‘Anayasasızlaştırılan’ memleketin güncel hukuk skandallarından biri, hiç kuşkusuz Gezi davası ve Osman Kavala’nın yaşadıkları. Dün ayak üstü sohbet ettiğim bir ceza hukuku hocası arkadaşım, “Yıllar sonrasında bugün olup bitenlere inanmayacak kimse” derken, TV ekranında işkence yöntemlerinin ballandırılarak anlatılması ve Cumhuriyet’e bomba atılması ‘sohbeti’ üzerine konuşuyorduk. Yazının konusu olan ‘dava’ da, ‘unutulmazlar’ arasına girecek.

Türkiye’nin ileri derecede bağımsız yargı pratiğinde, hukuka aykırılıktan, anti-hukuka (bu kavramı Ali Duran Topuz’a borçluyum[z] ve artık her seferinde hatırlatmaya gerek yok sanırım) geçiş sürecinde; delil bulma ‘zorlamasından’, delil ‘üretme’ ve sonunda ‘gereksinim duymamaya’ vardı işler. Mahkemelerimiz, bir ‘yargıya’ varmak için gerekli delilleri ortaya koyma yükünden iyice kurtulmuş görünüyor. Kanaat neyimize yetmiyor!

Reklam


Ne yazık ki yurttaşlık bilincinden büyük ölçüde yoksun olan milyonlarca insan, herkes için geçerli olması gereken ‘temel ilkeleri’, yalnızca ihtiyaç olduğunda hatırlıyor. ‘Adalet bir gün size de gerekli olabilir’ sözü elbette iyi niyetle, adaletin tesisini sağlamak amacıyla sarf ediliyor olsa da, bir kez daha hatırlatmakta büyük yarar var: Adalet, bir gün size gerekli olmayacak olsa da savunulması gereken bir ilke. Savunulması gerektiği için. Çıkarımız öyle gerektirdiği ya da gerektireceği için değil. 

Gezi eylemlerinden yıllar sonra hazırlanan ‘iddianame’ ve Kavala’nın tutukluluk süresi, durumumuzun vahametini çok iyi anlatıyor hakikaten. İktidarın inatla darbe girişimi olarak tanımlamayı tercih ettiği ve nasıl bir darbe girişimiyse, polis kayıtlarına göre 80 ilde (Bayburt hariç!) eylem yapılan ve yaklaşık 3.5 milyon yurttaşın katıldığı, yalnızca kimi gencecik eylemcilerin can verdiği eylemler, 2013 yazında gerçekleşti. 

Osman Kavala, dört yıl sonra 18 Ekim 2017’de gözaltına alındı. 1 Kasım’da tutuklandı. Gerekçe: Gezi olaylarının yöneticisi ve finansörü olmak. Tabii, milyonlarca yurttaş geri zekâlı olduğundan, bundan tümüyle habersiz.

Reklam

Bu esnada, daha önce beraat etmiş Taksim Dayanışması üyeleri de soruşturmaya dahil edilip ifadeye çağrıldı. Gözaltılar başladı. Neredeyse bir buçuk yıl, öylece beklendi. Ortada iddianame yoktu ve Kavala tutukluydu. ‘Altı mevsim’ boyunca, belki böyle daha anlaşılır olur!

İddianame 19 Şubat 2019’da açıklandı ve 4 Mart’ta mahkemece kabul edildi. 16 kişi hakkında müebbet hapis talep edildi. İddianame 657 sayfa ve ekler sekiz bin sayfa civarında. Delil denilenlerin büyük çoğunluğu dinleme kayıtlarından oluşuyor. Üç kez heyet değişti. Tahliye isteyen mahkeme başkanı, Allah’ın hikmeti olsa gerek görevden alındı. 10 Aralık’ta, bireysel başvuru sonucunda AİHM, Sözleşme’nin ihlal edildiğini açıkladı.

Şu an itibariyle 784 gündür tutuklu olan Osman Kavala bugün (24 Aralık 2019) bir kez daha hâkim karşısına çıktı ve mahkeme tutukluluğunun devamına (bir başka mahkemede Figen Yüksekdağ’ın da tahliye talebi reddedildi) karar verdi. Tutukluluğun ‘ölçülülüğü’ görüşüyle. Duruşma tarihi 28 Ocak 2020. 

Oysa, ortada bir AİHM kararı var (10 Aralık tarihli) ve buna göre, davanın ‘siyasi yönüne’ yapılan (normal koşullarda mahcup etmesi gereken!) vurgular bir yana, Kavala’nın tutukluluk süresinin Sözleşme’nin ihlali olduğuna, salıverilmesi gerektiğine karar verilmişti. 

İşte bugünkü (ara) kararında mahkeme, AİHM’nin söz konusu kararının kesinleşip kesinleşmediğine dair Adalet Bakanlığı’na yazılan müzekkerenin cevabının beklenmesine karar vermiş. Vay vay vay! Eh zaman alıyor tabii bu işler! Siz bakmayın ajanlıkla itham edilen bir rahip ile bir gazetecinin aceleyle uçağa bindirilip yurt dışına postalanmasına. O başka bu başka. 

Askıya alınmış olsa da henüz hiç olmazsa ‘görünürde’ yürürlükte görünen, hükümleri ‘vallahi ve billahi’ (böyle söyleyince daha kolay anlarlar) mahkemeleri de bağlayan Anayasa’nın 90. maddesine göre, uzatmayayım, özetle AİHS ve dolayısıyla AİHM kararlarına özel bir konum tanınmıştır. 

AİHM kararının hukuki değerine mahkemeler karar verir, Adalet Bakanlığı değil ve mahkemelerin, örneğimizde 4. Ağır Ceza’nın, ihlal kararının ‘bağlayıcılığı’ açısından beklemesi gereken zorunlu bir süre yok. Bir ceza mahkemesi, bu denli açık bir ihlal kararını görmezden gelemez. Eğer tutukluluğun devamına karar veriyorsa, bunu, ‘aykırı’ davranmaya cesaret edebildiği AİHS bağlamında ‘gerekçelendirmek’ zorunda.

Anayasa’nın, ‘Mahkemelerin bağımsızlığı’ başlığını taşıyan 138. maddesine göre, hâkimler, “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak, vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” Anayasa, kanun ve hukuk, mahkemeye AİHM kararlarına uymayı emretmektedir, görmezden gelmeyi değil. Tekrar etmekte yarar var, yargılama makamı Bakanlık değil, ağır ceza mahkemesidir.

Muhterem okur,

Avukat Fikret İlkiz, Gezi duruşmasında şöyle yapmıştı savunmasını:

“Herhangi bir davanın mevcut yasalara, hukuka uygun olması; mantığa, vicdana uygun dayanakları bulunması gerekir. Birilerini suçlu ilan edebilmek için, önce açıkça tanımlanmış bir suç tarifi istenir. (Kanunsuz suç ve ceza olmaz, ilkesi) Atılan suçların meşru ve güvenilir kanıtlarla ortaya konulması, delillerin hukuki yöntemlerle elde edilmiş olması gerekir… Gezi davasında bunların hiçbiri mevcut değil!”

Mevcut olan ne peki?

Olaylardan dört yıl sonra başlatılan bir soruşturma. Gezi ile ilgili önceki davalarda bir suç bulunamamış; zira, kamuoyunun darbe olarak bildiği filleri düzenleyen TCK 312. maddenin düzenlediği, suçun temel vasfını oluşturan ‘cebir ve şiddet’ bulunamadı! Yargılananlar ellerine taş almış değil. İşin iyice vahim yanlarından biri, soruşturmayı başlatan ve yasadışı dinleme kararları veren yargı mensupları hali hazırda FETÖ firarisi! Emniyet ayağındaki KOM Şube Müdürü, yine aynı davada tutuklu yargılanıyor. Şaka gibi ama değil ne yazık ki! 

Soruşturmayı devralanlar, bu acayipliği, ‘delilleri yeniden kıymetlendirdik’ diyerek temellendirmeye çalıştı. FETÖ’den aranan ya da yargılananların yaptığı yasadışı dinlemeler, bu davada ‘yeniden kıymetlendirilirken’, aynı çetenin başka soruşturmalardaki yasadışı ‘dinlemeleri’, imha edilmiş durumda tahmin edilebileceği gibi.

Hemen hiçbir iddianın neden-sonuç ilişkisi kurularak temellendirilmediği; yurtdışından destek aldığı iddia edilen; ancak iddianın merkezindeki isim olan Soros’un iddianamede sanık olarak yer almadığı; basındaki bölük pörçük haberlerin delil olarak sunulduğu; davaya temel yapılan konuşma kayıtlarının neredeyse tamamının eylemlerin ‘ardından’ gerçekleştiği; poğaçanın, tuvalet kağıdının, masanın, limon tedarikinin ‘finans’ kabul edildiği; Anti-Kapitalistlerin parkta kıldığı Cuma Namazını ve taraftar gruplarının parka toplu olarak gelişlerinin ayaklanma delili sayıldığı, hakikaten fantastik bir dava söz konusu.

Şöyle söylersem daha anlaşılır olur belki: Bir gün kapınız çalınıyor ve gelenler, ‘darbe’ planlayıp finanse ettiğiniz gerekçesiyle sizi alıp götürüyor. Siz “Hayırdır?” filan derken, bir buçuk yıl neyle suçlandığınızı dahi tam olarak bilmeden içeride tutuluyorsunuz. Sonra, bir iddianame hazırlanıyor, yüzlerce sayfa. Binlerce sayfa ‘ek’ ile birlikte. Siz, “Delil nerede?” diyorsunuz. Onlar, “Ara bul bu sayfalarda” diyor. Siz “Suçlu olduğumu kanıtlayın”, diyorsunuz. Onlar, “Sıkıysa suçsuz olduğunu kanıtla bakalım”, diyor. Siz, tam 784 gün sonra “AİHM karar verdi, ihlal buldu, serbest bırakın artık”, diyorsunuz. Onlar, “Dur bakalım, bir soralım Bakanlığa, ne diyecekler”, diyor. İki yılı aşkın süredir, cezaevindesiniz. İki ay sonraya gün veriliyor.

Muhterem okur,

Benzer her vakada olduğu gibi yargılanan sensin. Tutuklu kalan sensin. Yaşamından çalınan sensin. Ne yazık ki henüz farkında değilsin. Olduğun kadarını, umursamıyorsun. Ya yandaşsın, ya da Soros moros zırvalarıyla ömür geçiriyorsun. Seni geçtim, yazık ki, çoluk çocuğuna böyle bir miras bırakıyorsun. 

Adaleti bir ilke, ‘hukuksal ve ahlaki bir ilke’ olarak kabul edip savunmadığın sürece, hangi iktidar gelirse gelsin, hiçbir şey değişmeyecek hayatında. Ne senin, ne memleketin. Ne yazık ki… 

Not: Bugün mahkemenin, Ali İsmail Korkmaz’ın katillerinden olan polis memurunun ‘mağdur’ sıfatıyla Gezi davasına katılmasına da karar verdiğini hatırlatmakta yarar var! 

  • Abone ol