Ölümünün 57. Yılında Nazım Hikmet

3.06.2020 - Bu Yazı 3141 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

Ölümünün 57. Yılında Nazım Hikmet

 Nazım Hikmet, 20 Kasım 1901’de Selanik’te doğar. Aile çevresinde 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye, bu tarih 15 Ocak 1902 olarak anılır, kendisi de bu tarihi benimser.

  Osmanlı İmparatorluğu’nda birçok örneği görülen kozmopolit bir aileye mensuptur. Doğal olarak Nazım’ın gelişmesinde bu ailenin mensupları büyük rol oynamıştır.

Dedesi Mehmed Nazım Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı bölgelerinde valilik yapmış bir Mevlevi’dir. Babası Hikmet Bey ise Galatasaray Lisesi mezunu, Kalem-i Ecnebiye’ye (Dışişleri) bağlanmış bir memurdur. Annesinin büyük babası Mustafa Celaleddin Paşa (Konstanty Borzecki), İstanbul’a gelerek Müslümanlığı kabul eden Polonyalı bir Türkolog, mühendis ve topograftır. Annesi ressam Celile Hanım, dilbilimci ve eğitimci Hasan Enver Paşa’nın kızıdır.

a.jpg

Nazım Hikmet’in çocukluğu

Mevlevi Mehmet Nazım Paşa torununun eğitimiyle yakından ilgilenir. Nazım Hikmet, ilk şiir dersini ve zevkini ondan alır. Dedesinin ve arkadaşlarının tasavvuf ve edebiyata ilişkin konuşmaları arasında büyür. Nazım’ın bu etkiyle yazdığı aşağıdaki şiiri, Dergah Dergisi’nde 1920 yılında yayınlanır. Dedesinin arkadaşları, Mehmet Nazım imzasıyla çıkan bu şiirin, dede Nazım’a ait olduğunu düşünür, ancak torun Nazım’ın yazdığını öğrenince çok şaşırırlar.

Mevlana

Ben de müridinim işte Mevlana
Edebe set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalpten temizlendim, huzura geldim
Ben de müridinim işte Mevlana

b.jpg

Kızkardeşi Samiye ile

Nazım Hikmet’in eğitiminde dönemin ileri düşüncelerine sahip aile çevresinin büyük etkisi olur. Bir yıl kadar Fransızca öğretim yapan bir okulda, sonra Göztepe’deki Numune Mektebi’nde (Taş Mektep) okur. Daha sonra arkadaşı Vala Nureddin’le birlikte Mekteb-i Sultani’nin hazırlık sınıfına yazılır. Ertesi yıl ailesinin paraca sıkıntıya düşmesi yüzünden, bu okuldan alınarak Nişantaşı Sultanisi’ne verilir.

O yıllarda elinden düşürmediği sarı yapraklı bir deftere şiirler yazar, portreler çizer. Balkan Savaşı’nda Osmanlıların yenik düşmesi ve düşmanların Çatalca’ya kadar gelmesi üzerine yazdığı 20 Haziran 1329 (3 Temmuz 1913) tarihli şiiri Feryâd-ı Vatan, ilk şiiri kabul edilir. Fakat, kendisinin açıklamasına göre ilk yazdığı şiir Yangın’dır. Bu şiiri, evlerinin karşısındaki bir binada çıkan yangın üzerine 19 Aralık 1914 tarihinde kaleme almıştır. Ölçüsüz, daha doğrusu bozuk düzenli bir denemedir. Şairin deyimiyle vezni, büyükbabasının yüksek sesle okuduğu aruzla yazılmış şiirlerin kulağında kalan ses taklitleriyle yapılmıştır.

Feryad-ı Vatan

Sisli bir sabahtı henüz
Etrafı bürümüştü bir duman
Uzaktan geldi bir ses ah aman aman!
Sen bu feryad-ı vatanı dinle işit
Dinle de vicdanına öyle hükmet
Vatanın parçalanmış bağrı
Bekliyor senden ümit.

Yangın

Yanıyor.. yanıyor.. müthiş tarakeler
Çekiyor ağuşuna o adüvü beşer
Valdesiz pedersiz kalmış masumlar
Semaya kalkmış istimdat eden eller
Valdeler, haneler, yetimler

c.jpg

Bahriye Mektebi öğrencisi Nazım Hikmet

Nâzım Hikmet, 1917’de girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’ni 1919’da bitirip, Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atanır. Aynı yılın kışında, son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığı tekrarlar. Deniz subayı olarak görev yapabilecek sağlık durumuna kavuşamadığı görülünce, 17 Mayıs 1920’de Sağlık Kurulu raporu ile askerlikten çürüğe çıkarılır. Bu arada hececi şairler arasında genç bir ses olarak tanınır.

