Dünyânın tadı kaçıyor. Dar bir boğaza girdiğimiz artık çok berrak bir şekilde görülüyor. Modern dünyâyı kuran iş, işlem ve ilişkiler ağını veren “sermâye” ”devlet” ve “ulus“ denkleminde mâhut krizler ve gerilimler tırmanıyor. Bana öyle geliyor ki; en beter hususlardan birisi; artık bir dünyâ düzeni tasavvurunun  bile  konuşulmuyor olması. Gerek bireysel, gerek toplumsal düzeyde herkes bu süreçten kendisine göre bir bekâ meselesi türetmiş durumda.

Bekâ meselesinin daha çok, dünyânın geri düzeylerini temsil eden kırılgan çeper toplulukları için geçerli olduğu düşünülürdü. İleri düzeyleri temsil edenlerin ise “tuzlarının kuru “ olduğuna  ve bu tarz endişelerden muaf olduklarına inanılırdı. Hâlbuki bugün öyle değil. Krizlerin yapısal-çevrimsel boyutlar kazanmasına bağlı olarak, merkez-çeper farkı pek kalmıyor. Bugün ister ABD, Britanya, Almanya, Fransa diyelim; ister Rusya, Çin; her “aktör” kendisine göre bir bekâ sorunu yaşıyor. ABD belki de târihinin en çalkantılı  siyâsal-toplumsal dönemine girdi. İçeride kurumlar, kuruluşlar birbirine girmiş durumda. Benzer olarak, meselâ Almanya’da da durum farklı değil.

Bekâ meselesi akıl ve değer kaybını berâberinde getirir. Bekâ endişeleri kadar ufuk daraltıcı çok az şey vardır. Ufuk daralması en başta tasavvur kaybına işâret ediyor. Bu kayıpların birikimi ve çapı hayli endişe verici gözüküyor bana. Bekâ meselesinin derinleşmesine bağlı olarak; ufku toptan kaybetmek de en muhtemel durumlardan birisi olarak tecelli eder. Gâliba tecrübe edilen de bu.

Ama sakın bunu tasarım alanındaki gelişmelerle karıştırmayalım. Tasarım bahsinde bir sıkıntı yok. Hattâ dünyâ kültürel olarak tam bir tasarım (proje) fetişizmini yaşıyor. Tasarımın konusu olmayan hiç bir alan kalmadı. Sanatçılar bile mühendisleşti;  şişine şişine tasarımlarından bahsediyor. Mesele tasarım alanınındaki başarıların sâhipsiz kalmasında yatıyor. Tahayyül, tasavvur gibi, tasarımdan daha kapsayıcı, kuşatıcı kavrayışlardan yoksunlaşıyoruz. Tasarım fetişizmi ve enflasyonu biraz da tahayyülsüzlük ve tasavvursuzluğun neticesi gibi gözüküyor. Haydi George Carlin gibi söyleyelim: Daha çok tasarlıyor; ama daha az tasavvur ve tahayyül  ediyoruz.

Teknolojizm ise bunun ideolojisini oluşturuyor. Elbette amacım ucuz bir teknolojisi eleştirisi yapmak; hele hele anti-teknolojizm basitlemelerini ısıtıp servis etmek değil. Ayrıca bunun derde devâ olmadığını görebiliyorum. İşâret etmek istediğim, tasavvur ve tahayyül etmek ile tasarlamanın aynı şeyler olmadığı. Bu ayırımın tonlamalı olarak vurgulanması gerekiyor. Çünkü facia; tasarımın tahayyül ve tasavvur etmenin yerine konmasında başlıyor. Fark korunsa o kadar gam yemeyeceğim. O zaman, giderilmese bile,  bir eksikliğin farkındalığı ayakta kalır. Ama tasarımın tahayyül ve tasavvurun kendisi imişçesine muamele görmesi çok körleştirici bir etki yaratıyor.

Tasarım dünyâsı temelde; yâni târihsel olarak  çok kaba bir dünyâya işâret ediyor. Çok değil, belki de on seneler öncesinde mühendisliği mühendislik olarak zabtetmek mümkündü. Ama, çok kısa zamanda tasarımlar kültürelleşti ve bu suretle kendisini incelterek hayatımızın her alanını kolonize etti. Yanılsamalar da zincirlerinden boşalırcasına burada başlıyor. Bir oldu bitti ile zekâ aklı; tasarım tahayyül ve tasavvuru teslim alıverdi.

Şimdi içinde bulunduğumuz eşikte çok sorunlu bir tablo ortaya çıkıyor. Krizlerle birlikte derinleşen bekâ sorunlarına, tahayyülü olmayan tasarımların tehlikeli ürünleri eşlik ediyor. Bu da yakın geleceği tehdit ediyor…

  • Abone ol