Uzun bir aradan, hatta ve hatta çok uzun bir aradan sonra tekrar yazmaya başlamaya karar verdim. Araya giren süre zarfı içerisinde hayatımda pek çok değişiklikler oldu diyebilirim. En güzeli de hayatımı birleştirdim dünya güzeli bir hanımefendi ile. Ve şu sıralar tatilde olmanın vermiş olduğu boşlukları siz saygı değer okurlarımla doldurmak istedim. Uzun zaman demişken, bu yazımla birlikte ve hayatımda olan değişikliklerle daha çok toplumu ilgilendiren yazılar kaleme almaya karar verdiğimi de buradan beyan etmiş oluyorum. Bundan böyle artık sosyolojik analizlerle karşınızdayım. Ve köşemin adını da “sosyolojik göz” olarak ilan ediyorum.

            İletişimin en önemli safhalarından biri de empatidir, hem toplumsal hem de bireysel iletişim açısından; yani bütün meselelere karşındaki birey ve kitlelerin gözüyle bakabilme ve bunun oranı. Yaşadığımız toplumu da düşünün lütfen, bir toplumda empati ne kadar yüksekse, iletişim meseleleri idrak etmek, anlayış göstermek ve elbette çözüm o denli yüksek olacaktır. Birbirine “anlayış” göstermeyi becerebilen kişi ve toplumlar sorunları ve onların kaynağını da iyi teşhis edeceklerinden, tedavi etmek için hangi yolu izlemeleri gerektiğini de kolaylıkla bulurlar.

            Huzursuzlaşan toplum ise ilk ve en son durumda, kitleler ve bireyler arasındaki iletişimin kopması ile olur.

            Her bir kitle veya içindeki bireyler, içine kapanıp, dışa dönüp, tamamıyla kendi çıkarları ve hesapları doğrultusunda hareket etmeye başlarlar – ki – bu da zaten sonun başlangıcıdır. Kopuk bir iletişim ile hoşgörü yok olmakta, kendini koruma adına bazı tedbirler alma, sadece kendi bildiğini kabul etme ve öteki her şeyi reddetme ile başlayan; çok hızlı ilerleyen bir irin misali, bir o kadar da zedeleyici ve zarar verici olan bu süreç devreye girer. Sonuçta ise yoz, ilkel, hoşgörüsüz, ciddi anlamda şiddet potansiyeli taşıyan, meselelerin daha ilk kertesinde şiddet ile çözülebileceğini sanan ve bundan vazgeçmeyen bir kitle veya birey haline dönüşür.

            Gerçek olan şudur ki, eğitimli hele ki bilinçli insan güzel ve faydalı bir bitki gibidir. Çok zor yetişir, çok emek ister ancak her hoyratlığa açıktır. Yani hemencecik gözden ırak hale gelebilir susuz kaldığında. O yüzden sizin yıllarca uğraşıp, didinip yetiştirdiğiniz oğlunuz, kızınız; yeğeniniz; komşu çocuğu veya öğrencilerinizin ömrü bir bıçak darbesi, bir kurşun, bir trafik kazası ile sonlanabilir kolaylıkla. Yani bu biri yapmak isterse yapar. Belki de sadece bu bile birey ve kitleler arasındaki iletişimin ne denli önemli olduğunu anlatmak için yeterlidir.

            İletişim, şayet toplumlar ve bireyler arasında, doğru kurulsa ve doğru gelişseydi sizce tarih boyunca o denli büyük savaşlar olur muydu? Tekleşmeler olur muydu, bütünleşmeler varken. Sömürüler olur muydu, eşit şekilde yaşamak varken. Ayrılıklar olur muydu, birlik varken. Hiç sanmıyorum.

            Tüm bu hırsın, hıncın ve açlığın altında, özünde yatan en önemli gerçek belki de insan egosu doğrultusunda sahiplenme isteği ve paylaşmayı reddetme.

Basiti, ikili ilişkilerden, en zor sosyal karmaşalara doğru hangi kertede ne tür bir ilişkiye bakarsanız bakın, özünde bunu göreceksiniz. Tuhaf yanı da insan bu güçlü, insana güven veren, onu iktidarlı yapan veya öyle zannettiren güdümlemeye çok yatkındır. Hemen teslim olur ve başka bir şey aramadan onun peşinden gider. Zira egomuzun bizden istemediği tek şey özeleştiri yapmamızdır yani kendimiz ile iletişim kurmamızdır. Bunu hiç sevmez. Bize sürekli bizim iyi, haklı, doğru olduğumuzu söyler. Artık bizim bile görebileceğimiz hatalar yaptığımızda ise önce biraz kenarda durup kederimizin hafiflemesini bekler sonra da “aman canım kim hata yapmıyor ki?” ile başlayan tesellilerle her zamanki yerini alır ve her şey eski halini alır.

            Kendini eleştirmeyi bilmeyenler, kendileriyle ilgili herhangi bir değiştirmeleri gereken bir şey olmadığını düşünenlerdir. Yani kendisiyle iletişemeyenler…

            Aksi, hem ülkemizde hem dünyada her söyleneni doğru zanneden bu denli insancıklar olur muydu? Hele de inançla ilgili. İnsanın en zayıf yönü, dolayısıyla da en fazla kullanılmaya açık yönü… kullan gitsin. Veya toplumlararası kin ve nefret. Birbirlerini hemen hiç tanımazlar, ancak meydanlar, mitingler, gazeteler, dergiler, akraba nutukları, tarihi manipülasyonlar yüzünden potansiyel düşmanlar olarak yetiştirilirler.

            “Ben birini kendi değerlerimce severim. Ona kendi içimde bir değer veririm, bu değer belli bir oranda sevgi oluşturur ve ben onu severim. Yani onun beni sevmesi, sevmemesi, benim ona verdiğim önem ve sevginin farkında olması veya olmaması, bunların kıymetini bilmesi veya bilmemesi hiç önemli değil. Ben onu kendimce severim.” Ne diyorsunuz? Dehşet verici değil mi? En az çocuğunu ve karısını kendi malı sanan erkek, en az daha ne olduğunu, daha neden yaşadığını bile bilmeyen kadın, en az ülkesine ve toplumuna ne denli zarar verdiğini anlamayan politikacı, bürokrat ve işadamı kadar…

  • Abone ol