Prof. Ayşe Buğra: Artık bu tuhaflıklara katlanmam çok zorlaştı

19.02.2020 - Bu Yazı 2022 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

Prof. Ayşe Buğra: Artık bu tuhaflıklara katlanmam çok zorlaştı

  Osman Kavala’nın eşi Prof. Ayşe Buğra, "Osman hiçbir siyasi partiye üye olmayan, hiçbir siyasi hareketin içinde olmayan, demokrasi, insan hakları ve sivil toplum için ömrünü harcamış bir insandır. 30 küsur yılımız da birlikte geçti. İyi bir insandır. Çok iyi bir insandır Osman," diyor ve ekliyor: "Bana en zor gelen şey ne biliyor musunuz? Ben eşimin iyi insan olduğunu, doğru işler yaptığını kanıtlama durumuna düşüyorum."

 Ezgi Başaran – ezgi.basarankarli@sant.ox.ac.uk / @ezgibasaran

DUVAR – Kamuya mâl olmuş kişileri korkuluk gibi dikip etrafına yarı doğru – ama ilgisiz- yarı uydurma delilleri mantolayarak davalar icat edilir. Dostlar alışverişte görsün türünden duruşmalar yapılır. Kişiler ve o kişiler nezdinde kafasına vurulup ‘adam edilmek’ istenen kurumlar karalanır. Sonuçta bu davalar vasıtasıyla güç ve bir yan ürün olarak para el değiştirir. Bu nevi operasyonları ilk düşünen ve icra eden sadece bizim devletimiz değil elbette. Latin Amerika’da var. Maşrik’ten Magrib’e mebzul miktarda var. Rusya’da bolcana.

Gazetecilik hayatımın tamamını hali hazırdaki rejimin unsurlarıyla geçirmiş biri olarak, bu tür davaların çoğunu adım adım, satır satır, binlerce, binlerce sayfa takip etmek durumunda kaldım. Kurgularını, bağlamlarını, delillerini, sanıklarını dilim döndüğünce, çalıştığım gazetelerin okurlarına anlatmaya çalıştım. Bu perspektifle şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Osman Kavala ve 16 sanığın yargılandığı Gezi davasının iddianamesi, duruşmaları ve geçen hafta yayınlanan savcılık mütalaası gibisini görmedim. Bu davanın çoğu sivil toplumcu – bir başka deyişle ömrünü Türkiye’nin demokratikleşmesi için harcamış – sanıkları ve avukatları son derece sabırlı ve kibar insanlar. Davayı esastan usulsüz bulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de sert ama sakin bir dille anlatmaya çalışmış. Ama Osman Kavala, Mücella Yapıcı ve Yiğit Aksakoğlu böyle bir davada ağırlaştırılmış müebbetle, diğer sanıklar da onlara “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçunda yardımcı olmakla yargılanıyor. Sürecin gidişinden de anlaşıldığı üzere belli ki ivedilikle hükme gidilmek isteniyor. Bu gazetenin hukukçu yayın yönetmeni Ali Topuz’un sıklıkla ifade ettiği gibi öyle herhangi bir ‘hukuksuzluk’ değil, ‘anti-hukuk’ dönemindeyiz. O nedenle, bazı haller, bazı duygular, bazı fikirler kayda geçsin saikiyle Osman Kavala’nın eşi Prof. Ayşe Buğra ile konuşmayı görev bildim. Sadece kayda geçsin bugünler. Herkese erguvanların yeniden yeşerdiği mevsimler dilerim. Ne demek istediğimi röportajı okuyup bitirince anlayacaksınız.

Cumhuriyet savcısının davaya dönük mütaalası yayınlandı geçtiğimiz hafta. Okudunuz ve ne düşündünüz, ne hissettiniz?

Mütaala iddianameden çok farklı değil. Yine ‘anlaşılmaktadır’, ‘görülmüştür’ gibi ifadelerle dolu ve fakat neyin anlaşıldığının yahut görüldüğünün anlatılmadığı bir belge. Tuhaf bir mütalaa.

