Geçen hafta sonu Sayın Kültür ve Turizm Bakanı Prof.Dr.Numan Kurtulmuş’un davetlisi olarak, 1960’larda Türkiye’den kaçırılmış Herakles Lâhtinin , yürütülen başarılı bir çalışmayla yeniden anayurduna kazandırılmasıyla âlâkalı bir programa katıldım. Bu son derecede sevindirici bir gelişme. Darısı sayısı 55’i bulan diğer eserlere diyelim. Sayın Kurtulmuş işini ciddiye alıyor ve hakkını vermeye çalışıyor. Heyecanından bunu anlıyoruz.

Program bununla sınırlı değildi. Müzedeki merâsimin ardından, Burdur’a doğru hareket edildi. Bir tabiat şaheseri olan; görünüşü ile Maldiv sahillerini hatırlatan Salda gölünün turizme açılmasını teşvik amaçlı bir ziyâretin ardından yine Burdur hudutları içinde kalan antik Kybira harabelerine vâsıl olduk. Gece ise bu antik şehrin stadyumunda verilen senfonik  türkü konserini izledik.

Kybira antik şehri Anadolu’daki sayısız ören yerinden birisi. Kazılar büyük bir başarıyla sürdürülüyor. Odeon, tiyatro ve stadyum onarılmış. Rehberimizin anlattığından anlaşılıyor ki, asırlar evvel muazzam bir şehircilik numunesini veriyor Kybira. Kimbilir, kazıldıkça altından daha neler çıkacak…

Anadolu  muazzam bir şehircilik târihi repertuarı. Kompleksizce bu antik mirâsı sâhiplemek zorundayız. Bu antik birikimi, “Bizden değildir; Türk ve Müslüman izleri taşımıyor” diye küçümsemek ve hor görmek çok yabânî bir bakış. Çok şükür bu ilgisizlik artık geride kaldı. Yerel idâreler; hattâ bir kısım özel firmalar  çevrelerindeki antik mirâsı sâhipleniyor ve ihyâsı için gayret gösteriyorlar. Bu işlere aktarılan kaynaklar da eskisiyle kıyaslanmayacak kadar arttı.

Diğer taraftan, bu coğrafyanın son sâhipleri olarak; Selçuklulardan Osmanlılara;  yüzyıllarca bu birikimin üzerine koyduklarımızı; yine son 50-60 senede nasıl da kendi ellerimizle harcamış olduğumuzu düşününce hüzünlenmemek elde değil.

Mesele sâdece şehir estetiğiyle sınırlı değil. Bu estetiğin sembolize ettiği hayat tarzının yok oluşuyla âlâkalı. Yâni kendi kurduğumuz şehirlerin tahribâtı, aslında bir özyıkım. Abartı sayılmazsa söyleyelim; bu  bir nev’i sosyal intihar. Nasıl oldu da meselâ Karadeniz’de tabiat ile son derecede uyumlu , estetik olarak da herbir yapısı hayranlık uyandırıcı bir ahşap mîmariyi hayâta geçirmiş olan nesillerin çocukları,bunları birer birer yıkıp; yerine koydukları  çarpık çurpuk, insana aykırı   tuvalet mozaikli apartmanları kendilerine lâyık gördüler? Nasıl da bir salgına dönüştü bu işler? 99 Depreminden sonra aklımız neden başımıza gelmedi? Nasıl oldu da “post-apartment” dönemde , yanlışımızdan vazgeçeceğimiz yerde, beton-demir fetişizmini  irtifa fetişizmine taşıyıp; belki de yer yer apartmanlara rahmet okutacak hâle getirdik? Hayıflanma işini abartmadan ve basitlemelere kaçmadan  bu soruya bir cevap bulmak; hastalığı teşhis etmek gerekiyor. Yâni; “efendim işte Batılılaşmaya mecbur bırakıldık da o sebeple oldu” demek yetmiyor. Mâlûm; İntihâr çok karmaşık bir psişik süreçtir. Âdeta, karmaşık bir intihar hâdisesini inceler gibi incelemek zorundayız bu süreci. Hayıflanmanın da bir faydası yok. Evet, artık herkeste bir nostalji; “Ahhh neleri kaybetmişiz” hayıflanması yerleşti. Ama nedense yine bildiğimizden şaşmıyoruz. Rahmetli mîmar Turgut Cansever bu beton çölleşme için kendisini tutamaz ve “maymunlar cehennemi” tâbirini kullanırdı. Ne tuhaf değil mi; mâziye ve kaybettiklerimize hayıflana hayıflana bu cehennemden bir pay kapmak için borç harç didiniyoruz. Hâlâ bu sapkın cinâî  şehirleşmenin ürünlerini kapış kapış almaya çalışıyoruz.

Aslında herşey önce şehirlerde başladı. 1970’li senelerde Türkiye’deki şehirlerin kâhir ekseriyeti beton çölüne dönüştü. Orta ve küçük ölçekli şehirler iyi kötü direniyor ;köyler ise aslını büyük ölçüde muhafaza ediyordu. Hâsılı beton çölünden çıkıp, taşraya doğru açıldıkça , geleneksel hayâtların devâm ettiği bir dünyâyı idrâk edebiliyorduk. 1980’lerin sonlarından başlayarak betonlaşmaya dayalı bu özyıkım oralara da ulaştı. Bugün otantikliğini muhafaza edebilen kasaba veyâ köy bulmak artık çok zorlaştı.

2000’li senelerde şehirlerde ; başta İstanbul olmak üzere şehirlerde belli noktalarda bir îmar faaliyeti başladı. Evet parkların sayısı arttı. Şehirlerin altyapıları şöyle,böyle iyileştirildi. Yollar; kaldırımlar düzeltildi; elektrifikasyon, kanalizasyon, ulaşım hizmetleri arttırıldı. Diğer taraftan muhteviyâtı tartışmalı bir soylulaştırma (gentrification)veyâ makyaj gayreti başgösterdi.  99 Depreminden sonra başlatılan yenilenmelerle;  çatı pencereli, Fransız balkonlu ucûbe yeni bir apartman estetiki(!) türedi.  Bir taraftan gökdelenler, siteler   dikilirken; diğer taraftan; âdetâ günah çıkarır gibi;  iyi kötü ayakta kalmış üç beş yapı veyâ mahalle  hummâlı , ama hesapsız bir restorasyona tâbi tutuldu. Tâbiî ki içindeki hayât düşünülerek değil; sâdece turizme malzeme olsun, para kazandırsın  niyetiyle..

Geniş caddeleri, parkları ile îmar görmüş ; sanki küçük bir Miami olmuş bir Antalya’yı geride bırakıp, Burdur tarafına doğru hareket ettiğimizde pecmurde bir “kalkınma” içindeki kasabalara ve köylere  toslamak; nihâyet; devrinde muazzam bir şehir olan bir ören yerine varmak ve onun harâbe hâlindeki  trajik yalnızlığından yükselen hüviyetine şâhitlik etmek,  çok ama çok sarsıcı bir tecrübe olarak şahsî kayıtlarımdaki yerini aldı…..

  • Abone ol