Gürbüz ÖZALTINLI

Serbestiyet.com



Bookmark and Share

Kutuplaşma


02.06.2014 - Bu Yazı 2762 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Bu ülkede yabancısı olduğumuz bir durum değildi. Fakat “doz” meselesi, hayatta her şeyde olduğu gibi burada da çok önemli.  “Kutuplaşma” kavramıyla özetlediğimiz sert“toplumsal çatışma psikolojisi”nden söz ediyorum. 50′li ve 60′lı yılları, içinden yaşayan birisi değilim. Fakat 70′leri çok iyi biliyorum. “Sağ- sol” kimlikler üzerinden yaşanan, şiddet yüklü, yıkıcı ayrışmanın tanığı ve tarafıydım. O yıllarda yaşanan şiddet, bu günlerle kıyas kabul etmez dozda ve yaygınlıktaydı. Devlet, karanlık odalarıyla tam boy kirli bir savaşın içindeydi. Sivil politik yapılar bilerek ya da bilmeyerek bu şiddet sarmalının bir parçasına dönüşmüştü. Henüz Kürt isyanı başlamamıştı. Fakat sadece, sıkıyönetimin ilan edildiği 1978 Aralık ayı sonundan darbe tarihine kadar geçen iki seneden az süre içerisinde yaklaşık beş bin kişi siyasi cinayetlerle hayatını kaybetti. Evlerin basıldığı, kahvehanelerin tarandığı, toplulukların üstüne bombalar atıldığı, katliamların şehir isimleriyle anıldığı bu “manipule edilmiş cinnet” yıllarının üzerine darbe geldi. Yüz binlerce hayat karardı. İşkence doğal sorgulama yöntemine dönüştü. İdamlar peşpeşe yaşandı. Bir dilekçe yazdığı için aydınlar sonunda beraat ettikleri yargılamalarda beş yıl tutuklu kalabildiler. Gazeteler kapatıldı. Partiler feshedildi. Liderler tutuklandı. Şimdilerde kimi muhalif seslerin, ülkenin bu günkü durumunu “o günlerden kötü” ilan etmeleri, sadece “kof ajitasyonun” müşteri bulmasıyla ilgilidir. Nefretten kendini kaybetmenin, – kızılacak da değil- gülünüp geçilecek bir halidir. Fakat burada asıl amacım 70′li yılların kutuplaşmasıyla toplum olarak ödediğimiz bedelleri tartışmak değil. Bunları konunun bir yan patikası olarak hatırlatmak istedim. Asıl söyleyeceğim şu: O yılların kıyıcı şiddeti bile bu günlerde tanık olduğumuz genişlikte ve derinlikte bir kutuplaştırıcı toplumsal psikoloji üretememişti. Toplumun nereden baksanız yüzde 5′ini geçmeyecek bir kesimi ölümüne bir kavga yürütüyor; çoğunluk endişeyle bu kavgayı izliyordu.

70′li yıllarla günümüz kutuplaşması arasındaki iki fark

Şimdiki zamanı anlamlandırmaya çalışırken “toplumsal psikoloji” kavramını özellikle seçiyorum. “Toplumsal”lık, kopuş ve çatışma ruhunun yaygınlığını; “psikoloji” de, yaygın ve derin yaşanan bu durumun nesnel olgularla teyit edilmemişliğini, asla aynı ağırlıkta eyleme dökülmemişliğini, bir algı ve duygu evreni olarak varlığını sürdürdüğünü anlatıyor. Ne hükümet siyasetlerinde, şiddet enstrümanlarının merkeze oturduğu bir baskı ve politik hasmı yıldırma, imha durumu söz konusu; ne de muhalif siyasi aktörler nefret duygularının yaygınlığı ve derinliğiyle karşılaştırılabilir bir sokak şiddeti siyaseti yürütüyor. İkisi de yok. Ve elbette iyi ki yok.

