kürt sorunu, Alevi sorunu, devlet-vatandaş ilişkileri sorunu gibi hemen hergün tezahürleri yaşanan sorunlar vardır.

Bu kadar çok ve çözülemeyen sorunu olan bir ülkenin şehirleşmesinin yanlış olması veya devletinin obezleşmesi kadar tabii bir şey olamaz. Böyle bir devletin çeşitli gruplar tarafından ele geçirilmeye çalışılması fikri de hep canlı kalmaya mahkumdur. Nitekim, bütün cumhuriyet tarihinin böyle geçmesi konjonktür yahut zamanın sunduğu fırsattan değil bizatihi bu temel sorunların ürettiği imkandan dolayıdır. Tekrarlandıkça kulaklara sıkıcı gelse de demokratik hukuk devleti ve dolayısıyla şeffaflık ve de hesap verebilirlik, bu imkanın ortadan kaldırılması için gereklidir. Herkesin olabilen bir devlet kimsenin; hiçbir grubun ve hiçbir hizbin olamaz. Devlet adına kimse vatandaşa neyin en doğru olduğunu söyleme cüreti bulamaz, bunun için plan ve hesap yapamaz. Vesayet kimsenin aklına bile gelemez çünkü devletin yapısı buna müsait değildir.

***

Peki, demokratik ve hukuk prensibine dayalı olmak bir devleti güçsüzleştirir mi? Aktüel ifadeyle soralım… Türkiye gibi temel problemlerinin yanısıra terör ve bölgesel krizlerle mücadele halinde olan bir ülke için bu kavramlar engelleyici midir? Kesinlikle değildir. Bilakis içeride ve dışarıda sorun yaşayan bir ülke için, en ziyade gerekli sermaye hukukun üstünlüğüdür. Bilhassa kriz zamanları artan güvenlik, destek ve dayanışma ihtiyacı için, hem toplumu hem de dünyayı motive etmenin yolu daha pırıltılı bir demokrasidir. Kalıcı, etkili ve sonuç alabilen bütün politikaların temelinde bu iki kavramın güçlü bir şekilde bulunması, tersi durumlarda ise sorunların yeniden aktif hale gelmesi, sadece bir dünya değil aynı zamanda Türkiye tecrübesidir.

Erdoğan’ın dile getirdiği eleştirileri, şahsından bağımsız olarak tartışıp değerlendirmek ve genişletmek yani müzmin meseleleri de katarak konuşmak isabet olacaktır. Bu faaliyet bir işe yaramasa bile hiç olmazsa epeyidir polemiklerin esiri olan gündemin üzerinde bir fikir üretmeye, hafızaları tazelemeye yarar...

  • Abone ol