Gürbüz ÖZALTINLI

Serbestiyet.com



Bookmark and Share

Çatışmanın kökleri


19.03.2014 - Bu Yazı 2335 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 “Türkiye’nin değişim sancıları yaşadığı 2000’lerin başında üç aktörün yolu kesişti. (1) Beyaz Saray’ın ‘kalbi kırık’ neoconları, (2) 1999’da Pennsylvania’ya yerleşen, büyük güçlerle çatışmamayı çoktan keşfetmiş, Batı’yla barışık, ‘Pers alerjili’ bir din adamı ve (3) tarih boyunca devletin yanına yaklaştırılmamış muhafazakâr taşranın yükselen acemi siyasi temsilcisi…”

Önceki yazıda sözü bağladığım yerden devam edeyim…

Kim bu neoconlar?

Amerikan muhafazakâr dünyasının içindeki bu demir leblebi bizim için ancak 2000’lerin başında görünür oldu. Ağırlık merkezini savaş şahini dar bir Yahudi çevrenin oluşturduğu bu hareket iki temel özelliği ile tanınıyor. Birincisi; ABD’nin, güç politikalarıyla dünyanın her köşesinde aktif rol üstlenmesinin tutkulu savunuculuğu. İkincisi; İsrail’in bekasına yönelik aşırı hassasiyet.

Sovyet sisteminin çökmesi ile bu neocon kadronun ABD’de yükselişi eş zamanlı yürüdü. 2000 Kasım’ında yapılan seçimlerle, küresel rekabette güç kullanımına mesafeli duran Clinton dönemi kapanıyor; soğuk savaştan miras kalan güç dengelerinin sonu gözüküyordu. Dünya enerji merkezi Ortadoğu’da eskimiş sınırların değişmesi için bir engel kalmadığını savunan neoconlar, Beyaz Saray’ın kilit noktalarına yerleşiyorlardı.

Huntington’un “medeniyetler savaşı” teorisine tüy diken El Kaide saldırısı, kulelerin aslında Ortadoğu’nun üzerine yıkıldığının trajik habercisi oldu. “Önleyici saldırı”doktriniyle tanıştık. Beyaz Saray’dan “bizi sevmeleri gerekmez ama korkmalılar”,“işe yaramayacaksa bir ordu neden beslenir?” anonsları duyulmaya başladı. Bütün dünyanın gözünün içine baka baka “kitle imha silahları” yalanına sığınıp “en zayıf halka” gördükleri Saddam’ın üstüne çullandılar.

Artık Ortadoğu’da yeni bir komşumuz vardı… İran’ı tehdit olarak gören; İsrail’in çıkarları söz konusu olduğunda akan suların durduğu; kendi denetiminde kalmak koşuluyla Türkiye’ye bölge denkleminde alan açmayı planlayan bir komşu…

Ortaklık içinde ortaklık

İyi de Erdoğan’a ne kadar güvenilirdi?

Evet, 28 Şubat travmasının bütün izleriyle karşılarına çıkan bu parti Batı’nın desteğine muhtaçtı.

Evet, genç AKP hükümeti iktidarının dördüncü ayında önünde bulduğu tezkere sorununda olumlu sınav vermişti ve evet, Erdoğan daha seçim gecesinde yönlerinin AB olduğunu açık açık deklare etmişti.

Fakat herkes biliyordu ki, daha düne kadar Batı’yı batıl ilan eden Milli Görüş geleneğinden gelen bu İslami hareket ile “dans”, Batı’nın tecrübe etmediği bir yenilikti.

Gözden kaçan şuydu ki, koca bir kıtayı kendi arka bahçesi yapabilmeyi başarmış ABD gibi deneyimli bir emperyal güç, az gelişmiş demokrasilerle ilişkilerinde, hükümetlerden çokdevleti önemser. Sandık kontrolden çıkabilir, fakat devlet “dost” kaldıkça “çareler tükenmez”

Ergenekon operasyonu başladıktan yaklaşık beş ay sonra 5 Kasım 2007 tarihinde Erdoğan – Bush görüşmesi gerçekleşti. Bu görüşmede neler konuşulduğunu bilmiyoruz. Fakat, hükümetin içeride vesayet yapılarına karşı yürüttüğü mücadelede aradığı desteği bulduğunu tahmin edebiliriz. Eğer bu tahminimizde haklıysak, bu desteğin hangi nedenle ve nasıl bir öngörüyle verildiği sorusu çıkıyor karşımıza. Hepimize açık olan verilerden anlıyoruz ki; Bush – İsrail ekseninin askerî vesayetin tasfiyesi ve bürokrasinin yeniden inşası sürecinde Cemaat’in oynadığı tayin edici rolden hiçbir şikâyetleri olmamıştır. Tam tersine; Erdoğan’a güvenlik bürokrasisi içinde alan açan Hakan Fidan’ın tasfiyesi konusunda tam bir anlaşma içindedirler.

Kısacası; Evet, “yeni Türkiye” konusunda neocon / İsrail, Cemaat ve hükümetin yolları ve hesapları kesişti. Fakat bu üçlünün içinde diğerleri açısından en güvenilmez ortak Erdoğan’dı…

Yani, herkes ortaktı. Fakat bazıları daha fazla ortaktı.

ABD’de dengelerin değişimi ve Türkiye’nin bölgede yükselişi

Irak savaşının istenen sonuçları vermediği anlaşıldıktan ve Obama seçimleri kazandıktan sonra, İsrail-neoconlar-Beyaz Saray ilişkilerinde kaymalar oldu. ABD’nin Ortadoğu politikalarının belirlenmesinde Beyaz Saray’ı kaybeden neoconların sözü zayıfladı. İsrail – neocon ekseninde, Obama yönetimiyle gerilimli, bağımsız bir dinamik oluştu.

Obama orduyu Irak’tan çekme sözü vererek seçilmişti. Türkiye Batı’yla uyumlu bir ortak olarak bölgede oluşacak boşluğu doldurmaya aday bir ülke rolünü önünde buldu. Arap toplumunda nefret nesnesine dönüşen ABD’nin, kanla, şiddetle yapamadığını Müslümanların vicdanını ve duyarlılıklarını temsil eden Türkiye’nin yumuşak gücü yapacaktı.

Bu rol, neoconları rahatsız edecek ölçüde inisiyatif vadediyordu hükümete. Üstelik, Erdoğan – neocon dostluğunun altından hayli serin sular akmış; Gazze olayı yaşanmış (Aralık 2008), Davos’ta tüm dünyanın gözü önünde Erdoğan Peres’i azarlamıştı (Ocak 2009).

Obama, seçilir seçilmez ayağının tozuyla Türkiye’ye geldi (Nisan 2009); kolunu kaldırıp“stratejik ortağını” dünyaya gösterdi. Erdoğan kürsüyü kapmıştı.

Muhafazakâr sermayeye bakir pazarlar, siyasi harekete de geniş bir etki alanı vadeden aktif dış politikanın altın sloganı “komşularla sıfır sorun”la tanışmamız o günlere rastlar.

Esad, ışık hızıyla “yakın birader” koltuğuna oturdu. İran’la vesayet yıllarının mirası buzlar çözülürken, Irak yönetimiyle iyi ilişkiler kuruldu ve Irak Kürdistanı’na olağanüstü bir yatırım atağı başlatıldı. Kaddafi, zaten ülkesinde Türk müteahhitlerin cirit attığı bir dosttu.

Kimilerinin “taşeronluk” diye aşağıladığı “komşularla sıfır sorun” çizgisi, tam anlamıyla bir “kazan-kazan” politikasıydı. Bu politikanın ayırt edici özelliği, siyasi rejimlerin niteliğine kör kalan, rejim üzerinden dost – düşman tasnifini reddeden bir işbirliği perspektifine dayanıyor olmasıydı.

Evet, Türkiye’ye geniş bir alan açıyor, fakat “halklar ayağı” olmadan eksik kalıyordu. İlk kez aktif biçimde yüzümüzü döndüğümüz bu bölgede devasa bir Filistin sorunu vardı ve Türkiye’nin sicili Arap sokağında hiç de heyecan yaratmıyordu. İçe kapalı, Batıcı, İsrail ile iyi ilişkiler yürüten soğuk yüzüyle Türkiye Cumhuriyeti, “uzak diyarlara” ait bir yabancıydı.

Erdoğan hükümeti, kendisini bölge halklarına açan en etkili adımlardan birisini Hamas’la ilişki kurarak attı. Hamas’ın seçimleri kazanarak Gazze’nin yönetimine geldiği 2006 yılında Halit Meşal Türkiye’yi ziyaret etti. Batı devletlerinin “terörist” listesinde yer alan bir örgütle resmi ilişki kurulması o tarihte kimilerine “eksen kayması”nın radikal bir işareti olarak gözüktü. Oysa bir yıl sonra Erdoğan’ın başarılı Bush görüşmesine tanık olduk. Keza yine Türkiye 2008 yılında İsrail – Suriye barış görüşmelerinde arabuluculuk rolü üstlendi. Türkiye’nin Hamas’la ilişki kurması başlı başına bir “rol ihlali” değildi. Önemli olan bu ilişkilerin nasıl sonuçlar üreteceğiydi. Hükümet hangi “kulübe”çalışacaktı? Soru buydu?

Gazze saldırısı: Değişim koalisyonunda sonun başlangıcı

Hepimiz biliriz ki, bir politik rolün sayısız nüansı, ara renkleri ve kritik sınırları vardır. Türkiye düzenleyicilik rolü oynayacaktı. Fakat, bunu kimlerle beraber hangi sınırlarda yapacaktı? Bölgenin “büyük abi”si olmak ve oyun kuruculuk iddialarının katlanılabilir dozu nerede başlıyor nerede bitiyordu?

Batı’nın bütün küresel aktörlerinin bu soruya aynı yerden cevap verdiğini hiç sanmıyorum. Yukarıda belirttiğim gibi, özellikle İsrail – neocon ekseninin bu role kuvvetli şerhleri olduğunu düşünüyorum.

Türkiye, İsrail ile Suriye arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesi için yürütülen müzakerelerde arabuluculuk üstlenmişti ve 2008 yılının sonlarında beşinci tur görüşmeler tamamlanmak üzereydi. İsrail Türkiye’ye hiçbir bilgi vermeden 27 Aralık günü Gazze’ye saldırdı. Bu saldırı görüşmeleri tıkadı.

Ancak bu hamlenin Türkiye’nin itibarına dönük aşındırıcı sonuçlar yaratması da istendi kanımca. Erdoğan’ın arabuluculuk rolünü hatırlatarak İsrail’e gösterdiği sert tepki, sanırım bu okumaya dayanıyordu.

Daha önemlisi Türkiye, Filistin halkının uğradığı aşırı güç kullanımına tepki göstermekle, İsrail’in tutumuna sessiz kalmak gibi bir ikileme zorlanıyordu. Hükümet tepki göstermeyi seçti.

Fakat Gazze saldırısı, sadece kendisi ile sınırlı kalan tepkiler üretmedi. Hükümetin, Arap halklarının gönlüne giden yolda, Hamas anahtarına İsrail’e açıkça cepheden eleştiri politikasını ekleme kararı vermesine yol açtı.

Nitekim Türkçe’ye bir gecede girip dilimizin başköşesine yerleşen “one minute” için bir ay bile beklememiz gerekmedi: 29 Ocak 2009.

31 Mayıs 2009’da Mavi Marmara’da kan döküldü.

Dört gün sonra önemli bir ses duyduk. Kanımca bu günlere kadar yankılanan bir ses… Fethullah Gülen Pennsylvania’dan konuştu: “İsrail’in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır”. Yanlış duymamıştık. Bozulan İsrail ilişkilerinin en kanlı virajından hemen sonra Hoca Efendi hükümeti eleştiriyordu…

İsrail ile çatışma “değişim koalisyonu”nun içinde yankı bulmuştu.

9 Haziran 2009’da Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yaptırım öngören kararının aleyhinde oy kullandı.

Batı’nın munis çocuğu özerkleşiyordu…

Bu arada içerideki dönüşümün hayati ayağı tamamlandı. “Mezardakileri kaldırıp oy kullandırın” iştahıyla sahip çıkılan referandumla yargı vesayetten “kurtarılmıştı”. HSYK seçimlerine içeriden bakan bir avuç demokrat hukukçunun “dikkat” çığlıklarını duymayan kulaklar, bu “kurtarıcılar”la 17 Aralık’ta acı biçimde tanışacaktı.

Arap ayaklanmaları

Alelacele “bahar” ilan ettiğimiz ayaklanmalar tek kelimeyle “komşularla sıfır sorun”politikasını çökertti. Rejim ayırmaksızın iyi ilişkiler çizgisini sürdürülebilir olmaktan çıkarttı. Hükümet bu büyük alt üst oluş dalgasında, rejimlere karşı ayaklanan halkların yanında yer aldı. Bu tutum etik olduğu kadar, politik bir rasyonaliteye de dayanıyordu. Demokratik yollardan iş başına gelmiş muhafazakâr bir hükümetin, köhnemiş diktatörlüklere karşı ayaklanan Müslüman toplumlara sırt çevirmesi, yeniden kurulmakta olan Ortadoğu’dan kovulması demekti. Tunus, Libya ve Mısır rejimleri yıkılırken Erdoğan sokakları fethediyordu. Davutoğlu bir günde üç ülke geziyor, uçağındaki Cengiz Çandar’ın kalemi Türkiye’yi “Ortadoğu’nun yükselen yakışıklı aktörü” olarak resmediyordu.

İşler Suriye’de değişti. “Doğu” Esad’ı gözden çıkartmadı ve küresel dengeler Esad’ın kendi halkını boğazlamasına izin verdi.

Mısır’da ise devrim başarısızlığa uğradı. Batı, darbecileri Mursi’ye tercih etti.

Bu müthiş dönüş, Ortadoğu’nun değişimci dinamiklerine oynayan Erdoğan’ın da denklemdeki yerini kaybetmesi anlamına geliyordu. Muhafazakâr siyasetin yönü üzerinde olağanüstü bir belirleyiciliğe sahip Erdoğan’ı kendilerine tehdit olarak gören güçler için yıkıcı darbeyi vurmaya uygun vasat oluşmuştu.

Erdoğan tasfiye edilebilecek mi?

2008-2009 yıllarında “Erdoğan’sız AKP” formülünün temelini atanlar, 2012 Şubat’ında herkesi şaşırtan bir cüretle Hakan Fidan’ın kellesini istediler. Son kale gördükleri MİT’i düşürüp Erdoğan’ı teslim alacaklardı. Bu büyük hamleye rağmen çatışmanın gerçek derinliğinin kamuoyu tarafından algılandığını söyleyemeyiz. Erdoğan ve çevresinin bile sorunun küresel boyutunu tam kavrayabildiğini zannetmiyorum. Mesele; Kürt politikasındaki uyuşmazlıklara, aile içinde giderilebilir hırçınlıklara indirgendi. Hükümetin toplumsal desteğine aşırı güvenildi ve eski koalisyonerlerin kriz çıkartma kapasitesi yeterince ölçülemedi. Ya da tasfiyeyi hedef alan nihai çatışmaya elverişli bir hazırlık yoktu ve bu göze alınamadı; zamana yayılıp dengenin dönüştürülebileceği zannedildi.

Yaşananlara bakınca insanın aklına, İhsan Sabri Çağlayangil’in 12 Mart darbesinden sonra söylediği ünlü “CIA altımızı oymuş haberimiz olmamış” sözü geliyor.

CIA’yı bilemeyiz ama bu çatışmada bir neocon – Cemaat ortaklaşmasının izlerini görmemek imkânsız.

Göremediğimiz şey bu kavganın nasıl biteceği.

Fakat kendimce bazı ipuçlarım var. Kanımca Batı’nın önemli merkezleri bu operasyona çok temkinli yaklaşıyorlar. Erdoğan’ın direnişi ve bu direnişin muhafazakâr toplumda bulduğu güçlü karşılık, onu -örneğin Baykal gibi- tereyağından kıl çekercesine siyasetin dışına atmayı imkânsızlaştırıyor. Bu ise, geleceğin tehlikeli biçimde belirsizleşmesi ve kaos ihtimali demek. Muhafazakâr çoğunluğun Batı’ya karşı radikalleşmesi seçeneğini de barındıran bu belirsizlik istenilir bir durum olmasa gerek. Bu nedenle operasyonun bugün için neocon prodüksiyonu olmaktan ileri gidemediğini sanıyorum. Erdoğan’ın da önündeki bu şansı gördüğünü düşünüyorum. Toplumla konuşurken çatışmanın odağına Cemaat’i yerleştirmeye özen gösteriyor. “Dış güçler” söylemini seçim meydanlarına taşımadı. Batı’yı ürkütecek bir cepheleşme dilinden uzak duruyor.

Seçimleri kazandıktan sonra Batı ile masaya yeniden oturacaktır kanısındayım. Daha makul, daha gerçekçi, dünyaya ve içeriye güven veren bir Erdoğan portresine tanık olabiliriz. Fakat o masada bugün kendisinin kellesini isteyenler herhalde olamayacaktır artık.

Bu bir tahmin. Ya da temenni… Bilmiyorum.

Seçimlerden sonra görüşmek dileğiyle…

.

Facebook Yorumları

Emlak8
5.08.2019
Kötü haber
2.07.2019
Kutupları terk etmek
26.06.2019
“Vermezler/gitmezler”ci apolitizm
19.06.2019
Irkçılık ve aynaya bakma cesareti
26.05.2019
Bu bir aşk değil gasp hikayesi
22.05.2019
Tartışmayan toplum olmanın bedeli
13.4.2019
Seçimleri kaybeden gider kazanan gelir kural budur
9.4.2019
Kaybedilen sadece Büyük Şehirler mi
4.4.2019
Umut nerede
31.3.2019
Erdoğan'ın Türkiye toplumuna “katkısı”
15.3.2019
Seçimler imajlar ve gerçekler
4.3.2019
İnsan doğası ve seçme özgürlüğü
24.2.2019
Askerlik, erkeklik ve şiddet
18.2.2019
Kültür değil kazanan değişiyor
12.2.2019
Erkeklik halleri
5.2.2019
Anekdotlar
27.1.2019
Berberin gözünden
21.1.2019
Ataerkil kültür
14.1.2019
Kültür üzerine
31.12.2018
Borçlanalım eğlenelim... mi?
24.12.2018
İyilik ve kötülük üzerine
17.12.2018
Yalanlarımız
10.12.2018
Aristippos’un kemikleri çınlasın
4.12.2018
Adanmışlık
17.11.2018
Müslüm Baba
1.7.2018
AKP ve Erdoğan: Ne kadar
28.6.2018
HDP'ye ne oldu?
27.6.2018
Tahmin ve temennilerden sonra özeleştiri ve dersler
22.6.2018
Cumhurbaşkanlığı üzerine tahmin ve temenniler
21.6.2018
Tahminler ve temenniler
14.6.2018
Siyasetçi ile seçmeni arasındaki fark
10.6.2018
AKP’nin değişimi ve “demokratın” dilemması
6.6.2018
Tanıyalım tanıtalım
24.5.2018
Zihniyetle yüzleşmek
21.5.2018
Zihniyet ve siyaset
17.5.2018
Bu seçimler biraz farklı gibi
29.1.2018
Savaş ve romantizm
24.5.2017
Almodovar'dan Demirkubuz'a evlerimiz
17.5.2017
Fotoğraflarımız
16.4.2017
15 NİSAN’DA MEMLEKET MANZARALARI
9.4.2017
İnsan ve iktidar
1.4.2017
Derin bir nefes alıp kendine bakmak
27.3.2017
Amaç çift başlılığı gidermekten çok daha fazlası
12.3.2017
Erdoğan konuştukça...
19.8.2015
İnsan hayatının değeri
6.8.2015
Toprak bütünlüğü sorunu ve şiddet
30.7.2015
Krizin nedenleri
27.7.2015
İradenize sahip çıkın
12.7.2015
Eleştiri ve yüzleşme
5.7.2015
Mahalle
4.7.2015
Tasfiyeci projenin çöküşü ve fırsatlar
30.6.2015
Aramızdaki duvar
26.6.2015
Sıradan insanlık
23.6.2015
Türklerin ve Kürtlerin zor sınavı
18.6.2015
Oyunu görmek yetmez, bozacak irade gerekir
11.6.2015
Aklıselime çağrı
4.6.2015
Tehlikeli oyunlar üzerine düşünceler
28.5.2015
Büyük oyun
21.5.2015
Otoriterlik ve sol
14.5.2015
Hukukun araçsallaşması ve aydının ikiyüzlülüğü
7.5.2015
Popülizmi hafife almayın
30.4.2015
'Bağımsız yargı'nın tahliye kararları
26.4.2015
Diz çökerek yükseleceğimiz günü beklerken
23.4.2015
Köhne teoriler, yaşadığımız tarih ve seçimler
16.4.2015
Silah ve Siyaset
8.4.2015
Terör, Medya ve Muhalefet üzerine bir söyleşi
02.04.2015
Elektrik, Cinayet ve Muhalefet
27.03.2015
Bir amatörün kehanetleri
19.03.2015
Seküler aydının derin korkuları
13.03.2015
AKP gerçeği ve Erdoğan’ın liderliği üzerine düşünceler
05.03.2015
‘Yan yana durmak’ üzerine
15.02.2015
Seçimler, Yeni Türkiye ve Kürtler
12.01.2015
Paris düşerken dindarların ve laiklerin sorumluluğu
10.01.2015
Siyaset, yolsuzluklar ve ahlaki üstünlük
29.12.2014
Bu aydınları okumayı reddediyorum
26.12.2014
Yolsuzluklar, darbe ve ahlak
21.12.2014
Hamaset önderleri
27.11.2014
Mehmet Altan: Bir aydının ürkütücü yolculuğu
13.07.2014
Bugün Ankara’da bir duruşma yapılıyor
20.06.2014
Er Kenan Evren
02.06.2014
Kutuplaşma
26.05.2014
Nefret tuzağı ve farklılıkların silikleşmesi
06.05.2014
Muhalif aydınlar ve sol: Bir savrulmayı anlama çabası*
26.04.2014
Babalar ve oğullar*
24.04.2014
Karamsar aydınlar üzerine
08.04.2014
Hababam Sınıfı’nın çuvallayanları
02.04.2014
Balkon ve gerçekler
28.03.2014
Muhafazakârlar, Kürtler ve Türkiye solu
19.03.2014
Çatışmanın kökleri
10.03.2014
Tarihe devam…
04.03.2014
Yakın tarihimizden bugüne bakmak
27.02.2014
Sırrı Süreyya Önder’in düşündürdükleri
24.02.2014
Zehra paramparça
12.02.2014
Bu operasyon AKP’yi neden etkilemez?
09.02.2014
Muhalefet nerede kaybetti
07.02.2014
Vicdanlı aydınlara sorular
26.01.2014
‘Yetti artık’ bu kavgada hiçbirimiz tarafsız değiliz
14.01.2014
Demirel barikatlara çağırsaydı…
04.01.2014
Kuvvetler çatışması ve darbe devleti mi? Kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti mi?
31.12.2013
“Gelmiş geçmiş en kudretli iktidar!”
28.12.2013
Doğu Batı çatışması ve derin devlet
26.12.2013
Allahtan medyamız sağlam!
21.12.2013
Gençliğe hitabe
19.12.2013
Bu cinayeti kim işledi?
08.12.2013
Hakkıyla tartışılamayan hayalet: Cemaat
1.12.2013
Erdoğan paradoksu: Ne seninle ne sensiz
21.11.2013
Gezi tecrübesi içinden Erdoğan’a bir bakış
17.11.2013
Erdoğan da eleştirilir, çok da iyi olur
15.06.2013
Gezi patikaları
12.05.2013
ALPER GÖRMÜŞ’ÜN “TURNUSOL SORUSU” ÜZERİNE
28.04.2013
Sizinle anlaşamayız
25.04.2013
Taraf’ta lastik patlatanlar
20.04.2013
Gökkuşağı Çocukları
17.04.2013
Yeniden, laikler ve ulusalcılık üzerine
13.04.2013
Laik kesimin tek seçeneği ulusalcılık mı
23.03.2013
Kürt barışını anlamak
16.03.2013
Akıl barış derken, ne bu endişe
13.03.2013
Sürecin yumuşak karnı
09.03.2013
Asıl risk altında olan CHP
09.03.2013
Asıl risk altında olan CHP
06.03.2013
Öcalan’ı ‘dövmek’
02.03.2013
Sakin olmak da bazen iyidir
27.02.2013
Toplum barış peşinde ‘halkçılar’ Silivri derdinde
23.02.2013
Muhalefete kimlik ararken
20.02.2013
Değişim ve ‘büyük uzlaşma’
13.02.2013
Sol-sağ ayrımı ne anlatıyor
09.02.2013
İnsanlar ikiye ayrılır
06.02.2013
Yok canım ne ırkçılığı!
02.02.2013
Yalan, nefret ve geleceğimiz
30.01.2013
Seçkinci ırkçılığın ‘derin korkusu!’
26.01.2013
Irkçılığın yırtılan maskesi: ‘Kemalist sol’
23.01.2013
Ahmet Kaya ve hatırlamak üzerine
19.01.2013
Sürecin iki yüzü: Söylem ve eylem
16.01.2013
Türk- Kürt ittifakı
12.01.2013
Derin devleti izleme kılavuzu ve Balyoz
09.01.2013
Osman Sakalsız
05.01.2013
Bu kez başaralım
29.12.2012
ODTÜ’nün açığa çıkarttığı nedir
26.12.2012
ODTÜ protestocuları ve devlet şiddeti
22.12.2012
Eskimiş kalıplar verimsiz duygular
19.12.2012
Kişiler ve misyon
15.12.2012
Katile hayvan demek
12.12.2012
Kadınlar kırılırken
08.12.2012
Muhafazakârlara dokunabilmek
01.12.2012
Muhafazakâr çoğunluk
28.11.2012
Bir uyarı üzerine yeniden laikler
24.11.2012
Demokratikleşmede laiklerden umut var mı
21.11.2012
Solcu arkadaşımdan gelen mektup
17.11.2012
Solcu arkadaşım
14.11.2012
Ya ölmek ya asmak mı
10.11.2012
Şemdin Sakık bir meczup mu
07.11.2012
Bir ‘halk kahramanı’nı hatırlamak
03.11.2012
Türkiye seçeneksiz mi
31.10.2012
Açlık grevleri ve sorumluluklar
27.10.2012
Temel sorun milliyetçilik
17.10.2012
Sözün gücü
13.10.2012
İstanbul Barosu seçimleri
10.10.2012
Savaş ve ahlak
06.10.2012
Kuşku
03.10.2012
Yeni vizyon: İdeolojiye dönüş
29.09.2012
Balyoz ve kanaatlerimiz
26.09.2012
Savaşın 28. yılında ‘network teorisi’
22.09.2012
Gün ortasında değişen bir yazı
19.09.2012
Büyük kırılmanın enkazı: Büyük barolar
15.09.2012
Liberaller
12.09.2012
Uzlaşmanın savaşmaktan daha çok cesaret gerektirdiği bir garip ülke
05.09.2012
Barış için
01.09.2012
Nalân ve hayatımız
29.08.2012
Pragmatizmin avantajları ve sınırları
25.08.2012
AKP, otoriterleşme ve Kürt sorunu
22.08.2012
Fark nerede
18.08.2012
Yine gerçekçilik üzerine
15.08.2012
Gerçekçi olmak
11.08.2012
Yeni iktidar mücadelesi ve bazı sorular
08.08.2012
Kendimize açtığımız savaş
25.07.2012
Türkiye düşmanlığı
21.07.2012
Katilleri eşitlerken adaleti öldürmek
14.07.2012
Kahramanlar
11.07.2012
Barış istemek
07.07.2012
Yargı
04.07.2012
Modern bir suç aleti: Çek
30.06.2012
Hukukla küçük bir sınav: Kentleşme
27.06.2012
Hukuk otorite ve kültür
20.06.2012
Cemaat tartışması
16.06.2012
Özel Yetkili Mahkemeler
13.06.2012
CHP ve yenileşme
09.06.2012
Sadık toplum hayali
06.06.2012
İdeolojiler ve feminizm
02.06.2012
Kırık
30.05.2012
Kadınlar
26.05.2012
Uzaklıklar yakınlıklar
23.05.2012
Girit’e giderken anılar
19.05.2012
Fedakârlık
16.05.2012
Kültür savaşları
12.05.2012
Asabi toplum
06.05.2012
Sol’u eleştirmek
03.05.2012
Kör nokta
01.05.2012
28 Şubat; dalgalar ve halkalar
24.04.2012
Tarih
17.04.2012
Ne değişti
10.04.2012
Yüksek bilinç mi, kör nefret mi
03.04.2012
Yeni Kürt planı
27.03.2012
Bir yaş günü
20.03.2012
Hrant hareketi
13.03.2012
FEMEN ve muhafazakârlık
06.03.2012
Millet iradesi
28.02.2012
Çengelköy’de bir akşamüstü
21.02.2012
Kirli girişim meşru müdafaa
14.02.2012
Gücün kaynağı ve şeffaflık sorunu
07.02.2012
Neden olmaz
31.01.2012
Başbakan ve medyası
24.01.2012
Hrant’ın öğrettikleri
17.01.2012
Sessiz çığlık
27.12.2011
Müzik ve insan
20.12.2011
Ütopya ve vicdan
13.12.2011
Babalar ve oğullar
06.12.2011
Şiddet ve meşruiyet
29.11.2011
Dönüşüm
22.11.2011
Devlet, PKK ve hakkaniyet üzerine
15.11.2011
Kürt sorunu teorisi
08.11.2011
Yeni politika ve tehlikeli argümanlar
01.11.2011
Havadan sudan
11.10.2011
‘Tehlikeli işleri stille yapmak sanattır’
20.09.2011
Üç dava ve değişim
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive