Kendilerini en erdemli insan zanneden vejetaryenlere bir havuçtan mektup var. Yayımlıyorum.

“Minik yapraklarımın güneş ışığıyla ilk karşılaştığı günü daha dün gibi hatırlıyorum. Toprak annem tarafından sarıp sarmalanmış turuncu gövdemin üzerindeki yeşil saçlarım, sızan ışığa doğru uzadılar ve yeryüzüne çıktılar. Ne çok kardeşim vardı etrafta. Biz bir aileydik. Toprak annenin havuç bebekleriydik.

Bahar yağmurları bana çok iyi geliyordu. Hele de yağmurdan sonra çıkan güneş tam bir lezzet şölenine dönüşüyordu. Nemli humuslu toprağa doğru döşediğim vitamin boru hatlarım aynı zamanda anneme daha sıkı tutunmamı sağlıyordu. Böylece kendimi güvende hissediyordum. Çok mutluydum.

Günlerden bir gün; sabahın ilk ışıklarıyla güneş banyosunun tadını çıkaran yapraklarımdan aniden gelen korkunç bir ezilme hissiyle irkildim. Bir güç yapraklarımı sıkıca kavramış beni yukarı doğru çekmeye çalışıyordu. Beni doğuran, besleyen annemden koparmaya uğraşıyordu. İştahlı bir havuç olduğum için toprağın derinliklerine doğru uzattığım kollarım ile tutunmaya çalışıyordum ama nafile. Benim böyle bir güce karşı koymam imkânsızdı ama yine de var gücümle direnmeye kararlıydım. Bedenimin alt ucuna sert bir cisimle vurulduğunu hissettim. Acı denen şeyi ilk defa o zaman hissetmiştim ve acıların katlanarak artacağı bir sürecin başında olduğumu bilmiyordum.

Ana kucağından sökülmeye karşı direncimi köylü kadının çapası kırmıştı. Gövdemin yanlarından çıkan köklerin kopuş sesleriyle yurdumdan, yuvamdan koparılmıştım.

Bütün kardeşlerimle birlikte bir sepetin içindeydik. Çok sıcaktı. Açtım ve susamıştım. Bedenimin üzerinde kalan çamurlardan açlığımı gidermeye çalışıyordum ama çamurlar kurudukça bu da mümkün olmamaya başlamıştı.

Sepet sarsılmaya başladı. Temelli ayrılık vakti gelmişti. Sepetin arasından doğduğum topraklara bakıyordum. Dönüşü olmayan bir yola çıkmıştım, çıkarılmıştım.

Ne olup bittiğini anlamadan kendimizi yerde bulmuştuk. Kafalarımız sırasıyla tıraş ediliyor, yapraklarımız dibinden kazınıyordu. Bu işlemin ardından üzerimize hortumla soğuk su sıkılarak yıkandık. Annemden kalan son tozlar da akıp gitmişti, su biraz olsun dirilmemi sağlamıştı.

Arkasından uzun kamyon seyahatleri, tahta kutular içinde oradan oraya taşınmalar. Cildim buruşmaya başlamıştı. En son gözlerimi köle pazarında açtım. Burada sadece havuçlar yoktu. Benim gibi topraktan sökülmüş başka canlar olduğu gibi dalından koparılmışlar da vardı. Pazarda dolaşan insanlar bizleri tek tek elliyor, beğendiklerini plastik poşetlerine atıyorlardı. Benim de bir poşeti boylamam uzun sürmedi. Bu torbanın içinde havasız da kalmıştım. Beş havuç kardeşimle birlikte tıkılı kaldığımız torbanın çeperi bedenlerimizin teriyle kaplanmıştı. Gittikçe kendimi hâlsiz hissediyordum, bayılmışım. Çok soğuk bir yerde kendime geldim. İçeride mavi bir ışık yanıyordu. Bu ışık benim gibi toprak annenin çocuklarının ömrünü uzatıyormuş. Burası tam anlamıyla bir yaşayan ölüler dolabıydı. Bir gün o dolabın kapağı benim için açıldı. Dışarı çıkarıldım, çıkarılmaz olaydım. Ortalık kesici aletler ve parçalanmış cesetlerle doluydu. Sıra bana gelmişti. Önce buruşmuş cildimi canlı canlı soydular. Sonra tezgâhın üzerine yatırıldım. Bana bunu yapan insanın yüzüne baktım. Dünya güzeli bir kadın bunu bir cana nasıl yapar diye düşündüm ama artık teslim olmuştum. Bedenim on parçaya bölünmüştü. Kızgın yağa atılmış soğanların çığlıkları giderek yaklaşıyordu. Yok hayır! Ben onlara yaklaşıyordum. Sıcak! çok sıcak! ço..

Şaka! Şaka! Uzatmayayım. Zeytinyağlı pırasa yemeği oldum. Sonra bir adam beni yedi. Göze iyi geliyormuşum.  Bu yüzden beni göz bölümüne gönderdiler. Şimdi onun mavi gözlerinden dünyaya bakıyorum. O çok ünlü biriymiş. ‘Kıvanç’ diyorlar ona.”  

-

Toplumsal Onarım ve Siyasal Rehabilitasyon

Anabilim Dalı Başkanı, Ruh ve Sivil

Hastalıkları Mütehassısı


[email protected]

  • Abone ol