Bu yazıya bir rica ile başlamak istiyorum... Lütfen yazıdaki bazı karşılaştırmalardan kalkarak, gazetecilerle gazete okurları arasındaki nihai bağı sağlayan gazete satıcılığı (bayiler) mesleğini küçümsediğim düşünülmesin.

Biraz gazeteciliğe nasıl başladığımı anlatmak istiyorum...

Üniversite hayatım boyunca kendi kendime hiç bıkmadan sorduğum soru, 1975’te, yani 23 yaşında İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirip diplomamı aldığımda çok daha yakıcı bir hal almıştı... Soru şuydu: Benim İşletme Fakültesi’nde ne işim vardı? (Kendi tercihimi sorguluyorum, İşletme Fakültesi’nin önemini ya da ona gönül verenlerin tercihlerini değil.)

İster inanın ister inanmayın, bu soruya bugün dahi beni tatmin eden bir cevap verebilmiş değilim.

Bundan 8-10 sene öncesine kadar birkaç yılda bir gördüğüm o kâbusumsu rüyalar, bu aptalca tercihim nedeniyle kendi kendime verdiğim cezanın bilinçdışı tezahürleri olabilir miydi?  Rüya şuydu: Günün birinde İşletme Fakültesi’nden bir mektup ya da telefon alıyor ve aslında okuldan henüz mezun olmadığım bildiriliyordu bana. Şu şu şu derslerden sınava girip geçmem gerekiyordu, aksi takdirde çalıştığım müesseseye durum bildirilecek ve artık orada çalışmam mümkün olmayacaktı. Yani sonuç olarak ya o sınavlara girerek diplomayı hak edecek, ya da gazetecilik mesleğine devam edemeyecektim.

Belki “Ne var canım, kâbus bunun neresinde” diye geçiriyorsunuz içinizden... Fakat hayır, kazın ayağı öyle değildi; o sınavları, hele hele permütasyonlu, kombinasyonlu o matematik sınavını geçmem imkânsız görünüyordu rüyalarımda...

1978: “Ben? Gazetecilik?..”

1975’teki mezuniyetimi izleyen iki yılda, diplomamın beni sürüklediği birkaç işte “olur mu acaba” duygusuyla dirsek çürüttüysem de (biraz bankacılık biraz satış temsilciliği), her seferinde boğulacak gibi olup kendimi dışarıya zor attım.

1978’de askerliğimi tamamlayıp İstanbul’a döndüğümde, o zamanlar içinde bulunduğum Aydınlık hareketinin günlük gazetesinde (onun adı da Aydınlık’tı) çalışan bir arkadaşım, telefonda gazetede çalışmak isteyip istemediğimi sordu bana.

“Sence yapabilir miyim” diye sorduğum arkadaşım anlaşılan bana çok güveniyordu. Saçmaladığımı, tabii ki yapabileceğimi söyleyip, “benden haber bekle” diyerek kapattı telefonu. 

Oysa ben herkes gibi gazeteciliği ve gazetecileri gözümde o kadar büyütüyor, Aydınlık’ta çalışmaya layık olmadığıma o kadar çok inanıyor, işi beceremeyeceğime dair o kadar çok kaygı duyuyordum ki, gazeteden “hayır” cevabı gelmesine hiç şaşırmayacaktım. İlaveten, kapasitem ve gazeteciliğin gerekleri arasındaki büyük açık nedeniyle yaşayacağım stresten ve beyhude çabadan kurtulacağım için bir tür rahatlama da duyacaktım.

Fakat korktuğum başıma geldi; gazete beni kabul etti ve gazetecilik hayatım böylece başlamış oldu.

1986: “Ben? Gazetecilik?..”

Başladı, fakat çok sürmedi, bir yıl kadar sonra 12 Eylül darbesi geldi, gazete kapatıldı. Üç-dört yıl boyunca aralarında gazeteciliğin olmadığı bir dizi iş yaptım: Halı tezgâhtarlığı, muhasebecilik, kartpostal satıcılığı, plaktan müzik kaseti üretmece, vb.  

Bu arada “gazetecilik kim, ben kim” duygum devam ediyordu; bir parti gazetesi olduğu için, Aydınlık’taki tecrübe bende profesyonel bir özgüven yaratamamıştı. Tamam, orada olmuştu ama, bu, çok daha büyük yetenek ve beceri isteyen profesyonel gazete ve dergilerde çalışabileceğim anlamına gelmezdi.

O yıllar boyunca teşebbüs bile etmedim gazeteciliğe, ta ki Nokta’da çalışan arkadaşım, gazeteci Gülay Göktürk “Nokta’da çalışmak ister misin?” diye sorana dek...

Başladım ve yapabileceğime nihayet inandım. Yıl 1986 idi, bu noktaya gelebilmek için tam 10 yıl gerekmişti...

O zamanlar gazetecilik işte bu kadar gözde büyütülen, bu kadar itibarlı bir meslekti.

Bugün hangisini tercih edersiniz?

Çoğunuz bağlantıyı kurmuşsunuzdur: Bu yazının başlığını ünlü Fransız reklamcı Jacques Sequela’nın Anneme Reklamcı Olduğumu Söylemeyin... O Beni Bir Genelevde Piyanist Sanıyor! başlıklı kitabına nazireyle türettim. Fakat gazeteciliğin günümüzdeki haline bakıp da başlığın gerçek duygulara tekabül etmediğini kim öne sürebilir?

Benden birkaç yaş büyük bir gazeteci arkadaşımdan dört-beş yıl önce dinlediğim bir hayat-ı hakikiyye sahnesi (1970’lerin sonu):

Bir haber için şehirlerarası otobüs seyahati yapan arkadaşımın yanında oturan esnaf görünümlü yolcu, ona ne iş yaptığını sormuş. “Gazeteciyim” cevabını alınca ilk tepkisi  “estağfurullah” olmuş, ardından da neden şaşırdığını söylemiş: “Okumuş yazmış birine benziyorsun, öyle kulübede oturup gazete mi satacaksın?”

Arkadaşım anlamış durumu ve kendisinin gazete satıcısı ya da bayii değil, “gazeteci” olduğunu ve tam olarak ne iş yaptığını anlatmış.

Arkadaşım bu hoş hikâyeyi bana anlattıktan sonra, “Şimdi yanımda oturan biri ‘gazeteciyim’ dediğimde beni gazete bayii sansa, herhalde durumu düzeltmeye kalkmam” demişti.

Dediğim gibi, ben bu hikâyeyi beş yıl kadar önce dinlemiştim. Düşünün ki o günden bu güne daha neler oldu neler...

  • Abone ol