Kısacası, iki dönemi karşılaştırınca ikili bir kontrast göze çarpıyor. Birincisi; o dönemde“ötekine kapanma, nefret etme” bugünlerde yaşadığımız kadar yaygın ve derin bir toplumsallık oluşturmuyor. İkincisi; bugün tanık olduğumuz yaygın ve derin kutuplaşma, o günlerle karşılaştırılamaz bir  “şiddet dışılık” üzerinden kendini sürdürüyor.

Sosyolojik tarafların duyguları

Önce bu “nefret”in sosyolojik dağılımıyla ilgili izlenimlerimi belirtmek istiyorum izninizle. Siyasal aktörlerin üslubunu, asabiyesini bir tarafa bırakıyorum. Sıradan insanlara, sosyolojik kümelere bakmayı öneriyorum. Ben, ışığı sosyolojiye tuttuğumda bu “nefret“in laik muhalif kesimlerle, hükümet destekçisi muhafazakâr kesimler arasında asla eşit dağılmadığını gözlemliyorum. Laiklerin muhafazakâr sosyolojiye ve onun siyasi temsilcisi, sembolü olarak öne çıkan Erdoğan’a yönelttikleri nefret, muhafazakârların laiklere ve muhalif siyasi aktörlere dönük duygularıyla benzeşmeyi bir tarafa bırakalım aynı kategoriden bile değil. Laik muhalif sosyolojininkine tereddütsüz “nefret” diyebilecekken, muhafazakâr sosyolojinin muhalefete ilişkin hissettiklerini nitelerken derece derece,” yabancılık”, “benimsememe”, “anti-pati” gibi kelimelere başvurabiliriz. Kuşkusuz her iki kesimden de “uç”ları, en radikalleri ayırmak, genel çoğunluğu yakalamaya çalışmak gerekir. Fakat bu ayıklamadan da laikler değil, muhafazakârlar kazançlı çıkar; bunu da hepimiz biliyoruz.

 Duyguların nedenleri

Peki bu, neden böyle?

Laik ajitasyon ya da körleşmenin bu soruya verdiği cevap belli. Diyorlar ki; “çünkü, Erdoğan otoriter bir lider olarak muhalefete baskı uyguluyor, aşağılıyor, ayrıştırıyor bu da laikler üzerinde haklı bir kızgınlık yaratıyor”… İşte bu cevabın tam da kendisi, bir anlamanın,
duruma duyguların biraz ötesinde dışarıdan bakmanın değil, tam tersine kutuplaşmanın; dibine kadar işleyen subjektivizmle nesnel olgulara göz kapatmanın kanıtıdır. 28 Şubat dahil, her türlü aşağılamanın, dışlamanın, siyaset dışı yollardan iktidarı devirmenin failleri ortadayken dönüp Erdoğan’ı baskı, aşağılama ve ayrıştırmanın tek taraflı aktörü ilan etmek başka hiç bir
şeyle açıklanamaz. Kaldı ki, laik sosyolojide yaygın nefret ve dışlamanın sadece Erdoğan’a yöneltilmediğini; doğrudan muhafazakâr toplumun bu nefretten fazlaca payını aldığını da biliyoruz.

Kısacası, AKP iktidarı boyunca sosyolojik süreç şöyle işledi: Muhafazakârlar merkeze yaklaşır ve tolerans kültürüyle daha fazla tanışırken; laik kesimler duygusal bir radikalizme ve hınç-nefret kültürüne savruldu.

Ben bu değişimi esas itibarıyla “kaybeden”, “kazanan” ayrımıyla ilişkilendiriyorum. Gerçekten de Türkiye, 70′lerde izi bile gözükmeyen derinlikte ekonomik, kültürel ve siyasal gücün el değiştirmesine tanık oluyor. Fark burada. Muhafazakârlar, zenginlik, statü ve siyasal güç kazandılar. Bu tatmin, onların kızgın olması için sebep bırakmıyor. Aşağılanmalar sona erdiyse, yoksul ve dışarıda hissetmiyorsanız, siyaseti sizin temsilcileriniz belirliyorsa, güç duygusuyla tanışmışsanız niye ve kime kızacaksınız?

Aynı prizmadan bakıldığında ise laik sosyolojinin durumu pek hazmedilir gibi değil doğrusu. Ayrıcalıklar sona ermiş, hayat tarzı üzerinden statü hissetme imkânı kalmamış, zenginlik ve saygınlık kaybı baş göstermiş. Hem de kendini tüm toplumun “en ileri”,“en aydınlanmış”, “en misyon sahibi” kesimi olduğuna inandırmış; yıllarca bu efsaneyi durmadan üretmiş kesimiyken. Buna can dayanmaz.

Sorunu iyice ağırlaştıran ise bu güç değişiminin tersine çevrilme umutlarının giderek kaybolması. Kimse kendisini kandırmasın; laik sosyoloji bu gün siyasi inisiyatifi yeniden ele alamıyorsa bu onun toplumla konuşma yollarının kapalı olmasından, siyasi özgürlüklerin, medya gücünün buna elvermemesinden falan değil. Laikler dün olduğu gibi bu gün de, muhafazakârlarla yürüttükleri siyasi rekabette hâlâ daha geniş olanaklara sahipler. AK Parti hükümetleri bu güne kadar, eski Türkiye’de laiklerin devletteki hakimiyetlerinin yanına yaklaşabilmiş değil. Askerî vesayetin tasfiyesi ince dengeler üzerinde yürüdü ve bunun bedelini de MİT darbesinde, 17-25 Aralık’ta hepimiz gördük. İsteyen kendisini sonsuza kadar “freedom house” raporlarıyla avutabilir. Fakat medyadaki dengeler de ortada. Asıl sorun laik kültürün ürettiği nefret ve körlüğün kendi dışına açılacak bir siyaset oluşturulabilmesine imkân tanımaması.

Sözün burasında Alper Görmüş’ün kulaklarını çınlatmak, hakkını teslim etmek gerekir. CHP tartışmalarında ısrarla,  sosyolojik tabanının bu partide değişime izin vermeyeceğini ileri sürmüştü. Bu güne kadar onu haksız çıkartacak bir işaret almadık. Gerçekten de laik muhalefet, dışarıdan baskı gördüğü için değil, kendi içinde baskı ürettiği için siyaset yapamıyor, topluma açılamıyor. Kendi kendisinin hapishanesini yaratmış bir sosyolojiyle karşı karşıyayız. Tam da bu nedenle CHP’nin Kürt açılımına verdiği cevap Sezgin Tanrıkulu’nu partiye çağırmaktan öteye gidemedi. Tam da bu nedenle andımızın kaldırılmasına bile mızmızlandı parti. Dersim özrü, baş örtüsü yasağı, Ermenilere taziye… Hepsi laik siyasetin ayağına dolaşıyor. “Tamam biliyoruz da konuşursak İzmir ne olacak, sahiller nereye gidecek?” korkusudur siyasal açmaz.

Kutuplaşma neden şiddet üretmiyor?

Evet, 70′li yıllara tanıklık yapmış birisiyseniz, düz bir bakışla, bu kutuplaşmanın şiddete dökülmesini beklersiniz. Neden böyle bir felakete sürüklenmiyoruz?

Bu, salkım saçak tartışılabilir bir konu. Fakat  merkezde duran tayin edici bir faktör var ki, bana bütün açıklamalardan daha ikna edici geliyor. O da devletin konumudur. Türkiye’de devletin bizzat içinde olmadığı veya izin vermediği, denetimsiz bir sivil şiddetin yayılma yeteneği olmadığını düşünüyorum. Etnik ayaklanmaları ayıralım. Fakat orada bile şiddetin sivil alana yayılmadığını, devletle etnik topluluğun karşılıklı şiddet ürettiğini unutmayalım.

Kanımca Türkiye’nin yakaladığı en büyük şans, kirli şiddeti temel enstrüman olarak kullanan devlet geleneğinden kopuş yoluna girmiş olmasıdır. 70′li yılların sivil görünümlü şiddetinin temel aktörü hiç kuşku yok ki devletti. Bu İttihatçı kadim yöntemdir ve AK Parti döneminin başlarında da ona karşı harekete geçmiştir. Hrant başta olmak üzere, Danıştay cinayetinin, Zirve katliamının, Rahip Santoro suikastının arkasındaki adresi tahmin etmeyenimiz var mı?

Evet, bugün de gösterilerde izahı kolay olmayan can kayıpları yaşanıyor. Bu ölümlerin mutlaka soruşturulması ve engellenmesi gerekir. Başbakan bu tür olaylarda ölümlerin kaçınılmaz olduğunu, bunları engelleyemeyeceğini biliyor ve siyaseten bunu toplum gözünde meşrulaştırma yolunu seçiyor olabilir. Ne olursa olsun; kamuoyuna konuşurken sadece göstericilerin şiddetine odaklanması; bir ölümün hemen ardından polisin sabrına şaşırdığını ifade edebilmesi benim aklımın almayacağı bir siyaset tarzı. Bir sıkışıklığı ya da çaresizliği aşmanın yolu bu olmasa gerek.

Ya da söylediklerine gerçekten inanıyor, o sözler olaylara bakışını, duygularını yansıtıyor olabilir. Eğer böyleyse durum daha da vahim demektir.

Fakat, Erdoğan bu tür tartışmalarda ne kadar sert ve cepheden eleştiriyi hak ediyor olursa olsun; organize, planlı, kirli devlet teröründen kopuş sürecinin de başlıca aktörüdür. Muhalif olmak, eleştirmek bunu görmeyi engellemez. Duygularla mesafe koyabilmek, nesnellik karşısında dürüstlüğü önemsemek bunu fark etmeye yeter.

Son söz

Bugünün kutuplaşmacı toplumsal psikolojisi kof bir ajitasyon dili yarattı. Süreçleri anlamak, eleştiriyi doğru yerden kurmaya çalışmak yerine kaba düşmanlaştırma söylemi her yanı kuşattı. İnternete dalan “diktatör”, “hain”, “katil” klişelerini peş peşe savuruyor. Eli kalem tutan bazılarının da yaptığı bunun biraz inceltilmişini aşmıyor.

Özellikle 80 sonrası kuşağın, kendisini bu ağır kokulu son derece verimsiz atmosferden koruması kanımca çok önemli.

Bunun için, çok acı tecrübelerden gelen her birimize düşen sorumluklar var.

Ben, sınırlarımın da farkında olarak bu çabaya katkı yapmaya çalışıyorum.

Okuduğunda, ağız dolusu sövüp saymadan önce üzerine bir tek dakika durup “acaba?”sorusunu soran her bir insanı kazanç sayıyorum.

Bu kutuplaşma da aşılır. Normal rekabete dönülür. Enseyi karartmayalım diyorum…

.

Facebook Yorumları

Emlak8
13.10.2019
Savaş çözüm mü (*)
5.08.2019
Kötü haber
2.07.2019
Kutupları terk etmek
26.06.2019
“Vermezler/gitmezler”ci apolitizm
19.06.2019
Irkçılık ve aynaya bakma cesareti
26.05.2019
Bu bir aşk değil gasp hikayesi
22.05.2019
Tartışmayan toplum olmanın bedeli
13.4.2019
Seçimleri kaybeden gider kazanan gelir kural budur
9.4.2019
Kaybedilen sadece Büyük Şehirler mi
4.4.2019
Umut nerede
31.3.2019
Erdoğan'ın Türkiye toplumuna “katkısı”
15.3.2019
Seçimler imajlar ve gerçekler
4.3.2019
İnsan doğası ve seçme özgürlüğü
24.2.2019
Askerlik, erkeklik ve şiddet
18.2.2019
Kültür değil kazanan değişiyor
12.2.2019
Erkeklik halleri
5.2.2019
Anekdotlar
27.1.2019
Berberin gözünden
21.1.2019
Ataerkil kültür
14.1.2019
Kültür üzerine
31.12.2018
Borçlanalım eğlenelim... mi?
24.12.2018
İyilik ve kötülük üzerine
17.12.2018
Yalanlarımız
10.12.2018
Aristippos’un kemikleri çınlasın
4.12.2018
Adanmışlık
17.11.2018
Müslüm Baba
1.7.2018
AKP ve Erdoğan: Ne kadar
28.6.2018
HDP'ye ne oldu?
27.6.2018
Tahmin ve temennilerden sonra özeleştiri ve dersler
22.6.2018
Cumhurbaşkanlığı üzerine tahmin ve temenniler
21.6.2018
Tahminler ve temenniler
14.6.2018
Siyasetçi ile seçmeni arasındaki fark
10.6.2018
AKP’nin değişimi ve “demokratın” dilemması
6.6.2018
Tanıyalım tanıtalım
24.5.2018
Zihniyetle yüzleşmek
21.5.2018
Zihniyet ve siyaset
17.5.2018
Bu seçimler biraz farklı gibi
29.1.2018
Savaş ve romantizm
24.5.2017
Almodovar'dan Demirkubuz'a evlerimiz
17.5.2017
Fotoğraflarımız
16.4.2017
15 NİSAN’DA MEMLEKET MANZARALARI
9.4.2017
İnsan ve iktidar
1.4.2017
Derin bir nefes alıp kendine bakmak
27.3.2017
Amaç çift başlılığı gidermekten çok daha fazlası
12.3.2017
Erdoğan konuştukça...
19.8.2015
İnsan hayatının değeri
6.8.2015
Toprak bütünlüğü sorunu ve şiddet
30.7.2015
Krizin nedenleri
27.7.2015
İradenize sahip çıkın
12.7.2015
Eleştiri ve yüzleşme
5.7.2015
Mahalle
4.7.2015
Tasfiyeci projenin çöküşü ve fırsatlar
30.6.2015
Aramızdaki duvar
26.6.2015
Sıradan insanlık
23.6.2015
Türklerin ve Kürtlerin zor sınavı
18.6.2015
Oyunu görmek yetmez, bozacak irade gerekir
11.6.2015
Aklıselime çağrı
4.6.2015
Tehlikeli oyunlar üzerine düşünceler
28.5.2015
Büyük oyun
21.5.2015
Otoriterlik ve sol
14.5.2015
Hukukun araçsallaşması ve aydının ikiyüzlülüğü
7.5.2015
Popülizmi hafife almayın
30.4.2015
'Bağımsız yargı'nın tahliye kararları
26.4.2015
Diz çökerek yükseleceğimiz günü beklerken
23.4.2015
Köhne teoriler, yaşadığımız tarih ve seçimler
16.4.2015
Silah ve Siyaset
8.4.2015
Terör, Medya ve Muhalefet üzerine bir söyleşi
02.04.2015
Elektrik, Cinayet ve Muhalefet
27.03.2015
Bir amatörün kehanetleri
19.03.2015
Seküler aydının derin korkuları
13.03.2015
AKP gerçeği ve Erdoğan’ın liderliği üzerine düşünceler
05.03.2015
‘Yan yana durmak’ üzerine
15.02.2015
Seçimler, Yeni Türkiye ve Kürtler
12.01.2015
Paris düşerken dindarların ve laiklerin sorumluluğu
10.01.2015
Siyaset, yolsuzluklar ve ahlaki üstünlük
29.12.2014
Bu aydınları okumayı reddediyorum
26.12.2014
Yolsuzluklar, darbe ve ahlak
21.12.2014
Hamaset önderleri
27.11.2014
Mehmet Altan: Bir aydının ürkütücü yolculuğu
13.07.2014
Bugün Ankara’da bir duruşma yapılıyor
20.06.2014
Er Kenan Evren
02.06.2014
Kutuplaşma
26.05.2014
Nefret tuzağı ve farklılıkların silikleşmesi
06.05.2014
Muhalif aydınlar ve sol: Bir savrulmayı anlama çabası*
26.04.2014
Babalar ve oğullar*
24.04.2014
Karamsar aydınlar üzerine
08.04.2014
Hababam Sınıfı’nın çuvallayanları
02.04.2014
Balkon ve gerçekler
28.03.2014
Muhafazakârlar, Kürtler ve Türkiye solu
19.03.2014
Çatışmanın kökleri
10.03.2014
Tarihe devam…
04.03.2014
Yakın tarihimizden bugüne bakmak
27.02.2014
Sırrı Süreyya Önder’in düşündürdükleri
24.02.2014
Zehra paramparça
12.02.2014
Bu operasyon AKP’yi neden etkilemez?
09.02.2014
Muhalefet nerede kaybetti
07.02.2014
Vicdanlı aydınlara sorular
26.01.2014
‘Yetti artık’ bu kavgada hiçbirimiz tarafsız değiliz
14.01.2014
Demirel barikatlara çağırsaydı…
04.01.2014
Kuvvetler çatışması ve darbe devleti mi? Kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti mi?
31.12.2013
“Gelmiş geçmiş en kudretli iktidar!”
28.12.2013
Doğu Batı çatışması ve derin devlet
26.12.2013
Allahtan medyamız sağlam!
21.12.2013
Gençliğe hitabe
19.12.2013
Bu cinayeti kim işledi?
08.12.2013
Hakkıyla tartışılamayan hayalet: Cemaat
1.12.2013
Erdoğan paradoksu: Ne seninle ne sensiz
21.11.2013
Gezi tecrübesi içinden Erdoğan’a bir bakış
17.11.2013
Erdoğan da eleştirilir, çok da iyi olur
15.06.2013
Gezi patikaları
12.05.2013
ALPER GÖRMÜŞ’ÜN “TURNUSOL SORUSU” ÜZERİNE
28.04.2013
Sizinle anlaşamayız
25.04.2013
Taraf’ta lastik patlatanlar
20.04.2013
Gökkuşağı Çocukları
17.04.2013
Yeniden, laikler ve ulusalcılık üzerine
13.04.2013
Laik kesimin tek seçeneği ulusalcılık mı
23.03.2013
Kürt barışını anlamak
16.03.2013
Akıl barış derken, ne bu endişe
13.03.2013
Sürecin yumuşak karnı
09.03.2013
Asıl risk altında olan CHP
09.03.2013
Asıl risk altında olan CHP
06.03.2013
Öcalan’ı ‘dövmek’
02.03.2013
Sakin olmak da bazen iyidir
27.02.2013
Toplum barış peşinde ‘halkçılar’ Silivri derdinde
23.02.2013
Muhalefete kimlik ararken
20.02.2013
Değişim ve ‘büyük uzlaşma’
13.02.2013
Sol-sağ ayrımı ne anlatıyor
09.02.2013
İnsanlar ikiye ayrılır
06.02.2013
Yok canım ne ırkçılığı!
02.02.2013
Yalan, nefret ve geleceğimiz
30.01.2013
Seçkinci ırkçılığın ‘derin korkusu!’
26.01.2013
Irkçılığın yırtılan maskesi: ‘Kemalist sol’
23.01.2013
Ahmet Kaya ve hatırlamak üzerine
19.01.2013
Sürecin iki yüzü: Söylem ve eylem
16.01.2013
Türk- Kürt ittifakı
12.01.2013
Derin devleti izleme kılavuzu ve Balyoz
09.01.2013
Osman Sakalsız
05.01.2013
Bu kez başaralım
29.12.2012
ODTÜ’nün açığa çıkarttığı nedir
26.12.2012
ODTÜ protestocuları ve devlet şiddeti
22.12.2012
Eskimiş kalıplar verimsiz duygular
19.12.2012
Kişiler ve misyon
15.12.2012
Katile hayvan demek
12.12.2012
Kadınlar kırılırken
08.12.2012
Muhafazakârlara dokunabilmek
01.12.2012
Muhafazakâr çoğunluk
28.11.2012
Bir uyarı üzerine yeniden laikler
24.11.2012
Demokratikleşmede laiklerden umut var mı
21.11.2012
Solcu arkadaşımdan gelen mektup
17.11.2012
Solcu arkadaşım
14.11.2012
Ya ölmek ya asmak mı
10.11.2012
Şemdin Sakık bir meczup mu
07.11.2012
Bir ‘halk kahramanı’nı hatırlamak
03.11.2012
Türkiye seçeneksiz mi
31.10.2012
Açlık grevleri ve sorumluluklar
27.10.2012
Temel sorun milliyetçilik
17.10.2012
Sözün gücü
13.10.2012
İstanbul Barosu seçimleri
10.10.2012
Savaş ve ahlak
06.10.2012
Kuşku
03.10.2012
Yeni vizyon: İdeolojiye dönüş
29.09.2012
Balyoz ve kanaatlerimiz
26.09.2012
Savaşın 28. yılında ‘network teorisi’
22.09.2012
Gün ortasında değişen bir yazı
19.09.2012
Büyük kırılmanın enkazı: Büyük barolar
15.09.2012
Liberaller
12.09.2012
Uzlaşmanın savaşmaktan daha çok cesaret gerektirdiği bir garip ülke
05.09.2012
Barış için
01.09.2012
Nalân ve hayatımız
29.08.2012
Pragmatizmin avantajları ve sınırları
25.08.2012
AKP, otoriterleşme ve Kürt sorunu
22.08.2012
Fark nerede
18.08.2012
Yine gerçekçilik üzerine
15.08.2012
Gerçekçi olmak
11.08.2012
Yeni iktidar mücadelesi ve bazı sorular
08.08.2012
Kendimize açtığımız savaş
25.07.2012
Türkiye düşmanlığı
21.07.2012
Katilleri eşitlerken adaleti öldürmek
14.07.2012
Kahramanlar
11.07.2012
Barış istemek
07.07.2012
Yargı
04.07.2012
Modern bir suç aleti: Çek
30.06.2012
Hukukla küçük bir sınav: Kentleşme
27.06.2012
Hukuk otorite ve kültür
20.06.2012
Cemaat tartışması
16.06.2012
Özel Yetkili Mahkemeler
13.06.2012
CHP ve yenileşme
09.06.2012
Sadık toplum hayali
06.06.2012
İdeolojiler ve feminizm
02.06.2012
Kırık
30.05.2012
Kadınlar
26.05.2012
Uzaklıklar yakınlıklar
23.05.2012
Girit’e giderken anılar
19.05.2012
Fedakârlık
16.05.2012
Kültür savaşları
12.05.2012
Asabi toplum
06.05.2012
Sol’u eleştirmek
03.05.2012
Kör nokta
01.05.2012
28 Şubat; dalgalar ve halkalar
24.04.2012
Tarih
17.04.2012
Ne değişti
10.04.2012
Yüksek bilinç mi, kör nefret mi
03.04.2012
Yeni Kürt planı
27.03.2012
Bir yaş günü
20.03.2012
Hrant hareketi
13.03.2012
FEMEN ve muhafazakârlık
06.03.2012
Millet iradesi
28.02.2012
Çengelköy’de bir akşamüstü
21.02.2012
Kirli girişim meşru müdafaa
14.02.2012
Gücün kaynağı ve şeffaflık sorunu
07.02.2012
Neden olmaz
31.01.2012
Başbakan ve medyası
24.01.2012
Hrant’ın öğrettikleri
17.01.2012
Sessiz çığlık
27.12.2011
Müzik ve insan
20.12.2011
Ütopya ve vicdan
13.12.2011
Babalar ve oğullar
06.12.2011
Şiddet ve meşruiyet
29.11.2011
Dönüşüm
22.11.2011
Devlet, PKK ve hakkaniyet üzerine
15.11.2011
Kürt sorunu teorisi
08.11.2011
Yeni politika ve tehlikeli argümanlar
01.11.2011
Havadan sudan
11.10.2011
‘Tehlikeli işleri stille yapmak sanattır’
20.09.2011
Üç dava ve değişim
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive