Son haftalarda siyasi gündem fazlasıyla hareketlendi. Hareketliliğin merkez üssü ise yine iktidar. Günlerdir iktidar cephesinde olanlar ve olabilecekler üzerine çok taraflı tartışmalar yaşanıyor. İhtimaller, senaryolar çeşitleniyor, tartışma heveslileri artıyor. Ortaya çıkan tabloyu tarif için yeni kavramlar üretiliyor, bildik kavramlar yeniden tanımlanıyor, bağlamları tazeleniyor. Siyasi gündemin aşırı hareketlenmesi, genellikle siyasi alanın açılması sonucu -en azından ihtimal- yaratır elbette ama bunun mutlak bir zorunluluk olmadığını hatırdan çıkartmamak gerekir. Bazen büyük hareketlilik hatta türbülanslar, beklenenin aksine siyasi alanın daha daralması, iyice kapanması gibi sonuçlar da yaratabilir. Erdoğan’ın siyasi becerisi (dehası) olarak gösterilen böylesi manevralarla yaratılan kontrollü hareketlilikler, defalarca böyle sonuçları üretti. Bazıları kurgulanmış olmayan sert savrulmalarda ise Erdoğan’ın hareketlenmeyi yöneterek kontrolü yeniden alabildiğini izledik. Ancak ben bunlarda yüksek bir beceri (deha) yerine, basit bir pragmatizm görmeye, zeminin kolaylaştırıcı yönüne de daha fazla pay vermeye yatkınım.

Gelelim şimdi yaşanmakta olanlar ve yaşanması muhtemel gelişmeler konusundaki tartışmalara ve diğer aktörlerin bu konuya nasıl dahil olduklarına. Elbette bu tartışmalarda hiç bitmeyen “muhalefetin zafiyeti” meselesi de yine gündemin üst sıralarına doğru tırmanıyor. Hafta başında yaptığım medyascope ve yenidentv yayınlarında biraz bu meseleyi tartışmaya çalıştım. Buradan devam edelim: Bir süredir çeşitli biçimlerde ileri sürülen -bazı emareleri beliren- ama bir türlü tam ikna edici bulunmayan büyük cümle: “İktidar iyice sıkıştı, zorlanıyor.” Bu cümleye en şüpheci yaklaşanlar bile “galiba” demeye başladı. Bunu çaresizlikle ilerlenen kaçınılmaz bitişin işareti sayanlar da var, iktidarın durumunu düzeltmek için bir şeyler yapacağına yoranlar da. Fakat hareketlenme, “asla değişmez”, kilitlenmiş bir siyasi tablo oluştuğu inancını hayli salladı. Kaçınılmaz olarak, gözler bu değişimin motoru olması beklenen muhalefete döndü ve bu cephedeki -iktidar tarafındakinden bile güçlü- tıkanma tablosu yeniden konuşulmaya başlandı.

Muhalefetin yetersizlikleri bahsi her açıldığında, yaygın eleştirilerin büyük bir çoğunluğu yine iktidarı merkeze alan argümanlara müracaat ediyor. “İktidar erirken, tıkanırken nasıl olur da muhalefet bir atak yapamaz”, en sık kullanılan ve belki de en haklı bulunanı. Ancak farklı kesimlerin fazlasıyla ortaklaştığı bu saptama, hem çıkış noktası hem de varılmak istenen (önerilen) hedef dikkate alındığında pek benzer şeyler söylemiyor. İktidar neden zorlanıyor ve onu nasıl -nereden- daha da zorlamak gerekir meselesi, bazen iktidarla muhalefet arasındaki farklardan daha derin çelişkiler içeriyor. Bu yüzden, muhalefete dönük -yaygın- eleştirilerin yola çıktıkları noktaları ve önerdikleri çözüm formüllerini de biraz tartışmak gerekiyor. Beklenen bazı şeylerin yapılmadığı, gerçekleşmediği için çok haklı şikayetlerde bulunmak, onların yapılabilir olduğunu kanıtlamaya yetmiyor. Memnuniyetsizlik bir potansiyel olabilir ama bir rota değil. Mesela “bu dünyada adalet yok, birileri çıksın ve bunu düzeltsin” şikayeti, adaletsizliğin kaynağını da, nasıl ortadan kaldırılacağını da açıklamaz. “Biri bunu yapsın” fikrinden faşizme de ilerleyebilirsiniz, devrime de koşabilirsiniz... Neyse biz meselenin gayet basit olduğu fikrinden bir türlü vazgeçememe sorununa temas edip konumuza dönelim.