Bahriye Mektebi’nde tarih ve edebiyat öğretmeni olan, ayrıca aile dostu olarak evlerine de gelip giden Yahya Kemal’e büyük hayranlık duyar, yazdığı şiirleri gösterip eleştirilerini alır. 1920’de Alemdar Gazetesi’nin açtığı bir yarışmada ünlü şairlerden oluşan seçici kurul birincilik ödülünü ona verir. Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi gibi genç ustalar ondan sevgiyle söz ederler. İstanbul işgal altındadır ve Nazım Hikmet coşkun bir vatan sevgisini yansıtan direniş şiirleri yazar. 1920’nin son günlerinde yazdığı Gençlik adlı şiiri gençleri ülkenin kurtuluşu için savaşmaya çağırır.

Gençlik

Git bugün ıssız yollarda ağla
Dört yıldır her yerde can verirken ilk
Bak bugün mukaddes duygularınla
Sana sus derlerken.. Haykır! Ey gençlik.

1 Ocak 1921’de ise Mustafa Kemal’e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla, Milli Mücadele’ye katılmak amacıyla, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nazım Hikmet, Vala Nureddin, Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice binerler. İnebolu’ya varınca, Ankara’ya geçebilmek için 5-6 gün, izin ve yol parası beklemeleri gerekti. Ama Ankara’dan yalnız Nazım Hikmet ile Vala Nureddin’e izin çıkar. Ankara’ya vardıklarında kendilerine verilen ilk görev, İstanbul gençliğini Milli Mücadele’ye çağıran bir şiir yazmak olur. Üç gün içinde yazıp bitirdikleri bu üç sayfadan uzun şiir, Matbuat Müdürlüğü tarafından 1921 Mart’ında bastırılıp dağıtılır.

d.jpg

Gel ey imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik,
Gel ki Anadolu’da senin bükülmez, çelik
İmanına azmine ümit bağlayanlar var!

Şiirin yankıları büyük olur, padişah yanlıları Meclis’te saldırıya geçerler. Matbuat müdürü Muhittin Birgen şiiri yayımlayıp dağıttığı için olumsuz eleştirilere maruz kalır ve istifa eder.

Celile Hanım’ın uzaktan akrabası olan İsmail Fazıl Paşa, yazdıkları şiirle ortalığı karıştıran bu iki yetenekli şairi Meclis’e çağırarak Mustafa Kemal Paşa’ya takdim eder. Mustafa Kemal’in söylediklerini Vala Nureddin Bu Dünyadan Nazım Geçti adlı kitabında şöyle aktarır: “Basmakalıp laflara ihtiyaç duymaksızın, Mustafa Kemal, bizim için çok önemli bir sadede girdi: Bazı genç şairler modem olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız, dedi. Daha da konuşacaktı. Fakat aceleyle yanma bir iki kişi yaklaştı. Bir telgraf getirdiler. Paşa göz atınca telgrafla ilgilendi. Eliyle selamlayıp bizden uzaklaştı.”

e.jpg

Nazım Hikmet ve Vala Nureddin (Vâ-Nû) Bolu’dan Kastamonu’ya geçerken (1920 – 1921)

Kısa bir süre sonra öğretmen olarak Bolu’ya atanırlar. Bolu’da Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili Ziya Hilmi, eşrafın, din adamlarının benimsemedikleri, kalpak giyen, camiye gitmeyen bu iki genç öğretmeni korur. Tutucu çevrelerin baskısına, gizli polis örgütünün güvensizlik belirten davranışları da eklenince, Bolu’da barınamayacaklarını anlayan iki arkadaş, iyi bir öğrenim görmek, dünyada olup bitenleri anlamak için, Ziya Hilmi’nin de etkisiyle Moskova’ya gitmeye karar verirler.

1921 Ağustos’unda Bolu’dan ayrılıp, Kazım Karabekir Paşa’nın yanında öğretmenlik yapmaya gidiyormuş gibi vapurla Zonguldak’tan Trabzon’a, oradan da 30 Eylül 1921’de Batum’a ulaşırlar. İki genç şair Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) yazılırlar. Nazım, Fransız şiirinden serbest ölçüyü biliyor olsa da, Batum’daki günlerinde Rusça gazetelerde gördüğü, uzunlu kısalı dizeler, merdiven şeklinde dizili satırlardan oluşan şiir örnekleri ilgisini çeker. Büyük bir olasılıkla bu şiirler, Mayakovski’nin dizeleriydi. Henüz Rusça bilmiyordu, ama bu şiirlerin şeklinden etkilenir. Nazım Hikmet, Moskova’ya giderken geçtikleri açlık bölgelerinde* gözlediklerinin etkisiyle yazmaya giriştiği Açların Gözbebekleri şiirini hece ölçüsünde yazamadığını görünce, Mayakovski’nin şiirinin biçimsel çağrışımlarının etkisiyle daha serbest yazmayı dener ve ortaya yer yer hece kalıplarıyla kurulmuş olsa da, kurallara uymayan, serbest bir ölçü çıkar.

