Halk deyişlerimizden biridir, “karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” denir. Durduk yerde çıkmış bir söz değildir tabii. Malum, bir zamanlar gözaltına alınmak, sorgu, soruşturma filan “işkence” demek idi. Maruz kaldığınız suçlama “hafif” bile olsa, madem yolunuz Emniyet’e düşmüştür, en azından boşuna gelmiş olmayasınız diye “kaba dayak” yerdiniz. Polisin dayak marifetiyle elde ettiği ve aslında sizin ifadenizden ibaret olan “delilleri” önce savcılıkta, sonra da mahkemede izah etmeniz gerekirdi.

Şükür” diyelim, işkenceden bahsederken “bir zamanlar” diyoruz. Polis artık zanlılardan aldığı ifadelerle delil icat etmekten çok teknik takip, dinleme, fotoğraflama gibi başka yol ve yöntemlerle delil topluyor ve şüphelileri yargı önüne çıkartıyor. Bu nedenle “karakolda doğru söyler mahkemede şaşar” sözü, günümüzdeki durumu izah etmiyor pek. İşin “şaşma” faslı daha Emniyet aşamasında başlıyor ve önünüze konulan fotoğrafları, dinleme kayıtlarını, yazışmaları filan izah etmeniz gerekiyor. Tabii susma hakkınızı kullanmayacaksanız...

Son derece normal, anlaşılır bir davranış, işin ucunda tutuklanmak, hapishane varsa, suçlamaları inkâr etmeniz gerekir. “İnkâr yiğidin kalesidir” sözü, bu tür durumların düsturudur. (Yıllarca emniyet güçlerinin bütün dikkatlerini, enerjilerini, mesailerini harcadıkları ve kendi aralarında “yıkıcı, bölücü, aşırı solcu” gibi kategorilere tasnif ettikleri “siyasilerin” bu sorgu mevzuunda tutumları farklıdır; ama konumuz o değil.) İnkâr etmek neticede anlaşılır bir tutum, ama asıl maharet ikna edici, yaratıcı izahatlarınızın olması gereği.

Şimdi önünüze izah etmeniz gereken kapı gibi deliller konulduğunda savunmanız örneğin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler’inki gibi olursa, naçizane bu işleri “yerinde” etüt etmiş biri olarak diyebilirim ki, kendinizi ifadenizi alan savcı ve yargıçlara güldürmüş olursunuz. Detaylarını haberlerden biliyorsunuzdur. Barış Güler ifadesinde “Tutuklanırsam işlerim bozulacak, itibarım zedelenecek” demiş. Mahkeme bu savunmayı dikkate almamış ama. Her ne kadar iddialar “yüz kızartıcı suçlar” sınıfına giriyorsa da, çocuğun “itibarı” mevzubahis, beyler...

Bir başka “oğul”, Kaan Çağlayan ise, daha önce tanımadığı biriyle neden tuvalette görüştüğü sorulunca şöyle demiş: “Bir keresinde tuvalete gitmiştim. Muhammet isimli bir kişinin, ismini sonradan öğrendim. Benimle görüşmek istediğini belirtince ben de bulunduğum yeri tarif ettim. O da tuvaletin bulunduğu tarafa geldi. Tuvaletin içinde değil önünde görüştük. Özel bir görüşme değildi.” Tanımadığınız biri sizi telefonla arıyor, bulunduğunuz yeri soruyor ve siz de o anda tesadüfen tuvalettesiniz ve kendisiyle orada buluşuyorsunuz. Tesadüf bu ya, adam da altın işi yapan biri. Sayın Kaan Çağlayan muhtemelen avukatlarına danışır, bu tuvalette görüşme konusuna yeni açılımlar getirir, ama galiba geç...

Banka Genel Müdürü beyefendinin (Süleyman Aslan) ifadesi de “kopartan” cinsten. Evindeki paralar okul yapımı için toplanan bağışlar imiş meğer. Adamın yardım, bağış toplama işinin memlekette bir kanunu olduğundan haberi yok demek. Koca “müdür”, ama...

Esas oğlan”ın ifadesi var bir de, Rıza Sarraf’ın yani. Onun hayli kapsamlı ifadesi daha uzun, detaylı anlatımlardan oluşuyor. Ama ifadesinin sonunda durup kalıyorsunuz; adam, kanser imiş. Raporu da varmış hem. Bu “Hastayım, dört gün içinde kontrole gitmem lazım” lafına itibar etmemiş mahkeme, tutuklandığına göre. Ama hiç değilse düşünmüş adam, elinden geleni yapmış “yırtmak” için.

Yerim kalmadı. Ama peşinen söyleyeyim; bu tip organize kirli işlerle ilgili kimselere hukuki danışmanlık yapmıyorum. Prensip meselesi. Israr etmesin kimse.



[email protected]

Twitter: @CaferSolgun

http://www.taraf.com.tr/cafer-solgun/makale-karakolda-dogru-soyler.htm

  • Abone ol