Yaygın ve “hemen sonuç” sabırsızlığı etkisindeki görüşler, bu kadar olumsuz gelişme yaşanırken, bu kadar memnuniyetsiz varken, iktidar ciddi çözülme işaretleri verirken neden siyasi değişim umudu yeşermiyor serzenişinde. “Olmuyorsa, bunu yapamayanlar beceriksizdir; yapabilecek çıkarsa, neden olmasın” fikri kolay bir açıklayıcı olarak kullanılıyor. Yapamayanlar, gerçekten beceriksiz, yetersiz, korkak hatta işbirlikçi olabilir ama öyle olmasalar da bunun söylendiği kadar kolay olduğundan emin olmamızı sağlayan nedir? Yani toplumsal-siyasal süreçlerin “ol deyince olan” işleyişi yeterince ikna edici mi? Veya güç merkezlerinin bastıkları düğmelerle ihtiyaçlarına göre siyasal süreçler başlatıp bitirebildikleri, bunların iddia edildiği hızda gerçekleşmesi, tartışılmaz “bilimsel” hakikat olabilir mi? Bu akıl yürütme biçiminin bir başka sorunu da, “nasıl oluyor da böyle oluyor?” sorusunun cevaplarından birini de oluşturan “aktör odaklı” veya sosyo-ekonomik dinamiklerin yerine solo performansları zorlayan yaklaşımı aşamıyor olmaları. Siyasetin öznesi kimdir? Tercihler, nasıl bir süreçle kimliklerden daha belirleyici aktörler haline gelebilir? Muhalefet belediyelerinin son çıkışları ve Kılıçdaroğlu’nun bütçe konuşması, bu konuya biraz daha kafa yorulmaya başlandığını düşündürüyor.

Muhalefet performansı konusundaki tartışmalar daha pratik noktalarda da kendi açmazlarını üretiyor. İktidarın neden zayıfladığı ve nasıl yenilgiye uğratılacağı konusundaki yaklaşımlarda, aynı şeyi söylüyor gibi görünen çok alakasız iddiaları aynı anda duyabiliyoruz. Aslında bunun bir önceki paragrafta teorik bir tartışma gibi görünen basit sorularla da yakın ilişkisi var. Son hareketlilikte iktidarın “ittifak” tablosu çok konuşuldu. Epeydir unutulmuş “vesayet” kavramı da yeniden popülerlik kazandı. Yeni popüler yorum, AKP’nin (Erdoğan’ın) MHP ittifakı yüzünden kendini kurtaracak bazı hamleleri yapamadığı düşüncesine dayanıyor. Bahçeli’nin cenderesi veya onun temsil ettiği vesayetten bahsediliyor. AKP-MHP ittifakının kurulduğu andan itibaren -hatta resmi olarak oluşmasından bile önce- bir sayısal mesele olmadığını yazdım ve söyledim. O zamanlarda popüler yorum, tek taraflı “koltuk değneği” yaklaşımıydı. Şimdi Bahçeli’nin belirleyici etkisine herkes ikna oldu ama bu sefer olayı kişiselleştirme eğilimi baskın çıktı. Daha önce yine yazdım ve söyledim, tekrar edeyim: Bu ittifak, bir aritmetik birlik ve AKP ile MHP’den ibaret değil. Dolayısıyla, etkinliği de sorunları da bu dar kapsamda ele alınamaz. Erdoğan Bahçeli arasındaki ilişki de kaç-kovala ilişkisi olarak tanımlanamaz. İçerideki ve dışarıdaki bazı çevrelerin bu “zayıf” noktaya yüklenmesi, sanıldığı kadar büyük bir imkan yaratmıyor olabilir.

Muhalefete dönük eleştirilerin iç tutarlılık sorunları açısından çok başlık var ama -devam etmek üzere- şimdilik AKP-MHP ilişkisi ile muhalefet stratejisi arasında kurulan ilişkiye dair bir değinmeyle bitirelim. Daha çok liberal çevrelerde ama “sonuç almak için” onlara yakın akıl yürütmelere meyledenlere hakim olan görüş; iktidarın AKP-MHP arasındaki sorundan kaynaklı bir zayıflığı olduğu şeklinde. “Bir şeyler yapmak zorunda olan Erdoğan’ın Bahçeli engeline takıldığı, mecburiyetleri yüzünden ihtiyaç duyduğu hamleleri yapamadığı söyleniyor. Bir taraftan Erdoğan Bahçeli’den, AKP’yi MHP’den uzaklaştırırlarsa iktidarın sonunun gelebileceği veya güçlü bir pazarlık zemini doğabileceği iddia ediliyor. Diğer taraftan, Erdoğan için Bahçeli’den kurtulmadıkça çare olmadığına vurgu yapılarak AKP tabanının hareketlendirileceğine inanılıyor. Bunun epey uzun bir süredir alıcısı vardı, son gelişmelerle piyasası daha da yükseldi. Kurulan iktidar ittifakının hemen her parçasının belirli mecburiyetlerle birbirine bağlı olduğu hatta bu mecburiyetlerin yarattığı kararsız dengenin yapıştırıcı bir etkisi olduğu açık. Fakat bunun en başından itibaren gönüllü ve öngörülmüş -hatta pragmatik tarafları daha belirgin- bir mahkumiyet olduğunu düşünmek için daha fazla nedenimiz var. Artık pek de saklanma gereği duyulmayan hatta pornografik bir aleniyet kazanan bu resmin, muhalefette imkan iştahı yaratmak yanında iktidar için kuvvetli sığınaklar sağladığını da gözden kaçırmamak gerekir.

  • Abone ol