Gürbüz ÖZALTINLI

Serbestiyet.com



Bookmark and Share

Tarihe devam…


10.03.2014 - Bu Yazı 2314 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Kaldığımız yerden ilerleyelim…

“Tarih” denebilecek bir uzaklıktan konuşmadığımızın farkındayım. Ve henüz içinden geçerken, süreçlerin kırılma noktalarında mutabık kalmak kolay değil. Baktığınız yere göre değişen bir öznellik barındırıyor.

Ben son 12 yıllık dönemi üçe ayırıyorum. Fakat bu, hiç de Erdoğan’ın seçimlere göre yaptığı “çıraklık-kalfalık-ustalık” tasniflerine benzemiyor.

Birincisi; 2002 seçimleriyle başlayıp, 27 Nisan 2007’de verilen e-muhtıraya kadar olan“kararsız denge” durumu. İkincisi; Muhtıradan 27 Aralık 2008 Gazze savaşına kadar geçen yaklaşık 20 ay içinde yaşanan “değişim”. Üçüncüsü ise o günlerden günümüze uzanan ve şimdi en sert aşamasına tanık olduğumuz, “değişim koalisyonunun dağılma ve çatışma” süreci…

Kolayca anlaşılabileceği gibi bu bakış, değişimi, küresel güçlerle iç içe yürüyen bir dinamiğin ürünü olarak ele alıyor.

Kaybolan hayatlar ya da hazırlık ve denge

Hatırlayacaksınız, geçen yazıda 2003 Mart tezkeresi hüsranından sonra neo-con/İsrail ekseninin Türkiye’de ordu merkezli güç dağılımını değiştirmeye karar vermiş olduğunu öne sürmüştüm. Biz 2007 Nisan’ına kadar içeride bunun açık işaretlerini görmedik. Sahnede vesayet güçlerinin karanlık, bildik bayat oyunları tekrarlanıyor, hükümet bu derin yapıları tasfiyeye yönelik hiçbir açık hamle yapamıyordu. Bunu, koalisyonun toplum üzerinde siyasal meşruiyetini güçlendirme ve bürokraside mevzi kazanma süreci olarak değerlendirebiliriz. “kararsız denge durumu” olarak niteleyebileceğimiz bu dönemde yaşananları hatırlayalım.

9 Kasım 2005; Şemdinli’de umut kitabevinin bombalanması.

20 Nisan 2006; Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın HSYK kararı ile meslekten atılması.

5 Şubat 2006; Rahip Santoro cinayeti.

17 Mayıs 2006; Danıştay baskını.

19 Ocak 2007; Hrant Dink’in katledilmesi.

22 Mart 2007; Nokta dergisinde darbe günlüklerinin yayımlanması.

13 Nisan 2007; Nokta dergisine Askerî Mahkeme kararıyla yapılan baskın.

14 Nisan 2007; Ankara Cumhuriyet mitingi. Darbe günlüklerinden “kafayı darbeyle bozmuş” komutan sıfatıyla tanıdığımız Eruygur’un örgütlediği ve toplanan kalabalıklara balkondan bakıp heyecan ve büyük bir öngörüyle! “bu iş bitmiştir” dediği ünlü ADD eylemi… Ardından İstanbul Çağlayan ve İzmir Konak gelecektir.

18 Nisan 2007; Malatya Zirve yayınevi katliamı.

Fazla söze gerek var mı?

Ve geliyoruz 27 Nisan e-muhtırasına. Hani “diktatörlüklerden nefret eden demokrat” CHP’nin o zamanki lideri Deniz Baykal’ın bir hevesle “altına imzamızı atarız” dediği meşhur bildiriye…

Evet; “Ne mutlu Türk’üm diyene” anlayışına karşı çıkan herkesi düşman ilan eden, kendisine yasalarla verilen (darbe!) görevini yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını bildiren açıklamayla ordu “höt” demişti…

İşte bence bu denge dönemi burada kapandı.

Burada küçük bir anekdot anlatmama izin verin. Babam sağlam ataerkil bir adamdı. Otoritesinin üstüne titrerdi. Ağabeyim ve ben ona “siz” demeden konuşamaz, herhangi bir komutuna itiraz demiyorum cevap bile veremezdik. Ağabeyim (Kök) 18 yaşına gelmişti. Hayatında ne o güne kadar ne de daha sonraları bir kere bile bacak bacak üzerine atarak oturduğunu görmediğim Kök (çünkü kiloluydu ve rahat ettiği bir oturma biçimi değildi bu), bir akşam yemekten sonra babamın karşısına geçti ve kendini zorlaya zorlaya gözünün içine bakarak bacak bacak üzerine atıp oturdu. Babam, “indir bacağını” dedi. Kök hiç duymadı. Babam okkalı bir küfürle komutunu tekrarladı. Kök kımıldamıyor, babamın gözünün içine buz gibi bakıyordu. Babam bağırarak ayağa kalktı. Kök de sessizce kalktı koltuktan. Gözünden gözlüklerini çıkardı, bir adım attı babamın karşısında durdu. Hiçbir şey söylemeden sadece ona bakarak durdu. Bakıştılar. Babam döndü gitti…

Ben bu dramatik sahneyi unutamam. Sonra konuşmuştuk; annem sapsarı suratıma bakıp bayılacağımı düşünmüş.

O günden sonra sadece oturma biçimlerimiz değil her şey değişti. Aileye demokrasi gelmişti…

O yumruğu vuramayacaksan ayağa da kalkmayacaksın. Bitersin… 27 Nisan’da olduğu gibi…

Devlet değişiyor

Muhtıranın ardından Erdoğan da gözlüğü çıkartıp ayağa kalktı. 30 Nisan’da Anayasa Mahkemesi’nden ünlü 367 kararı çıktı. 1 Mayıs’ta hükümet erken seçim kararı aldı. 4 Mayıs’ta Büyükanıt’la Erdoğan Dolmabahçe’de buluştu… 135 dakika süren bu görüşmeden bolca “medya dedikodusu” ndan başka hiçbir ciddi bilgi sızmadı…

Araya 14 Mart’ta açılıp, 30 Temmuz’da karara bağlanan AKP’yi kapatma davası girdi. O zamanlardaki karamsarlığımızı hatırlıyorum. Olup bittikten sonra söylemesi kolay tabii ama, şimdi biraz naif buluyorum o günlerdeki heyecanımızı. Bütün dünyanın gözü önünde, yüzde 47 oya karşı elinde gazete kupürlerini sallayan bir Cumhuriyet Başsavcısı! Çok dengesiz değil mi?

Daha dava bitmeden 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bulunan el bombalarıyla Ergenekon soruşturması başladı.

İlk dönem sona ermiş, düğmeye basılmıştı.

Dönüşümün koşulları ve aktörleri

“Denge durumu” olarak nitelediğim dönemi şöyle özetleyebiliriz: İdeolojik meşruiyet ve sosyolojik destek alanlarında ibre muhafazakâr siyasetin lehine dönüyordu ve bunun taşıyıcılığını modern bir siyasal parti olarak AKP yapıyordu. Diğer tarafta, başta ordu ve yargı olmak üzere devletin merkezi kurumları, ellerinde bulundurdukları legal ve illegal olanaklarla şiddetli bir kavga yürütüyor, değişimi tehdit ediyorlardı.

Kısacası bu asimetrik dengenin bozulması için siyaset biliminde “iktidar” kavramının merkezine yerleştirilen “devlet” dediğimiz kurumsal gücün dönüştürülmesi yaşamsaldı.

Bu ise iki koşul gerektiriyordu: (1) Kamuoyu desteği, (2) hukuk mekanizmalarının etkin işletilmesi. Değişimin aktörleri, bu iki koşulun oluşması mücadelesinde, kendi tarihsel ve yapısal özelliklerinin belirlediği alanlara yerleştiler. AKP siyasi iradesiyle ve demokrat aydınlarla beraber topluma seslenme kapasitesiyle, ağırlıklı olarak kamuoyu desteği oluşturma işlevini üstlendi. Hukuk mekanizmalarının işletilmesi fonksiyonunda ise Cemaat’le uzlaştı ve ona alan açtı. Bürokratik kadrolaşmada güçler dengesi, çok anlaşılırtarihsel nedenlerle açık ara Cemaat lehineydi.

Bugün herkes biliyor ki, Cemaat Türkiye’de güç dengelerinin değişmesinde muazzam bir operasyonel rol oynadı. Güvenlik sektörünün bütün taktik-teknik imkânlarından sınırsızca yararlandı. Yargının olağanüstü yaptırımlarla donatılmış meşru gücünü kullandı. Dahası; bu süreçler ilerlerken biz, sadece bir teknik yeteneğin değil, aynı zamanda bir politik perspektifin de varlığına tanık olduk. Kamuoyu oluşturmayı önemseyen, zamanlamayı dikkate alan, her adımda politik güçler dengesini hesaba katan stratejik bir akıl işletildi. Kısacası süreç, “politika dışı” bir “hayır işleri” ağının düşünme ve tecrübe kapasitesi bakımından oldukça şaşırtıcı “inceliklerle” yürüyordu.

Kuşkusuz ki; devlet cihazı içinden işletilen bu tasfiye ve yerleşme operasyonunun en güçlü tarafı, sahip olduğu olağanüstü meşruiyet şemsiyesi idi. Eski rejimin ordu, yargı gibi temel vesayet kurumları büyük otorite kaybına uğramışlar, kirli, eli kanlı suç örgütleriyle iç içe geçmişlerdi. İlk bölümde sadece en önemlilerine yer verebildiğim olaylar listesini hatırlarsak, bu tasfiye operasyonunun nasıl güçlü bir meşruiyete sahip olduğunu anlarız.

Kelimenin en dolu anlamıyla “ölüm kalım” mücadelesinde, hükümetin hiçbir hazırlığının olmadığı bürokrasi sektöründeki operasyonun sınırlarını denetlemesi hem mümkün değildi, hem de böyle bir niyet taşıması beklenemezdi. Boğazındaki eli söküp atmaya çalışırken bütün siyasi iradesini tasfiye sürecinin arkasına yığmasını açıklayabilmek için hepimizin tabiattan tanıdığı basit bilgiye başvurmak yeter: “hayatta kalmak güdüsü”…

Özetle, değişimin koalisyonerleri arasında bürokrasi ve siyaset üzerine oluşan fiili iş bölümü, tarihsel bir mecburiyetin ürünü olarak değerlendirilebilir.

Ancak şimdi yaşadığımız tecrübelerden sonra “mecburiyet” açıklamasını genişleten tartışmalara ihtiyacımız olduğu da açıkça gözüküyor. Çıkartılması gereken daha zengin sonuçlar var ve bu noktaya ileride yeniden döneceğim.

Cemaat’e yakından bakmak

Sözün burasında bir parantez açıp, hem dönüşümün hem de bu günkü çatışmanın“özgün” aktörü üzerinde biraz durmak gerekir.

Cemaat, toplumsal işlevini İslami ve milli değerlerin yaygınlaştırılması, “ahlaklı bir toplum inşası” üzerinden tanımlamış bir yapı. İlan edilmiş fonksiyonun kendisine yarattığı korumanın farkında. Aşırı uzlaşmacı. Batı modernliğiyle kavgalı değil; tersine ideolojik koordinatlarını modernlikle Müslümanlığın kesiştiği alanda tanımlıyor. Dini referanslı ahlak dilinin dışına taşmıyor; politik alana yabancı duran bir görüntü vermeye özellikle itina gösteriyor. Seküler aydınlarla ortak alanlar yaratmanın meşrulaştırıcı etkisinin farkında ve olağanüstü esneyebiliyor (Abant platformu ve Taraf gazetesi).

Fakat bu özelliklerin hiçbirisi gerçek içeriğe ait değil; bunlar, yapının kendisini toplumsal olarak var etmek, etkisini genişletmek ve korumaya almak için seçtiği yöntemsel ilkeler. Onu modern siyasi partilerden ayıran özellik “politika dışı” lık değil; tam da bu yöntemsel ilkeler. Modern siyaset şemasında yeterince tanınmayan; nereye yerleştirileceği kuşkulu ikili bir karakter. Bir yanda inanç ve çıkar üzerinden aidiyetlerle oluşan sivil toplumsal gövde; öte yandan kendini bu sivil ağın içine gömen, bütün varlığıyla iktidar oyunlarına odaklanmış “som politik” bir derin çekirdek…