(* Rusya’da, Ekim Devrimi sonrası savaş ekonomisi ülkede büyük bir açlığa neden olur. Lenin’in partide kimi çevrelerin muhalefetine rağmen uygulamaya soktuğu NEP olarak bilinen Yeni Ekonomik Politika’ya kadar, bu açlık milyonlarca kişinin yaşamına mal olur.)

f.jpg

Açların Gözbebekleri

Kimi
deri… deri!
Yalnız
yaşıyor
gözleri!
Uzaktan
simsiyah sivriliği
nokta nokta uzayıp damara batan
kocaman balı bir nalın çivisi gibi
deli gözbebekleri,
gözbebekleri!
Hele bunlar
hele bunlarda öyle bir ağrı var ki,
bunlar
öyle bakarlar ki!…
Ağrımız büyük!
büyük!
büyük!
Fakat
artık imanımıza inemez tokat!

Bu dönemde yazdığı şiirlerin bazılarını 1923’te Yeni Hayat, Aydınlık gibi dergilere göndererek yayımlatan Nazım Hikmet, üniversiteyi bitirince ülkesine dönmek ister, gene gizlice Türkiye’ye gelir. Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. İstanbul’da polis tarafından izlendiğini anlayınca, bir basımevi kurmak için İzmir’e geçer. 1925’te ilk şiir kitabı Dağların Havasını yayımlar.

g.jpg

Dağların Havası şiir kitabı

1925’te Şeyh Sait İsyanı üzerine 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılınca, bazı gazeteler, dergiler kapatıldığı gibi, Aydınlık Dergisi’ndeki yazarların çoğu da tutuklanır. Ankara’da İstiklal Mahkemesi’ndeki dava 12 Ağustos 1925’te sonuçlandığında, Nazım da 15 yıla mahkum edilir. Bunun üzerine şair, gizlice yeniden Sovyetler Birliği’ne gider. Cezasının 1926’da Cumhuriyet Bayramı nedeniyle çıkarılan af kapsamına girdiğini öğrenince, yurda dönebilmek için Türk Elçiliği’ne başvursa da olumlu karşılık alamaz. Bu arada, 28 Eylül 1927’de İstanbul’da dağıtılan bildiriler yüzünden açılan bir davada gizli parti üyesi olmak suçlamasıyla 3 ay hapse mahkum edilir.

g-001.jpg

1922’de Rusya’da evlendiği Nüzhet Hanım ile

1928’de gizlice sınırı geçerek Kafkasya’dan Türkiye’ye girer. Arkadaşı Laz İsmail ile Hopa’da yakalanıp Hopa Cezaevi’nde iki ay kalırlar. Yargılanmak üzere Hopa’dan Rize’ye gönderilmeleri tutukluluklarının sona ermesini sağlar. Pasaportsuz sınır geçme suçunun cezası üç gün hapistir. Ama başka bir suçtan cezaları bulunup bulunmadığını araştırmak için gönderildikleri Ankara’da serbest bırakılırlar. Ankara’daki dostları, başta Şevket Süreyya Aydemir olmak üzere, onun Halkevi’nde çalışmasını, Halk şiiriyle ilgilenmesini, Anadolu’yu dolaşmasını isterler. Ama Nazım Hikmet İstanbul’da Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay Dergisi’nin yazı kadrosuna katılır.

“İşte biz bu sahte putları yıkmağa çalışıyoruz. Bizce gerek Abdülhak Hamid, gerekse Mehmed Emin Bey bizim sanat sahasındaki ideallerimizi temsil eden kimseler değildirler. Bu itibarla bunlar edebiyat ve sanat hayatımızın sahte putlarıdırlar. (…) İşte biz de putları yıkmakla, eskimiş, çürümüş, mütehaccir [taşlaşmış] putları devirip, yeni fikirlere, yeni cereyanlara yol açmaktan başka bir şey yapmıyoruz.” (Nazım Hikmet’in Resimli Ay’da Putları Yıkıyoruz başlığı altında 1929 ortalarında başlattığı yazı dizisi büyük yankı uyandırır.)

1929’da 835 Satır ve Jokond ile Si-Ya-U adlı kitabı ise büyük bir ilgiyle karşılanır. Ertesi yıl Varan 3 ve 1+1=1 adlı kitapları yayımlanır.

Salkımsöğüt

Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat…
Atları rüzgâr…
Atları…
At…

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!

Ağlama salkımsöğüt,
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama

Hasret

Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve mademki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

i-001.jpg

1930’da Salkımsöğüt ile Bahri Hazer şiirleri kendi sesiyle plağa kaydedilir. Yirmi günde tükenen bu plağın kahveler, lokantalarda çalınmaya başlandığı görülünce, polisin duruma el koyup bazı uyarılara girişmesi sonucu, firma plağın yeni basımlarını yapmaktan vazgeçer. 1 Mayıs 1931’de ilk beş kitabındaki şiirlerinde, bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği savıyla mahkemeye verilir, ancak beraat eder.

1932’de Nazım Hikmet’in Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı şiir kitabı basıldığı gibi, 1931-1932 sezonunda Kafatası, 1932-1933 sezonunda Bir Ölü Evi adlı oyunları da Darülbedayi’de (sonradan İstanbul Şehir Tiyatrosu) sahneye konur. Gece Gelen Telgraf adlı kitabı yayımlandıktan bir süre sonra iki dava açılır. İlki halkı rejim aleyhine kışkırtmak, diğeri ise yapıtta yer alan Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye adlı yergide, kendisine ve pederine hakaret ettiği gerekçesiyle Süreyya Paşa tarafından açılır.

i.jpg

Giden

Camların üstünde gece ve kar.
Bembeyaz karanlıkta parlayan raylar –
uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.
İstasyonun
üçüncü mevki bekleme salonunda
siyah başörtülü,
çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor.
Ben dolaşıyorum…
Gece ve kar – pencerelerde.
Bir şarkı söylüyorlar içerde.
Bu, giden kardeşimin en sevdiği şarkıydı.
En sevdiği şarkı…
En sevdiği…
En……
Kardeşler, bakmayın gözlerime
ağlamak geliyor içimden…
Bembeyaz karanlıkta parlayan raylar –
uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.
İstasyonun
üçüncü mevki bekleme salonunda
siyah başörtülü,
çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor..
Gece ve kar pencerelerde.
Bir şarkı söylüyorlar içerde!..

j.jpg

Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye

Bir varmış
bir yokmuş.
Develer tellallık edip sararken develeri,
bir benim babam varmış,
bir de bir zatımuhteremin pederi.
Ey zatımuhterem!
Ölmüş sizin serasker
peder.
Öldü benim babam.
Karşı karşıya kaldık
iki meşhur adam..

Oysa şair, Gece Gelen Telgraf toplandıktan iki hafta kadar sonra, 22 Mart 1933’te gizli örgüt kurmak, İstanbul, Bursa, Adana’da, duvarlara devrim bildirileri yapıştırarak, kitapçıklar dağıtarak komünizm propagandası yapmaktan tutuklanır. 1 Haziran 1933’te ise Bursa Cezaevi’ne gönderilir. İdam talebiyle başlayan dava, 5 yıl hapis kararıyla son bulur. Temyiz bu kararı bozduysa da Bursa Mahkemesi 4 yıla indirerek hapis kararında direnir. Cumhuriyet’in onuncu yılında çıkarılmış olan bağışlama yasasıyla bu ceza 3 yılı indirilince, geriye bir yıl kalır, oysa Nazım Hikmet bir buçuk yıldır tutukludur. Böylece 6 ay alacaklı olarak cezaevinden çıkıp İstanbul’a gelir. 1930’da tanışıp, 1931’de evlenmeye karar verdiği halde, kovuşturmalar, tutuklamalar yüzünden olanak bulamadığı Piraye Altınoğlu ile 31 Ocak 1935’te evlenir.

k.jpg

Piraye’nin ilk kocasından iki çocuğu vardır, bu nedenle Nazım Hikmet dört kişilik bir ailenin sorumluluğunu yüklenir. Akşam Gazetesi’nde Orhan Selim takma adıyla fıkralar yazmaya başlar. Gene takma adlarla gazetelerde tefrika edilmek üzere romanlar yazar. Bir yandan da İpek Film Stüdyosu’nda senaryo yazarlığı, dublaj yönetmenliği, film yönetmenliği gibi çeşitli işler yapar. 1935’te Taranta Babu’ya Mektuplar adlı şiir kitabını yayımlar, Unutulan Adam adlı oyunu Darülbedayi’de sahneye konur. 1936’da Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı adlı şiir kitabı ile Alman Faşizmi ve Irkçılığı adlı çeviri derlemesi yayımlanır.

Taranta Babu’ya Beşinci Mektup

YAŞAMAK..

Ne acayip iştir ki okur gibi YAŞAMAK..
bu ne mene gidiştir ki TARANTA-BABU
bugün bu
“bu inanılmayacak kadar güzel”
bu anlatılamayacak kadar sevinçli şey:
böyle zor
bu kadar
dar
böyle kanlı
bu denlü kepaze…

Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı

14.

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.
Yağmur çiseliyor, beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkanının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

l.jpg

Güneşe Doğru filmi, 1937

İkinci Dünya Savaşı öncesinde, sağcı ve solcu yazarlar arasındaki gerginlik, basın organlarında karşılıklı suçlamalar birbirini izler. 1936 sonunda bildiri dağıtmak suçlamasıyla on iki kişiyle birlikte yine tutuklanan Nazım Hikmet, 1937 Nisan’ında duruşmaların tutuksuz yapılmasına karar verilmesi üzerine serbest bırakılır. Beraatinden kısa bir süre sonra ise, İpek Sineması’nda bir Harp Okulu öğrencisinin kendisiyle konuşmaya çalışması karşısında, bir provokasyonla karşı karşıya olduğunu düşünse de, aynı öğrenci bir süre sonra evine geldiğinde birtakım sorularına cevap verir.

17 Ocak 1938 gecesi akrabası olan Celalettin Ezine’nin evinde otururlarken gelen polislerce tutuklanır, ardından Ankara Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne gönderilir. Askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik suçuyla 15 yıl ağır hapse mahkum edilir. Ancak, bu kez de Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde yargılanacaktır. 10 Ağustos 1938 günü başlayan davada, 19 gün sonra askeri isyana teşvikten 20 yıl ağır hapse mahkum olur, iki cezası birleştirilince 35 yıl ceza alır. Mahkeme, bunu çeşitli gerekçelerle 28 yıl 4 aya indirir. 1 Eylül 1938’de İstanbul Tevkifhanesi’ne, 1940 Şubat’ında Çankırı Cezaevi’ne, aynı yıl Aralık ayında da Bursa Cezaevi’ne gönderilir. Bu cezaevlerinde toplam 12 yıl kalan Nazım Hikmet, yayımlama olanağı bulamasa da sürekli şiir yazar.

Pirayende

Sen ki güzelsin
cesursun
iyi ve akıllısın;
artık kayboldu “dün”,
geri dönmez bir daha.
Ve ey kalbimin sahibi;
“yarın” içindedir “bugün”ün
koza tırtılındaki altın kelebek gibi.

Sevgilim;
çekirdekler kabukla örtülüdürler.
Sevgilim;
yıldızlarımızın bahçesinden dal koparma,
yemişlerini kesme dilim dilim.
Koparılmış dal
ve kesilmiş yemişler ölüdürler.

Sen ki güzelsin
cesursun
iyi ve akıllısın;
bahçeyi görebilmektedir bahtiyarlık
durmadan kuruyup
durmadan
yeşeren
bahçeyi.

Durmadan kuruyup
durmadan
yeşeren
bahçeden
geçmez iki kere aynı rüzgâr.
Ve ey kalbimin sahibi
bugünkü bedbaht dünyadaki insanlar gibi sevişmesini bildiğimiz
kadar biliyoruz
sevişmesini de
yarınki dünyadakiler gibi.

25 Ağustos 1942, Bursa Hapishanesi

m.jpg

Bursa Cezaevi’nde

Cezaevlerinde, Dört Hapisaneden, Kuva-yi Milliye, Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri, Piraye’ye Rubailer, Memleketimden İnsan Manzaraları, Ferhad ile Şirin, Yusuf ile Menofis gibi yapıtlarını oluşturacak şiirlerini yazar.

Bir Acayip Duygu

Sevgilim,
nar tanesinin rengine bayılırım
— nar tanesi, nur tanesi —
kavunda ıtrı severim
mayhoşluğu erikte ……….

………. yağmurlu bir gün
yemişlerden ve senden uzak
— daha bir tek ağaç bahar açmadı
kar yağması ihtimali bile var —
Bursa cezaevinde
acayip bir duyguya kapılarak
ve kahredici bir öfke içinde
inadıma yazıyorum bunları,
kendime ve sevgili insanlarıma inat.

7.2.1941

Çankırı Hapishanesinden Mektuplar

V

Saat beşte akşam oluyor :
insanın üstüne doğru yürüyen bulutlarla.
Yağmur taşıdıkları belli.
Birçoğu
elle tutulacak kadar alçaktan geçiyorlar…
Bizim odanın yüz mumluğu,
terzilerin gaz lambası yandı.
Terziler ıhlamur içiyorlar…
Kış geldi demektir…
Üşüyorum.
Fakat kederli değilim.
Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır :
kış günleri hapisanede,
sade hapisanede değil,
bu kocaman
bu ısınası
bu ısınacak dünyada
üşüyüp
kederli olmamak…

26.10.1940

n.jpg

Bursa Cezaevi’nde Orhan Kemal ile

Nazım’ın şiirlerinde Halk Edebiyatı’ndan, Divan Edebiyatı’ndan, Mevlevilikten izler, tasavvufi öğeler de görmek mümkündür. Şiirlerinde 1929 yılına kadar fütürizmin* etkisi belirgindir, 1929 – 1936 yılları arasında ise konstrüktivizmin etkisi hissedilir. 1936’dan sonra arayışları aşıp, kendine dönük şiirler yazmaya başlar.

Fütürizm (gelecekçilik) ve konstrüktivizm (yapısalcılık), 19. yüzyılı sona erdiren, 20. yüzyıla açılım sağlayan sanat akımlarıdır. Geçmişteki estetik değerleri ve gelenekleri tümüyle reddeden, dünyanın geleceğinin modernlik olduğunu iddia eden fütüristler ise, sanatta sürekliliği, değişkenliği, hareketliliği savunurlar. Kelimelere özgürlük düşüncesiyle, geleneksel şiir anlayışını terk ederek ölçüsüz ve kafiyesiz şiirler yazarlar.

Nazım’ı yol ayrımına sevk edecek olan konstrüktivizm ise tümüyle Rusya kökenliydi. Ekim Devrimi sonrası, 1919’da sanatsal ve mimari felsefe olarak doğar. Konstrüktivizm toplumsal amaçlara uyarlanan bir sanat anlayışıydı. Konstrüktivizmde harflerin biçimsel kullanımı ayrı bir önem kazanır.

Nazım’ın Rusya yıllarında, Mayakovski fütüristlerin en önde gelen şairlerindedir, Devrimin Şairi diye ünlenir. Nazım, bu süreçte denediği serbest nazım anlayışıyla Mayakovski’ye öykünür. Bu nedenle de Mayakovski’nin kopyası olarak da yorumlanır.

“Mayakovski’nin şiiriyle benimki arasında ortak yanlar: İlkin şiir ile düzyazının, ikincisi çeşitli türlerin (lirik, yergisel vb.) arasındaki kopukluğun aşılması, üçüncüsü şiire siyasal dilin sokulmasıdır. Bununla birlikte, farklı biçimler kullanıyoruz onunla. Mayakovski öğretmenimdir, fakat onun yazdığı gibi yazmıyorum ben.”

o.jpg

Bursa Cezaevi’nde

Arkadaşı Vala’ya göre Nazım Hikmet şiirlerini, ahengini duymak için ayakta yüksek sesle söyler. Şiirleri kağıda yazarken son derece titiz davranır. Şiirdeki bir virgülün yerini değiştirmek için kağıdı yırtıp şiiri tekrar yazmaktan hiç üşenmez. Fakat şiirin içine iyice girdiğinde mısraları bazen nakış işler gibi yazarmış. Hapishanelerde Nazım Hikmet’le bir müddet kader birliği etmiş Kemal Tahir onun şiir yazmasını şöyle anlatır: “Bir sarı defter alır, ilk sahifesine şiirin adını, daha sonra ilk mısrasını yazardı… İkinci mısrayı bulduğu zaman ilk sahifeyi kopartır, yeniden şiirin adını, ilk mısrasını, altına da ikinci mısrasını yazardı. Bu böylece sahife dolana kadar, 20-30 kere üşenmeden sürüp giderdi. Bir tek virgül değiştirmek için bile, yeni bir sahifeye, bütün bir sahifeye baştan başlayıp yazdığını çok gördüm. Burada söz konusu olan, şiirin hazırlanışıdır. Bir kere havasını kendine yeter görecek şekilde tutturdu mu, ondan sonra artık tashih edilmiş sayfalardan sinirlenmez olur, şiiri bazen notalara çevirecek kadar çizip karalayarak yazar giderdi.”

Nazım Hikmet, Ekber Babayef’le şiirleri üstüne yaptıkları bir söyleşide şunları söyler: “Şimdi bütün şekillerden faydalanıyorum. Halk edebiyatı vezniyle de yazıyorum, kafiyeli de yazıyorum. Tersini de yapıyorum. En basit konuşma diliyle, kafiyesiz, vezinsiz de şiir yazıyorum. Sevdadan da, barıştan da, inkılâptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz açıyorum, insana has olan her şey şiirime de has olsun.”

o-001.jpg

Celile Hanım oğlu için imza toplarken

İkinci Dünya Savaşı sona erince, 1946 başlarında siyasal havanın görece yumuşadığı düşüncesiyle suçsuz olduğunu belirterek, yapılan adli hatanın düzeltilmesi için, daha önce de birkaç kez yaptığı gibi, Büyük Millet Meclisi’ne bir dilekçe ile başvurduysa da bundan bir sonuç elde edemez. Özellikle 1949-1950 yıllarında Nazım Hikmet’i kurtarmak için yoğun kampanyalar düzenlenir. Bu kampanyaya yerli ve yabancı aydınlar ve yazarlar, yabancı yazar birlikleri, yerli ve yabancı demokratlar ve ileri görüşlü kişiler, uluslararası demokrat örgütler, siyasetçiler katılırlar.

ABD, Fransa, İngiltere, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, İsviçre, Mısır, Hindistan, Irak, Lübnan, Suriye ve Yugoslavya’da şairi kurtarmak için protesto gösterileri düzenlenir. Jеаn Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Jacques Prévert, Albert Camus, Raymond Queneau gibi tanınmış aydınların dışında, başta Oskar Davičo ile eski Yugoslavya’nın yazarları da bu protestolara katılırlar. Tekrar affedileceğinden artık ümidini iyice kesen şair, sağlığının elvermemesine rağmen bu dönemde açlık grevine başlar.

Açlık Grevinin Beşinci Gününde

Bir kırda yatıyor gibiyim bu Mayıs ayında geceleyin.
Ve gözleriniz ışıl ışıl yıldızlar gibi başucumda;
Ve elleriniz tek bir el
Anamın eli gibi
Yârimin eli gibi
Memed’in eli gibi
Hayatın eli gibi avucumda.

Kardeşlerim,
Zaten beni hiçbir zaman bir başıma bırakmadınız,
Hem sade beni değil
Memleketimi ve halkımı da.
Sizinkileri benim sevdiğim kadar
Siz de benimkileri seviyorsunuz diye
Sağ olun kardeşlerim, teşekkür ederim.

v.jpg

Münevver Andaç ve oğlu Mehmet Nazım

Nazım’ın açlık grevi bütün dünyada büyük yankılar uyandırır. Birçok gazetede açlık grevi hakkında yazılar yayınlanır, ünlü şairler şiirler yazar, Nazım’a destek için kadınlar kapı kapı dolaşıp tanınmış aydınlardan imzalar toplar, hatta Ankara’da tanınmış şairler Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, Nazım için üç günlük açlık grevi yaparlar. Nazım’ın annesi Celile Hanım, artık iyice görmeyen gözlerine ve yaşlılığına rağmen, Haliç Köprüsü’nde bir elinde baston, diğer elinde pankart, oğlunun kurtarılması için imza toplar. Türk aydınları, düşünürleri, yazarları, sanatçıları, bu faaliyetlere büyük ilgi gösterip kendi imzalarıyla şairin açlık grevine son vermesini, Büyük Millet Meclisi’nden ise yeni af yasasının çıkmasını talep ederler. Nazım, 18. gün açlık grevine son verir. Sağlığı bozulmuştur, serbest bırakıldığı tarihe kadar, iki aya yakın Cerrahpaşa Hastanesi’nde kalır. 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti, yeni meclis kurulunca yeni bir af yasası hazırlar ve Nazım 15 Temmuz 1950’de hürriyetine kavuşur.

Nazım Hikmet cezaevindeki son iki yılına girerken görüşmeci gelen dayısının kızı Münevver Berk’e aşık olur. Cezaevinden çıkınca karısı Piraye’den ayrılır, Münevver Hanım’la yaşamaya başlar. İpek Film Stüdyosu’nda çalışır, 26 Mart 1951’de Mehmet Nazım adında bir oğulları olur. Fakat bu mutlu dönemler kısa sürer. Polis onu devamlı takip eder, üstelik 48 yaşında ve hasta olmasına rağmen askere çağrılır. Uzun hapishane yıllarından ve kirli tuzaklardan epey çekmiş biri olarak, Nazım çok tedbirlidir. Aklına Sabahattin Ali gibi askerken sınıra gönderilip kaçmak suçuyla öldürüleceği korkusu gelir. Vatanında, ailesi, sevdikleri, dostlarıyla birlikte olma isteği ve tekrar hapse atılma korkuları arasında bocalamaktadır. Sonunda karar verir. Bu kararı en iyi onun yakın arkadaşı Vala açıklamıştır: “(…) Şöyle bir söz vardır: İdeal uğrunda zorluklara katlanıp yaşamak, ideal uğrunda ölmekten zordur. İlk gençliğinde ideal uğrunda ölmeyi amaç bilen Nazım, hayatının sonraki kısımlarında daha zor yolu, amacı uğrunda zorluklara katlanıp yaşamak yolunu seçti.”

Memet

Karşı yaka memleket,
sesleniyorum Varna’dan,
işitiyor musun?
Memet! Memet!
Karadeniz akıyor durmadan,
deli hasret, deli hasret,
oğlum, sana sesleniyorum,
işitiyor musun?
Memet! Memet!
Sofya’dan
Sofya’ya bir bahar günü girdim, şekerim.
Ihlamur kokuyor doğduğun şehir.
Dünyayı sensiz dolaşıyorum,
böyleymiş kaderim,
elden ne gelir…

24 Mayıs 1957, Varna

y.jpg

Nazım Hikmet ve Pablo Neruda

Daha sonra Nazım Hikmet o dönemi şöyle anlatacaktı: “13 sene hapiste yattım. Bu 13 senelik hapis doğrudan doğruya işlediğim bir suçun karşılığı değildi; uydurulmuş bir suçun, omzuma yüklenen bir suçun cezasıydı. Hapisten çıktıktan sonra 50 yaşıma basmama ancak bir yıl varken beni askere almak istediler. Ben askerden kaçan adam değilim, ama o yüreğimle askere gitmek bu şerefi hayatımla ödemem demekti. Sonra yine haber aldığıma göre beni sadece askere alacak değillerdi. Askere alma bahanesiyle harcayacaklardı, sonra “Nazım Hikmet askerden kaçtı, kaçarken öldürdük” diyeceklerdi.”

Nazım Hikmet, 17 Haziran 1951 Pazar sabahı saat dokuzda, deniz yoluyla vatanından ayrılır ve dönüşü olmayan bir yola çıkar. Bundan sonra Nazım Hikmet hayatının sonuna kadar Moskova’da yaşar.

5.jpg

Araya giren on yıllık ayrılık ve uzaklık nedeniyle şair, eşi Münevver’i ve oğlunu görme ümidini büsbütün yitirir. Vefat etmeden birkaç yıl önce Vera Tulyakova’ya aşık olur. Mücadelelerle yıpranan şairin kalbi fazla dayanamaz.

Doktoru “Aşksız 10 yıl yaşarsın, aşık olursan 3 yıl” demişti. Öyle de oldu. 3 Haziran 1963 günü büyük şair bu muhteşem şiirlerini bırakarak bu dünyadan ayrıldı.Pasaportunun içinden el yazısıyla yazılmış şu şiir çıktı:

“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm”

Nazım Hikmet, Sovyet Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir törenle, Çehov, Turgenyev, Gogol ve Mayakovski’nin de gömülü olduğu Moskova Novodeviçi Mezarlığı’nda toprağa verilir.

Vasiyet

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
– öyle gibi de görünüyor –
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani…

27 Nisan 1953

Ölümünün ardından

Şiirlerinden birçoğu "Cem Karaca, Fikret Kızılok, Fuat Saka, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli" gibi birçok sanatçı tarafından kendilerine özgü bir yorumla bestelendi…

2006’da Bakanlar Kurulu, Türk vatandaşlığından çıkartılmalar üzerine bir düzenleme yapılmasını gündeme getirdi. Bir umut doğmuştu; Nazım Hikmet’in Türk vatandaşlığına tekrar alınacaktı. Ancak bunun üzerine Bakanlar Kurulu, bu düzenlemenin sadece yaşayan kişiler için olacağını bildirdi.

2008’in ilk günlerinde, Piraye’nin torunu Kenan Bengü, Piraye’nin sakladığı hatıralar arasında “Dört Güvercin” adlı şiirini ve tamamlanmamış 3 adet roman taslağını bulmuştu. Piraye, aşkının emeği üzerine her şeyi özenle saklamıştı

5 Ocak 2009’da “Nazım Hikmet Ran’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılması üzerine Bakanlar Kurulu kararını yürürlükten kaldırılmasına ilişkin önerge” Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Nazım Hikmet’in Bakanlar Kurulu onayınca tekrar vatandaşlığa alındığını duyurdu. Bu durum, 10 Ocak 2009’da Resmi Gazetede yayımlandı.

Nazım, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı olmuştu…

Ve kalbine geçiremediği sözlerle, Piraye'siyle, Vera'sıyla, aşkla vücut bulan bir Nazım Hikmet geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Emlak8

Facebook Yorumları

0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive