İftira... Çarpıtma...Yalan haber... Hedef gösterme... Ötekileştirme... Düşmanlaştırma... Fişleme... Yargısız infaz...

Bunların hepsi ve daha fazlası 28 Şubat medyasının özellikleriydi...

18-05/25/ekran-resmi-2018-05-25-225136.png

Tamam, Türkiye’de medya ve iktidar ilişkileri her dönem sorunluydu. Ancak medya hiçbir dönemde 28 Şubat döneminde olduğu kadar itibarını yitirmedi, güven kaybı yaşamadı. Utanç verici bir durumda olmadı.

Çünkü...

Korku siyasetinin tetikçiliğini yaptılar.

Doğruları toplumdan gizlediler.

İnsanların onurlarıyla oynadılar. Her türlü iftiraya imza attılar. Ahlaksızlıkta sınır tanımadılar.

28 Şubat medyası yayın organından ziyade propaganda bülteni gibiydi.

28 Şubat medyasının gazetecileri bir gazeteciden daha çok bir militan gibi davranıyordu.

İşte bu yüzden, o dönem “gazetecilik” adı altında yaptıklarından dolayı bugün utançla hatırlanıyorlar, yarın da utançla hatırlanacaklar...

O dönemde yaptıkları yönlendirme yalan haberlerle kalemlerinin namusunu yitirdiler ve zedelenen itibarlarını onarmak bugün ne yapsalar kar kar etmiyor.

Onlar toplumu kandırdıklarını, yaptıkları yalan haberlere inandırdıklarını düşünedursunlar, toplum, medyanın toplum nezdindeki itibarlarını zedelemeye yönelik haberlerle savaş açtığı Refah Partisi’nin içinden çıkan AK Parti’ye sahip çıktı.

Erdoğan’ın “manşetlerle savaşarak” iktidara geldik demesi boşuna değil. 

Ancak bugün, 16 yıllık AK Parti iktidarı döneminde, hem de iktidara yakın medyada çıkan haberlere ve iktidara adına konuşan, racon kesen “gazetecilerin” yazdıklarına bakınca şaşırıyorum.

AK Parti hükümetinin 16 yıldır bulunduğu her platformda “ayıpladığı”, “reddettiği”, “utanç verici” bulduğu “ayıplı gazetecilik” ile bugünün iktidar medyasının ortaya koyduğu “ayıplı gazetecilik” arasında neredeyse hiçbir fark yok.

Gerçekleri çarpıtma.... İftira... Yalan haber... Korku siyaseti tetikçiliği... Ötekileştirme... Toplumu kamplaştırma...

İşte iki örnek...

Karamollaoğlu IMF konusunda ne diyor, ne yazılıyor?

Saadet Partisi’nin lideri ve cumhurbaşkanı adayı Temel Karamollaoğlu katıldığı bir televizyon programında, AK Parti’nin ekonomi politikalarını eleştiriyor.

Diyor ki, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sık sık, biz geldik IMF’in 23 milyar dolar borcunu ödedik, şu anda IMF’e borç verecek duruma geldik söylemi gerçeği yansıtmıyor. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik bunalım öyle bir durumda ki, emin olun bugün IMF’ten borç almıyoruz ama bugün IMF’ten borç almış olsak, almamaktan daha iyi noktada olurduk…”

Karamollaoğlu’nun dediğinde ne var?
İktidar partisinin karşısındaki bir muhalefet partisi elbette bunları söyleyecek. İktidar partisinin açığını yakalayacak. İktidar partisine düşen görev nedir?
Çıkıp bütün bu iddiaları belgeleriyle, delilleriyle çürütmesi ve “gerçek sizin söylediğiniz gibi değil, gerçek budur” demesi değil mi?
Temel Karamollaoğlu’nun açıklamaları cımbızlanıyor, kesiliyor, biçiliyor ve bütün gerçeklik sakilce çarpıtılıyor, “Karamollaoğlu dedi ki IMF’e borçlu kalsaydık, ekonomik olarak daha iyi yerde olurduk” diye gazete köşelerine giriyor.

Bir başka örnek… Karamollaoğlu bir TV programına çıkıyor, bazı yatırımların rant amacıyla gerçekleştirildiğini, rasyonel veya verimli olmadığını söylüyor. Bu konuşmanın bir başka yerinde de ekonomiyi mevcut şartlarda “döndürebilmek” için dış kaynak sağlamanın öneminden bahsediyor.

Saadet liderinin söyledikleri nasıl haberleştiriliyor peki? Şöyle:

“Karamollaoğlu: Yatırımları durduracağız, Türkiye’yi borçlandıracağız”.

Saadet Partisi, emekli hakim Tanju Güvendiren’i Ankara’dan milletvekili adayı gösterdi.

O da neyin nesi?

İktidara yakın medya, ‘araştırmacı gazetecilik’ yaparak ‘bir gerçeği’ ortaya koyuyor ve dindar kesimi bilgilendiriyor!

Meğer, emekli hâkim Tanju Güvendiren, 28 Şubat döneminin yargıcıymış. Dönemin Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız ve 5 kişiyi tutuklayarak cezaevine gönderen DMG savcısıymış!

Ne kadar korkunç değil mi?
Bu habere göre Saadet Partisi, bildiğiniz bir Stockholm Sendromu yaşıyor!
Peki, gerçek ne?
Dönemin Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız ve 5 kişiyi tutuklayarak cezaevine gönderen DMG savcısının ismi Nuh Çetinkaya.

Tanju Güvendiren kim, rahmetli Erbakan Hocanın kadim bir dostu...

İddia edildiği gibi 28 Şubat mahkemelerinin ne savcısı ne de hâkimi değil. 28 Şubat’ın yargı ayağındaki isimlerinden biri değil. 28 Şubatçı değil…

İşte böyle bir kişiyi günlerdir gazete manşetlerinde, köşe yazılarında 28 Şubatçı diye lanse ediyorlar, Refah Partilileri tutuklatan savcı diyorlar, Saadet Partilileri “düşmanla işbirliği” yapmakla 
suçluyorlar.

***

Velhasıl kelam...

Bir gazeteci olarak, kendinizi yakın hissettiğiniz siyasi partinin seçimleri kazanmasını isteyebilir, tarafınızı belli edebilir, iktidara gelmesini sağlayacak, toplumun sempatisini kazandıracak yazılar da kaleme alabilirsiniz.

Tek bir şartla. Ahlaklıca. Gerçekleri çarpıtmadan. İftira atmadan. Yalan yazmadan. Korku siyaseti tellallığı yapmadan. Toplumu bizden ve bizden olmayanlar diye kamplara ayırmadan. Ötekileştirmeden.

Bu yalan, iftira, çarpıtma haberleri AK Parti’ye bir şey kazandırmadığı gibi en büyük zararı verir.

Fatura AK Parti’ye kesilir.

Şu sorulmaz mı?

Dün reddettiğiniz, ayıpladığınız medyanın özellikleri bugün sizin medya taşıyor, ne iş?

Gazeteciler soru sormayı unutmuş gibi...

Gazeteci bir arkadaşım “Dün akşam Muharrem İnce’yi izledin mi?” dedi, “hayır” dedim.

Arkadaşımın “gazetecilik ve soru sorma” üzerine yaptığı durum tespitini ve bir gazeteci olarak Muharrem İnce’nin çıktığı program üzerinden yaptığı özeleştiriyi kıymetli buldum.

Ve köşemin bu kısmında sözü tamamen ona bırakıyorum:

“Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, önceki akşam bir televizyon programında gazetecilerin sorularını yanıtladı.

İnce mitinglerde sık sık dile getirdiği “Cumhurbaşkanlığı bütçesi 10 yılda 25 kat arttı” iddiasını programda da tekrarladı. Ve karşısındaki gazeteci bir arkadaşımıza “Sizin geliriniz 10 yılda 25 kat arttı mı?” diye sordu. Bu bilgiyi mitinglerinde sık sık tekrarlayan bir siyasetçiye, gazeteci arkadaşımızın sorusu şu oldu:

“Bu rakamları nereden buldunuz?”

İnce’nin cevabı “İnternette, Cumhurbaşkanlığının resmi sitesinde, halka açık resmi kaynaklar” yanıtını verdi.

Bir gazetecinin bu bilgiyi önceden biliyor olması gerekirdi, diye düşündüm. 
Muharrem İnce, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 17-25 Aralık 2013’teki yolsuzluk operasyonlarından iki yıl sonra FETÖ okullarına 114 milyon lira verildiğini söyledi, kaynak olarak ise soru önergesine dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın verdiği yanıtı gösterdi.

Gazetecilerden biri “Acaba öğrenciler mağdur olmasın diye verilmiş olabilir mi?” gibi oldukça tuhaf bir yanıt verince gülümsedim.

İnce ise söz konusu paranın 2015’te verildiğini söyledi ve “Çocuğunu o okullara gönderen memuru attın da bu bakanı niye atmadın?” diye sordu.

Muharrem İnce, program boyunca sık sık Güney Kore’deki eğitim modelini dile getirdi ama üç gazeteciden biri de sormadı ki “Güney Kore’deki eğitimi neden bu kadar önemsiyorsunuz” diye.

Gazeteci arkadaşlarımız ‘soru sormak, ayrıntısını sormak, konuyu derinlemesine konuşmak’ yerine verilen yanıtlarla yetinip, program bir an önce kazasız belasız bitsin psikolojisindeydiler.

20 yıllık gazeteciyim. Çalışmadığım medya kurumu kalmadı. Ancak akşam izlediğim programda arkadaşlarımız adına üzüldüm. Soru sormayı unutmuşlar...”

  • Abone ol