Eşiniz Osman Kavala için müebbet istiyor savcı bu belgeyle…

Çok ürkütücü birşey. İnanılır gibi de değil. Hukuki sürece güvenimi iyice yitirdiğim günlerdeyim. İşte buna da ayrıca çok zor katlanıyorum. Osman tutuklandığından beri iddianame çıkıncaya kadar geçen sürede ‘Hukuki bir süreç işliyor, aman duralım, bekleyelim’ gibi bir düşüncedeydim. Çok sessiz, sabırlı ve terbiyeli bir tavır takındım. Şimdi bunlarla karşılaşınca artık hukukun, adaletin işleyişine güveniyorum demek çok zorlaştı.

Anladığım kadarıyla artık bir aklı selim gelecek ve böyle temelsiz suçlamalar mı olur diyecek şeklinde bir ümidiniz kalmadı…

Artık ümitlenmemeye çalışıyorum diyebilirim. Çünkü ümitlendiğim oldu, sonra herkesin şahit olduğu gibi inanılmaz gelişmelerle karşılaştım. İşte ümitten o inanılmaz noktaya savrulmak çok zor oluyor. İnsan çok sarsılıyor. Bütün dengesi bozuluyor. O nedenle umut sözünü çok kullanmıyorum. Fakat olay o kadar inanılmaz ki, o kadar acayip iddialar, tuhaf iddianame ve mütalaa metinleri oraya kondu ki herhalde bir noktada bunlar bitecek diyorum. Ayrıca mahkeme sürecinde avukatların devamlı dikkat çektiği usulsüzlükler… Bu kadarı olmaz, bu değişir nasıl olsa dedirtiyor insana. Ama bugün geldiğimiz noktada bu kadarı da oluyormuş işte.

“Göz göre göre yaşanıyor bu hadiseler. Bir kitabına uydurayım kaygısı dahi yok.”

Ortada okuma-yazma bilen, bir partizanlık içinde olmayan herkesin ortaklaştığı gibi hukuki hiçbir dayanak yok eşinize ve diğer 16 sanığa yöneltilen suçlamalarda. O zaman şöyle sormak durumundayım: Bu felaket niye başınıza geldi? Osman Kavala niye tutuklu ve müebbetle yargılanıyor?

Bilmiyorum, bilmiyorum. Bu mesele Osman’ın uğradığı hak ihlallerini de aştı gibi geliyor bana. Bu davanın altında farklı gayeler olabilir ve Osman kişi olarak kullanılıyor olabilir bu dava aracılığıyla.

Nasıl bir kullanılmadan söz ediyoruz?

Mesela Osman’ın kullanılması bir Batı düşmanlığı, Batı korkusu, Avrupa’dan tamamen kopma isteğiyle bağlantılı olabilir diye düşünüyorum doğrusu.

O zaman yani bu dava, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yön değiştirme aracı mı?

Osman’ların davasının devletin davası olduğunu düşünmüyorum. Böyle diyemiyorum. Devlet içinde bir takım kliklerin, grupların çekişmesi şeklinde yorumlayabilirim belki. Ama elbette bunlar benim yorumlarım. Özel bir bilgiye dayanmıyor. Ama takdir edersiniz ki, böylesi akıl almaz bir süreç içinde insan bu tür şeyleri de düşünme noktasına geliyor. Duruşmaları keşke herkes izleyebilse, öyle şeyler oluyor ki. Gerçekten çok tuhaf geçiyor.

Ne gibi yani?

Savunmanın söylediği ya da talep ettiği hiçbir şey dikkate alınmıyor. Sanki sanıklar hiçbir şey söylememiş, sanki hiç duruşma yapılmamış gibi adım adım ilerliyor. Bir psikolojik gerilim filmindeymişiz gibi. Savcı mütalaasının tuhaf tarafı da bu. Beş kere duruşma yapıldı. Onlardan birinde iddia makamının iki tanığı dinlendi. O tanıklar çok net bir biçimde sanıkların çoğunu tanımadıklarını, tanıdıklarının hiçbir biçimde şiddet eylemlerine ön ayak olduğuna şahit olmadıklarını anlattılar. Bakın iddia makamının tanıkları bu kişiler… Bırakın sanıkların ve avukatlarının sayfalarca savunmalarını, kendi tanıklarının ifadelerini dahi dikkate almadan, dediğim gibi duruşmalar hiç yapılmamış gibi mütalaa yazılmış, Osman Kavala ‘cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs’ etmiştir, ağırlaştırılmış müebbet alsın denmiş. Şimdi bu tuhaf değil de nedir?

Siz son derece kibar ifade ettiniz. Sabrınızı hayranlıkla izliyorum. Tuhaf kelimesiyle devam edeyim ben de o zaman. Mahkeme heyeti de çok tuhaf şekilde değişip durdu öyle değil mi?

Tabii. Davaya bakan heyette üç kez değişiklik oldu. Mesela bir duruşmada Osman’ın tahliye edilmesi yönünde oy kullanan mahkeme başkanı bir sonraki duruşmayı göremeden başka yere atandı. Yerine gelen heyet başkanı tutukluluğun devamı yönünde karar verdi. Bu kadar göz göre göre yaşanıyor bu hadiseler. Bir kitabına uydurayım kaygısı dahi yok.

Duruşmaların tamamını izleyen CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu müsamere yaşanıyor burada demişti…

Hayır müsamere de değil. Müsamerede bile bir plan, program olur. Bizimkinde sanıklar konuşuyor, anlatıyor, avukatlar belgeler sunuyor. Sanki tüm bunlar buhar olup gidiyor. Bakınız Osman’ın avukatı Köksal Bayraktar, Türkiye’nin en saygın ceza avukatlarından biridir. Bunca yıllık meslek hayatında ilk kez mahkeme terk etti. Ve bunu kolay yapmadı ama çaresiz kaldı. Tabii bizler açısından avukatların çaresizliğini görmek de ürkütücü oluyor.

‘HİÇBİR SİYASETİN PARÇASI OLMAMIŞ, BAĞLANTISIZ BİR İNSAN’

Bu da ayrı bir ironi. Prof. Köksal Bayraktar’ın, Balyoz ve Ergenekon davalarında da müvekkilleri vardı. O günlerde bile duruşmayı terk etmemişti, evet. Yine o günlerde Balyoz, Oda TV ve Ergenekon davalarındaki hukuksuzluklarla ilgili çoğu entelektüel diyebileceğimiz kişiler ‘Oh askeri vesayet bitiyor’ diye tek satır iddianame okumadan sevinirken, hemen ilk kertede şüpheye düşen, benim ilgili yazılarım nedeniyle bana ulaşıp, bize bunu bir anlat diyen sadece iki sivil toplumcu vardı: Hakan Altınay ve Osman Kavala. İkisi de bugün bu davanın sanığı. Üstelik şimdi FETÖ olarak adlandırılan örgütün yargı ve polis içindeki elemanlarının topladığı ipe sapa gelmez telefon görüşmelerinin ‘kıymetlendirilip’ Gezi davasına dönüştürülmesi suretiyle. Dediğiniz gibi psikolojik gerilim filminin son saatlerinde gibiyiz.

Tabii tabii. Osman, Dani Rodrik ve Pınar Doğan’ın Balyoz davası delilleriyle ilgili yaptıkları çok ciddi araştırmaların basınla paylaşılması için bir toplantı düzenlemişti. Ve biliyor musunuz, o günlerde o toplantıya basından çoğu insan gelmedi bile. Basından katılım çok azdı. Daha iddianameyi okumadan ‘Askeri vesayete karşı doğru birşey yapılıyor’ inancıyla hareket ettiler. İnançları insanlara bazen böyle şeyler yaptırıyor işte… Yalnız Osman’ın durumunda çok çarpıcı olan şey, Osman’ın hiçbir siyasi partiyle, organizasyonla ilgisi olmaması. Düşündüğünü söyleyen kendi başına bir insandır Osman. İçinde bulunduğu sivil toplum faaliyetleri nedeniyle hasbelkader pek çok insanla tanışmış, onlara güven vermiş biri. Niye güven verebilmiş? Çünkü bağlantısız. Hiçbir şeyin, hiçbir kimsenin, hiçbir siyasetin tarafı değil. Şimdi siyasi bir kişilik olmaması aleyhine kullanılıyor.

Bu süreçte yalnız kaldığınızı, bırakıldığınızı düşünüyor musunuz? Yine ezbere hareket eden bir kesim de kafasında yarattığı ‘liberaller’ torbasında görüyor Osman Kavala’yı ve mesnetsiz biçimde ‘siz yetmez ama evet dediğiniz günlerin şimdi cefasını çekiyorsunuz’ gibi bir vicdan rahatlatmasına giriyor.

Osman ‘yetmez ama evet’çi filan değildi. Yetmez ama evet’çilere belki de biraz haklı olarak eleştirel bakan kesim zannediyorum Osman’ı ayrı tutuyor. Ayrıca biz Ergenekon döneminde bir bildiri imzalamıştık, ben, Osman, Binnaz Toprak, Şerif Mardin, Hakan Altınay ve birkaç insan daha… Bu dava amacını aşıyor mealinde bir metindi. Hatta bunu geçtiğimiz aylarda Ertuğrul Özkök de yazdı sütununda. Osman için ‘Oh bunlar liberal, iyi oldu’ diyen kesim çok küçük ve saldırgan bir kesim. Beni çok etkileyip üzmüyor onlar çünkü çok daha geniş bir kesimden başka bir ses geliyor. ‘Bu olacak iş değil’ sesi geliyor. Yani sonuç itibariyle biz, çok şükür, yalnız kalmadık bu süreçte. Fakat şunu söyleyebilirim ki etrafım ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırmış çaresiz insanlarla dolu. Tek çaresiz durumda olan ben değilim. Bazen ben insanları teselli etmek durumunda kalıyorum, o derece moraller bozuluyor. Yani moral bozulmayacak gibi de değil. Hele de o duruşmalara gelip görenler için hakikaten dayanılması güç bir deneyim. Her duruşmadan sonra hepimiz sersemlemiş vaziyete geliyoruz. Çıkıyorum duruşma salonundan, sessiz film sahnesi gibi bir şeyle karşılaşıyorum. İnsanlar bana ne diyeceğini şaşırıyor haklı olarak. Bana dehşetle bakıyorlar.

Osman Kavala ile ilgili ‘Avrupa’nın parasıyla gelip ülkesini eleştirdi, 1915 meselesi ve Kürt sorunu konularını gündemde tutmaya çalıştı’ şeklinde fikirler de var. Buna ne dersiniz?

Buna ne denebilir? 1915’in konuşulmasından yahut Kürt sorusunun konuşulmasından hoşlanmayan insanlar olabilir. Niye böyle konferanslar düzenleniyor diyenler olabilir. Ama bu fikirden Türk Ceza Kanunun 312’inci maddesine uygun suç çıkaramazsınız. Osman ilk tutuklandığında hükümete yakın gazetelerden biri onun için ‘Türkiye’nin en karanlık adamı’ diye manşet attı. Suç duyurusunda bulunduk. İfade özgürlüğüne girer diye cevap geldi. Ben ne diyeyim artık. ‘Hayır benim eşim karanlık bir insan değildir, her yaptığı açık ve kayıtlıdır’ mı diyeyim? Ki öyledir. Ama niçin bunları anlatmak durumundayım ben?

‘BİZİ OKUMAK KURTARDI, ÇOK ŞÜKÜR EDEBİYAT SEVERMİŞİZ’

Peki Osman Kavala ne diyor tüm bunlara. Duruşmalarda son derece sağlam durduğunu, belki beyhude kürek çektiğini bile bile hukuki savunma yapma gayretini anlatıyor şahit olanlar. Siz görüştüğünüzde nasıl buluyorsunuz kendisini?

Şikayet etmiyor tabii, etmez zaten. Daha çok dava dışında şeyler konuşuyoruz. Mümkün olduğunca aynı zamanda aynı kitapları okumaya çalışıyoruz. Sonra okuduklarımızı tartışıyoruz. Okumak kurtardı bizi zaten. Çok şükür okur yazarmışız. Edebiyat severmişiz. Edebiyat insana sahiden güç veriyormuş. Osman’ın okumaya çok vakti oluyor tabii, malum. Ben de yetişmeye çalışıyorum.

Mektuplaşmıyor musunuz?

Mektuplaşıyoruz tabii. Ama ilk birkaç ay mektuplaşamadık da. O durum bizi fena şekilde zorladı.

Niye mektuplaşamadınız?

İzin vermediler. Dosyada kısıtlılık vardı.

‘NİYE EŞİMİN İYİ İNSAN OLDUĞUNU KANITLAMAK ZORUNDAYIM?’

Tüm bunlara rağmen siz çok uzun süre sessiz kalmayı tercih ettiniz. Eşinizin tutukluğundan sonra bir ya da iki kez röportaj verdiniz, Ayşe Arman ve Şirin Payzın’a ama çok daha fazlası yapılabilirdi. Niye susmak ve sabretmek?

Dediğiniz gibi hiç konuşmadım değil, konuştum. Cumhuriyet’e ve DW’ye de konuştum. Ama ben sadece yaşadığımı, gördüğümü ve hissettiklerimi anlatabilirim. Bunu da kaç kere anlatabilir bir insan? Konuyu objektif olarak değerlendirebilecek olanların konuşması iyi olur diye düşündüm ilk etapta. Hukuki süreci takip eden gazetecilerin yazdıkları beni çok sevindirdi, 12 baronun bildirisini, eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’in mütalaasını, Adem Sözüer’in Taha Akyol’la yaptığı söyleşiyi çok önemsedim. Bana en zor gelen şey ne biliyor musunuz? Ben eşimin iyi insan olduğunu, doğru işler yaptığını kanıtlama durumuna düşüyorum. Bu adam suçlu mu, değil mi? Kendisine yöneltilen suçların bir temeli var mı, deliller nedir? Bunlara bakan yok. Neden üstüne bu kadar gidiliyor, ne yapmış acaba diye düşünenler de çok haksız değil. Zira iddianamede suçun kendisi tanımlanmış değil, sözde o suçu desteklemesi gereken kanıtlar ortada yok. O zaman, tabii ki, biz ne konuşuyoruz? Niye hukuki platformda kalamıyoruz ? Kalamıyoruz çünkü deminden beri anlattığım gibi hukukla ilgisi olmayan tuhaf bir bulutun içindeyiz. Onun için bir kere daha söyleyeyim: Osman hiçbir siyasi partiye üye olmayan, hiçbir siyasi hareketin içinde olmayan, demokrasi, insan hakları ve sivil toplum için ömrünü harcamış bir insandır. 30 küsur yılımız da birlikte geçti. İyi bir insandır. Çok iyi bir insandır Osman.

Nasıl tanıştınız?

Ortak bir çevremiz vardı, gıyaben de birbirimizi biliyorduk. Ben Kanada’dan Türkiye’ye dönüp Boğaziçi’nde çalışmaya başladığım zaman tanıştık. Çok eski günler…

Bugüne dönersek…

İşte bugün de bunları yaşıyoruz. Böyle durumlarda insanın sağlam durması gerekiyor. Oturup ağlayacak halimiz yok. Çalışmaya çalışıyorum ben. Akademik çalışmalarıma odaklanmaya gayret ediyorum. Okumak bizi kurtardı, dediğim gibi, ona şükrediyorum. Gerçek dışı, temelsiz bir şey yaşıyoruz çünkü. Her adımda daha da şaşırıyoruz. AİHM bizim savunmalarda söylemeye çalıştığımız şeyi teyit etti ve hak ihlali yapıldığına hükmetti. Çok rahatladık, çok sevindik. Fakat olmayacak iş oldu ve mahkeme AİHM kararını da görmezden geldi.

‘RADİKAL BİÇİMDE AVRUPA’DAN KOPARILMAK İSTENİYOR ÜLKE’

Fakat AİHM kararından sonra duruşma aralıkları sıklaştı ve geçen hafta hop diye savcı mütalaasını yayınladı. Aceleyle ne yapılmak isteniyor?

Aceleyle hüküm verip AİHM kararını boşa düşürmek istiyor olabilirler. Avukatların yorumu da bu şekilde.

Ama tabii hakim, savcı mütalaasına tamamen uymak durumunda değil, başka bir karar da verebilir, Osman Kavala’yı tahliye de edebilir. Öyle değil mi?

Tüm bu yaşananlardan sonra, o duruşmaları seyrettikten sonra bunu ümit etmek ne kadar gerçekçi bilemiyorum. Böyle bir iddianamenin hazırlanması, duruşmaların bu şekilde tasarlanması ve şimdi de aynı minvalde bir mütalaa yazılması, insana Osman nezdinde sivil toplum faaliyetlerini baltalamak, Gezi olaylarını kriminalize ederek başka herhangi bir sivil protesto eyleminin önünü kesmek, Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşması türünden gayeler olduğunu düşündürüyor. . İster istemez aklıma böyle şeyler geliyor. Şimdi de bütün bunlar bir araya gelerek Türkiye’nin demokratik dünyadaki yerini etkiler bir hal aldı bu dava.

Avrupa’dan kopmak ne demek oluyor bu saatten sonra?

Şu saatte durum iyi görünmeyebilir ama hatırlamakta da fayda var. Türkiye II. Dünya Savaşı’nı müteakip Avrupa konseyinin kurucu üyelerinden oldu. Hala da öyle elbette. AİHM’e bireysel başvuru hakkını tanımış bir ülke. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uymayan kanunların düzenlenmesi için girişimlerde bulunmuş bir ülke. Yani Türkiye Avrupa’nın bir parçası. Avrupa söz konusu olduğunda ‘onlar’, ‘biz’e karşı, onlar bize düşman’ söylemi elbette Türkiye’de çok yaygın. Halbuki ‘onlar’ ve ‘biz’ diye bir şey yok. Biz Türkiye olarak Avrupa kurumlarının bir parçasıyız. Dolayısıyla, eğer bu davanın altında, yapılan tüm bu hukuksuzluklar ve usulsüzlükler ile düşünüldüğünde, Türkiye’yi Avrupa’dan koparmak gibi bir amaç varsa, bu son derece radikal bir kopuş olacaktır. Bu davanın biraz bu perspektiften görülmesi ve ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Biliyorum çok zorladım, yordum sizi. Zaten hiç sevmiyorsunuz bu tip bir röportajı biliyorum. Bitiriyorum son bir soruyla. Bahçenizde bir erguvan ağacı varmış, hep Osman Kavala’yla onu budar, mevsimleri geçirirmişsiniz. Erguvan nasıl bugünlerde?

Ben pek öyle bahçe işleriyle uğraşmam, Osman çok sever bahçe işlerini, o uğraşırdı. Erguvan kurudu, Ezgi. Maalesef evet. Mor salkım dadandı. Mor salkım çok agresiftir, sardı erguvanı ve kuruttu.

Ah…

Erguvanlar yine dikilir, ne yapalım, öyle diyeceğiz. Mevsimin gelmesini bekleyeceğiz.

Emlak8

Facebook Yorumları

0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive