Ne darbe teşebbüsleri ne ekonomik kriz; AK Parti hükümetinin karşılaştığı belki de en ciddi sorun Suriye meselesi. En ciddi diyorum, çünkü işin ucunda bir komşu ülkeyle savaşa tutuşmak var. 'AB'ye gireceğiz' diye başlayıp 'savaşa girmek' kimsenin altından kalkabileceği bir vebal değil. Velev ki bu AK Parti olsun...

 

Sorumluluk büyük. Hükümet serinkanlı bir görüntü veriyor ama Suriye krizi büyüyebilir. Kolay değil, bir Türk savaş uçağı düşürüldü ve iki pilot şehit oldu. (Şehitlerimize rahmet, ailelerine sabır diliyorum).

Herkes biliyor ki bu çok ciddi bir olay. İki ülkenin sınırında havada savaş uçaklarının 'it dalaşı'nda yaşanan bir kaza değil, Türk uçakları hedef alınarak Suriye tarafından vuruldu. Bunu 'sindirmek' zor. Hem Başbakan hem toplum için. Başbakan için zor, çünkü Türk uçağının Suriye tarafından vurulmasını Beşşar Esed'in doğrudan kendisine yönelik bir mesajı olarak algıladığını sanıyorum.

Başbakan'ın, Esed hakkında tam bir hayal kırıklığı yaşadığı kuşkusuz. Sözünü dinleyerek tedrici bir geçiş modeline razı olacağını bekliyordu. Olmadı. Olmadıkça da sertleşti ifadeler. Adeta 'kişisel' bir boyut kazandı. Bu coğrafyada ülkeler arası yakınlaşmaların ve çatışmaların 'kişisel' boyutunu asla unutmamak gerek. 'Ulusal çıkar', jeopolitik konum' vs. denilse de kişisel kızgınlıklar ve dostluklar bu bölgedeki birçok gelişmenin ana dinamiğidir. Suriye ile son yıllarda yaşadığımız inişli çıkışlı ilişki tam da örnek...

Dolayısıyla, eğer Türk uçağının vurulması Türkiye'de ve bölgede Başbakan Erdoğan'ın 'karizmasını çizmeye' yönelik Esed'in planlı bir eylemi olarak değerlendirilirse mesele 'kişiselleşir'. Böyle bir duygusallık da olmadık anlık tepkilere veya irrasyonel politikalara neden olabilir.

Türk uçağının Suriye tarafından düşürülmesini toplumun da sindirebilmesi, kabul etmesi zor. Zor çünkü, son dönemde toplum Türkiye'nin 'büyük devlet' olduğuna inandı. Bölgede ve dünyada sözü sadece dinlenir değil, sözünden çıkılmaz bir devleti olduğunu düşünmeye başladı Türkiye'nin. AB'yi küçümseyen, Ortadoğu'ya nizam veren, Balkanlar'a hükmeden, hatta Afrika'yı ayağa kaldıran 'büyük devlet'i var sandı.

Şimdi ise her an yıkılması beklenen Esed rejimi tarafından savaş uçağı düşürülen, her gün dağıldığı söylenen Suriye ordusu tarafından iki pilotu şehit edilen bir ülkeleri var. Algı ve gerçek arasındaki uçurum 'travma'lar yaratır insanlar ve ülkeler için. Hem yönetim hem de toplum olarak bizim 'düşürülen uçak' travmasından çıkmamız kolay olmayacak.

Çıkışı bir 'karşı' saldırıda arayanlar yanlış yaparlar; çıkış dilimizi, kendimize ilişkin algımızı, bütün kazanımlarımızı riske atacak aşırı özgüvenimizi revize etmekten geçiyor. Devlet ve güç merkezli düşündüğümüz sürece başımız beladan kurtulmaz. Aslolan toplumdur ve toplumun gücü, ki o da barışla, özgürlükle, refahla ve demokrasiyle inşa edilir.

Türkiye'nin önceliği, 'iç inşa' sürecini tamamlamak olmalı. Savaşın ilk zayiatı demokrasi olacaktır. Etrafımıza 'nizam vermek' yerine iç inşa sürecine odaklanmalıyız. Amerika komşumuz Irak'a girdi, ancak on yılda çıkabildi. Bizim o kadar vaktimiz var mı ve dışarıda harcayacak enerjimiz? Daha önce de yazdım; toplumu, ekonomisi ve diplomasisiyle yükseliş halindeki Türkiye'yi bölgesel bir çatışmanın içine sokarak harcamak yazık olur.

2003'te Irak'taki savaşa nasıl ve neden müdahil olmadıysak Suriye ile de sıcak bir çatışmaya girmemeliyiz.

Suriye arka bahçemiz değil. Başka ülkeleri arka bahçesi olarak gören 'süper devletler' bile tükendi. Vietnam Amerika'nın arka bahçesiydi; Asya'ya nizam, Çin'e ve Sovyetler'e gözdağı verecekti. Ne oldu? On yıl saplanıp kaldığı Vietnam'da en ağır mağlubiyetini tattı. Afganistan'ı arka bahçesi olarak gördü Sovyetler Birliği. Girdi 1979'da, başına gelmeyen kalmadı. Koca Sovyet ordusu madara oldu Afganistan dağlarında. 1989'da çıktığında Sovyet ordusu da, rejimi de, ekonomi de bitmişti.

Bu örnekleri alakasız bulanlar Sarıkamış'ı hatırlasın. Memleketin barışa ihtiyacı var; demokrasiyi ve refahı başka türlü inşa edemeyiz.

 

[email protected]  

  • Abone ol