Bu merkezi çekirdek, devlet cihazının nasıl bir iktidar barındırdığının ziyadesiyle farkında. İş hayatı, medya ve eğitim sektöründe küresel kurumsallaşmayla devşirilen büyük güç, istihbarat teknikleriyle ve duruma göre sağlanan siyasal ortaklıklarla devlete taşınıyor. Yargı, güvenlik, istihbarat gibi bürokrasinin kritik sektörlerinde yıllara yayılan sabırlı ve dikkatli bir yerleşme, tırmanma çalışması yürütülüyor. İktidar stratejisi, modern partilerde olduğu gibi toplum odaklı değil; devlet odaklı. Seçim mekanizmaları ve topluma açık çalışma alanları bu devlet odaklı stratejide lojistik değer taşıyor.

Bunlar Cemaat’in yapısal özellikleri. Onun bir cephesini aydınlatabilir ancak. Çünkü o, zamansız ve uzamsız, boşlukta var olan bir yapı değil. Bir tarihi ve içine yerleştiği küresel çatışmalar dünyası var. Bu tarih ve ilişkiler hala büyük ölçüde aydınlatılmayı bekliyor. Zira, göz önünde, şeffaf bir yapıdan söz etmiyoruz. Oldukça gölgeli. Fakat tamamen bilgisiz de değiliz. Hem Gülen’in kişisel macerasının tarihi biliniyor, hem de kimi küresel güçlerin tutumlarıyla paralellik taşıyan açık politik hamlelere tanık oluyoruz.

Bu paralellikler elbette şaşırtıcı değil. Küresel güçlerin bugünün dünyasında yürüttüğü kıran kırana güç kavgasında, Cemaat gibi sosyal, ticari, dini örüntülerle genişleyen ve gelişmiş konspiratif yöntemlerle devlet cihazlarına sızmayı temel yöntem olarak kullanan bir “politik cihaz” ın kendi başına varlık bulabileceğini; küresel-bölgesel iddiaları olan odakların kendileriyle işbirliği dayatması yapmaksızın böyle bir yapının önünü açabileceklerini; ya da ona ilişmeden eylemlerine kayıtsız kalabileceklerini düşünenler varsa onlara sözüm yok. Fakat ben onlardan değilim.

Bu söylediklerim ilişkileri “kriminal” bir açıdan gördüğüm anlamına gelmez. Söylemek istediğim şey; bugünün çatışmalı küresel süreçlerinde rol alan odakların tamamen bağımsız davranamayacakları, koşullara ve bünyelerine uygun işbirliklerine mecbur olduklarıdır. İktidar arzusu, küresel güç hiyerarşilerine boyun eğmeyi zorunlu kılabilir. Yola çıkılan noktayla varılan yer çok farklı olabilir. Dünya zannettiğimiz kadar tekin bir yer değildir!

Parantezi kapatayım…

Sözün başına dönersem; Türkiye’nin değişim sancıları yaşadığı 2000’lerin başında üç aktörün yolu kesişti.(1) Beyaz Saray’ın “kalbi kırık” neo-con’ları,(2) 1999’da Pennsylvania’ya yerleşen, büyük güçlerle çatışmamayı çoktan keşfetmiş, Batı’yla barışık, “Pers alerjili” bir din adamı ve (3) tarih boyunca devletin yanına yaklaştırılmamış muhafazakâr taşranın yükselen acemi siyasi temsilcisi…

Söylemiştim; ben İsrail Gazze’ye “dökme kurşun harekatı”yla bomba yağdırmaya başladığında bu yol arkadaşlığının da sona erdiğine inanıyorum.

Fakat yine sözü uzattık ve oralara gelemedik…

Kısa bir mola rica ediyorum.

İnat edip sıkılmayanlarla haftaya devam ederiz umarım…

http://serbestiyet.com/tarihe-devam/

.

Facebook Yorumları

Emlak8
5.08.2019
Kötü haber
2.07.2019
Kutupları terk etmek
26.06.2019
“Vermezler/gitmezler”ci apolitizm
19.06.2019
Irkçılık ve aynaya bakma cesareti
26.05.2019
Bu bir aşk değil gasp hikayesi
22.05.2019
Tartışmayan toplum olmanın bedeli
13.4.2019
Seçimleri kaybeden gider kazanan gelir kural budur
9.4.2019
Kaybedilen sadece Büyük Şehirler mi
4.4.2019
Umut nerede
31.3.2019
Erdoğan'ın Türkiye toplumuna “katkısı”
15.3.2019
Seçimler imajlar ve gerçekler
4.3.2019
İnsan doğası ve seçme özgürlüğü
24.2.2019
Askerlik, erkeklik ve şiddet
18.2.2019
Kültür değil kazanan değişiyor
12.2.2019
Erkeklik halleri
5.2.2019
Anekdotlar
27.1.2019
Berberin gözünden
21.1.2019
Ataerkil kültür
14.1.2019
Kültür üzerine
31.12.2018
Borçlanalım eğlenelim... mi?
24.12.2018
İyilik ve kötülük üzerine
17.12.2018
Yalanlarımız
10.12.2018
Aristippos’un kemikleri çınlasın
4.12.2018
Adanmışlık
17.11.2018
Müslüm Baba
1.7.2018
AKP ve Erdoğan: Ne kadar
28.6.2018
HDP'ye ne oldu?
27.6.2018
Tahmin ve temennilerden sonra özeleştiri ve dersler
22.6.2018
Cumhurbaşkanlığı üzerine tahmin ve temenniler
21.6.2018
Tahminler ve temenniler
14.6.2018
Siyasetçi ile seçmeni arasındaki fark
10.6.2018
AKP’nin değişimi ve “demokratın” dilemması
6.6.2018
Tanıyalım tanıtalım
24.5.2018
Zihniyetle yüzleşmek
21.5.2018
Zihniyet ve siyaset
17.5.2018
Bu seçimler biraz farklı gibi
29.1.2018
Savaş ve romantizm
24.5.2017
Almodovar'dan Demirkubuz'a evlerimiz
17.5.2017
Fotoğraflarımız
16.4.2017
15 NİSAN’DA MEMLEKET MANZARALARI
9.4.2017
İnsan ve iktidar
1.4.2017
Derin bir nefes alıp kendine bakmak
27.3.2017
Amaç çift başlılığı gidermekten çok daha fazlası
12.3.2017
Erdoğan konuştukça...
19.8.2015
İnsan hayatının değeri
6.8.2015
Toprak bütünlüğü sorunu ve şiddet
30.7.2015
Krizin nedenleri
27.7.2015
İradenize sahip çıkın
12.7.2015
Eleştiri ve yüzleşme
5.7.2015
Mahalle
4.7.2015
Tasfiyeci projenin çöküşü ve fırsatlar
30.6.2015
Aramızdaki duvar
26.6.2015
Sıradan insanlık
23.6.2015
Türklerin ve Kürtlerin zor sınavı
18.6.2015
Oyunu görmek yetmez, bozacak irade gerekir
11.6.2015
Aklıselime çağrı
4.6.2015
Tehlikeli oyunlar üzerine düşünceler
28.5.2015
Büyük oyun
21.5.2015
Otoriterlik ve sol
14.5.2015
Hukukun araçsallaşması ve aydının ikiyüzlülüğü
7.5.2015
Popülizmi hafife almayın
30.4.2015
'Bağımsız yargı'nın tahliye kararları
26.4.2015
Diz çökerek yükseleceğimiz günü beklerken
23.4.2015
Köhne teoriler, yaşadığımız tarih ve seçimler
16.4.2015
Silah ve Siyaset
8.4.2015
Terör, Medya ve Muhalefet üzerine bir söyleşi
02.04.2015
Elektrik, Cinayet ve Muhalefet
27.03.2015
Bir amatörün kehanetleri
19.03.2015
Seküler aydının derin korkuları
13.03.2015
AKP gerçeği ve Erdoğan’ın liderliği üzerine düşünceler
05.03.2015
‘Yan yana durmak’ üzerine
15.02.2015
Seçimler, Yeni Türkiye ve Kürtler
12.01.2015
Paris düşerken dindarların ve laiklerin sorumluluğu
10.01.2015
Siyaset, yolsuzluklar ve ahlaki üstünlük
29.12.2014
Bu aydınları okumayı reddediyorum
26.12.2014
Yolsuzluklar, darbe ve ahlak
21.12.2014
Hamaset önderleri
27.11.2014
Mehmet Altan: Bir aydının ürkütücü yolculuğu
13.07.2014
Bugün Ankara’da bir duruşma yapılıyor
20.06.2014
Er Kenan Evren
02.06.2014
Kutuplaşma
26.05.2014
Nefret tuzağı ve farklılıkların silikleşmesi
06.05.2014
Muhalif aydınlar ve sol: Bir savrulmayı anlama çabası*
26.04.2014
Babalar ve oğullar*
24.04.2014
Karamsar aydınlar üzerine
08.04.2014
Hababam Sınıfı’nın çuvallayanları
02.04.2014
Balkon ve gerçekler
28.03.2014
Muhafazakârlar, Kürtler ve Türkiye solu
19.03.2014
Çatışmanın kökleri
10.03.2014
Tarihe devam…
04.03.2014
Yakın tarihimizden bugüne bakmak
27.02.2014
Sırrı Süreyya Önder’in düşündürdükleri
24.02.2014
Zehra paramparça
12.02.2014
Bu operasyon AKP’yi neden etkilemez?
09.02.2014
Muhalefet nerede kaybetti
07.02.2014
Vicdanlı aydınlara sorular
26.01.2014
‘Yetti artık’ bu kavgada hiçbirimiz tarafsız değiliz
14.01.2014
Demirel barikatlara çağırsaydı…
04.01.2014
Kuvvetler çatışması ve darbe devleti mi? Kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti mi?
31.12.2013
“Gelmiş geçmiş en kudretli iktidar!”
28.12.2013
Doğu Batı çatışması ve derin devlet
26.12.2013
Allahtan medyamız sağlam!
21.12.2013
Gençliğe hitabe
19.12.2013
Bu cinayeti kim işledi?
08.12.2013
Hakkıyla tartışılamayan hayalet: Cemaat
1.12.2013
Erdoğan paradoksu: Ne seninle ne sensiz
21.11.2013
Gezi tecrübesi içinden Erdoğan’a bir bakış
17.11.2013
Erdoğan da eleştirilir, çok da iyi olur
15.06.2013
Gezi patikaları
12.05.2013
ALPER GÖRMÜŞ’ÜN “TURNUSOL SORUSU” ÜZERİNE
28.04.2013
Sizinle anlaşamayız
25.04.2013
Taraf’ta lastik patlatanlar
20.04.2013
Gökkuşağı Çocukları
17.04.2013
Yeniden, laikler ve ulusalcılık üzerine
13.04.2013
Laik kesimin tek seçeneği ulusalcılık mı
23.03.2013
Kürt barışını anlamak
16.03.2013
Akıl barış derken, ne bu endişe
13.03.2013
Sürecin yumuşak karnı
09.03.2013
Asıl risk altında olan CHP
09.03.2013
Asıl risk altında olan CHP
06.03.2013
Öcalan’ı ‘dövmek’
02.03.2013
Sakin olmak da bazen iyidir
27.02.2013
Toplum barış peşinde ‘halkçılar’ Silivri derdinde
23.02.2013
Muhalefete kimlik ararken
20.02.2013
Değişim ve ‘büyük uzlaşma’
13.02.2013
Sol-sağ ayrımı ne anlatıyor
09.02.2013
İnsanlar ikiye ayrılır
06.02.2013
Yok canım ne ırkçılığı!
02.02.2013
Yalan, nefret ve geleceğimiz
30.01.2013
Seçkinci ırkçılığın ‘derin korkusu!’
26.01.2013
Irkçılığın yırtılan maskesi: ‘Kemalist sol’
23.01.2013
Ahmet Kaya ve hatırlamak üzerine
19.01.2013
Sürecin iki yüzü: Söylem ve eylem
16.01.2013
Türk- Kürt ittifakı
12.01.2013
Derin devleti izleme kılavuzu ve Balyoz
09.01.2013
Osman Sakalsız
05.01.2013
Bu kez başaralım
29.12.2012
ODTÜ’nün açığa çıkarttığı nedir
26.12.2012
ODTÜ protestocuları ve devlet şiddeti
22.12.2012
Eskimiş kalıplar verimsiz duygular
19.12.2012
Kişiler ve misyon
15.12.2012
Katile hayvan demek
12.12.2012
Kadınlar kırılırken
08.12.2012
Muhafazakârlara dokunabilmek
01.12.2012
Muhafazakâr çoğunluk
28.11.2012
Bir uyarı üzerine yeniden laikler
24.11.2012
Demokratikleşmede laiklerden umut var mı
21.11.2012
Solcu arkadaşımdan gelen mektup
17.11.2012
Solcu arkadaşım
14.11.2012
Ya ölmek ya asmak mı
10.11.2012
Şemdin Sakık bir meczup mu
07.11.2012
Bir ‘halk kahramanı’nı hatırlamak
03.11.2012
Türkiye seçeneksiz mi
31.10.2012
Açlık grevleri ve sorumluluklar
27.10.2012
Temel sorun milliyetçilik
17.10.2012
Sözün gücü
13.10.2012
İstanbul Barosu seçimleri
10.10.2012
Savaş ve ahlak
06.10.2012
Kuşku
03.10.2012
Yeni vizyon: İdeolojiye dönüş
29.09.2012
Balyoz ve kanaatlerimiz
26.09.2012
Savaşın 28. yılında ‘network teorisi’
22.09.2012
Gün ortasında değişen bir yazı
19.09.2012
Büyük kırılmanın enkazı: Büyük barolar
15.09.2012
Liberaller
12.09.2012
Uzlaşmanın savaşmaktan daha çok cesaret gerektirdiği bir garip ülke
05.09.2012
Barış için
01.09.2012
Nalân ve hayatımız
29.08.2012
Pragmatizmin avantajları ve sınırları
25.08.2012
AKP, otoriterleşme ve Kürt sorunu
22.08.2012
Fark nerede
18.08.2012
Yine gerçekçilik üzerine
15.08.2012
Gerçekçi olmak
11.08.2012
Yeni iktidar mücadelesi ve bazı sorular
08.08.2012
Kendimize açtığımız savaş
25.07.2012
Türkiye düşmanlığı
21.07.2012
Katilleri eşitlerken adaleti öldürmek
14.07.2012
Kahramanlar
11.07.2012
Barış istemek
07.07.2012
Yargı
04.07.2012
Modern bir suç aleti: Çek
30.06.2012
Hukukla küçük bir sınav: Kentleşme
27.06.2012
Hukuk otorite ve kültür
20.06.2012
Cemaat tartışması
16.06.2012
Özel Yetkili Mahkemeler
13.06.2012
CHP ve yenileşme
09.06.2012
Sadık toplum hayali
06.06.2012
İdeolojiler ve feminizm
02.06.2012
Kırık
30.05.2012
Kadınlar
26.05.2012
Uzaklıklar yakınlıklar
23.05.2012
Girit’e giderken anılar
19.05.2012
Fedakârlık
16.05.2012
Kültür savaşları
12.05.2012
Asabi toplum
06.05.2012
Sol’u eleştirmek
03.05.2012
Kör nokta
01.05.2012
28 Şubat; dalgalar ve halkalar
24.04.2012
Tarih
17.04.2012
Ne değişti
10.04.2012
Yüksek bilinç mi, kör nefret mi
03.04.2012
Yeni Kürt planı
27.03.2012
Bir yaş günü
20.03.2012
Hrant hareketi
13.03.2012
FEMEN ve muhafazakârlık
06.03.2012
Millet iradesi
28.02.2012
Çengelköy’de bir akşamüstü
21.02.2012
Kirli girişim meşru müdafaa
14.02.2012
Gücün kaynağı ve şeffaflık sorunu
07.02.2012
Neden olmaz
31.01.2012
Başbakan ve medyası
24.01.2012
Hrant’ın öğrettikleri
17.01.2012
Sessiz çığlık
27.12.2011
Müzik ve insan
20.12.2011
Ütopya ve vicdan
13.12.2011
Babalar ve oğullar
06.12.2011
Şiddet ve meşruiyet
29.11.2011
Dönüşüm
22.11.2011
Devlet, PKK ve hakkaniyet üzerine
15.11.2011
Kürt sorunu teorisi
08.11.2011
Yeni politika ve tehlikeli argümanlar
01.11.2011
Havadan sudan
11.10.2011
‘Tehlikeli işleri stille yapmak sanattır’
20.09.2011
Üç dava ve değişim
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive