AK Parti tartışması devam ediyor. Gayet de iyi oluyor. Dün bir dostumuz, “Taraf bu konuda da Türkiye’ye yeni bir şey gösteriyor” dedi. Ben de öyle düşünmüştüm. Bir gazete içinde, böyle sert ve zor bir tartışmanın açılması, bunun dünyanın sonu olmadığını görmek, beni endişelendiren değil, ferahlatan bir şey. O nedenle Taraf’ta yarılma, çatlama, patlama düşünceleri olanlar bence öncelikle bu bakışın kendi alışkanlıklarından kaynaklandığını fark etmeliler. O kadar tektipçi, ataerkil ve totaliter eğilimliyiz ki, bu türden fikir ayrılıklarının aynı çatı altında yer almasının mümkün ve sağlıklı olmadığını düşünüyoruz. Taraf’ı sevenler ise, ne gerek var kendi içinizde bölünmeye ve kavga etmeye diye üzülüyorlar. Orada da sorun var. Bu teklik ve birlik eğilimi ne kadar da içimize sızmış! Düşünce çeşitliliğini ve ifade özgürlüğünü tehdit görür hâle geliyoruz. Bu nedenle Taraf’ın bence de bu tartışmaya zemin olmakla ülkeye verdiği ve vereceği çok şey var. Promosyon veremiyoruz ama, en azından böyle hizmetlerimiz var. Bu da teletabi dağıtmaktan daha faydalı olsa gerek.

Tartışmanın AK Parti’ye karşı Taraf, Başbakan Erdoğan’a karşı Ahmet Altan eşitlemesinde yaşanması başlı başına bir sorun. Ülkenin güçlü bir iktidar partisi var ama parti tek adam Erdoğan’dan soruluyor. Karşısına bir gazete ve bir genel yayın yönetmeni konmuş. Darbeci, JİTEMci askerlerle kavga eder ve onları yenerken, Taraf bu payeyi ister istemez kazandı. Çok güçlü görünüyoruz. Bunu cesur ve ilkeli yayın çizgimizden aldık. Şimdi diyorlar ki, bu ilkede odak kaybına uğradınız. Nasıl çıkacağız bu işin içinden? Sadece gazetecilik mi yapsak?

Asla eşitlenemeyecek, eşitlenmesinin haksızlık olacağı bu iki kurumu birbirine denk gören bir zihin yapısına sahibiz. Birinin elinde koca devlet, diğerinin ise sadece kalem var. Eğer Ahmet Altan’ı Başbakan Erdoğan’a iman ettirebilirsek, Türkiye’nin önü açılacak. Yok, Ahmet Altan eğer Başbakan Erdoğan’ı yaptığı hatalarda ikna edebilirse, ülke yine uçup gidecek.

Bu algı zemininin AK Parti’de, Taraf’ta ve tartışan kesimlerde nasıl düzeltilebileceğini inanın bilmiyorum. Belki bilmemek de gerekir. Yani bu Türkiye için yeni bir şeydir. Birlikte öğreniyoruzdur.

Asıl sorun ise AK Parti karşısında etkili, özgürlükçü ve güçlü bir muhalefet olmamasından kaynaklanıyor. Bu durumda, AK Parti’nin patinaj yaptığı bu dönemlerde halka yönelik “Bak eşek uçuyor” işlevini yükleyeceği kutuplaşmayı sağlamak için gerekli modeli CHP üstlenemiyor. O kadar paspal bir “siyaset” yapıyorlar ve o kadar kötüler ki, geriye mütedeyyin ve demokrat kitlelerde sözünün karşılığı olan kala kala bir Taraf kalıyor. Bizler-onlar ikiliği, siyasetin iş görmediği totaliter eğilimlerin arttığı dönemlerde “Acil durumda çekiniz” butonu gibidir. O, bunu yapıyor.

Peki, neden Başbakan bunu yapıyor? Kabaca iki nedeni var.

İlki, patinaj yaptığı dönemin, kendisini devlete hâkim hissettiği döneme denk gelmesi. Yani kabaca 12 Eylül Referandumu sonrası. Yargı vesayetinin kırıldığı bu tarihten sonra, Başbakan başarılarının verdiği özgüvenle de devlete hâkim olduğunu düşündü. Kendi kişisel ajandasına döndü. Kürt meselesinde gerçekten yalnız bırakıldı, yoruldu ve açılım, karşılıklı örtüşen alicengiz oyunlarıyla duvara tosladı. Ama asıl sorun Erdoğan’ın o bitti dediği derin devletin Uludere tuzağına düşmesi ile başladı. Özür ve telafi kültürüne henüz yabancı, kendisini zayıf göstermek istemeyen Başbakan, Uludere’nin üzerine gidilmesine öfkelendi. Şike, ÖYM’ler, Sayıştay ve kuşkulu F-4 olayı gibi meseleler de buna eklendi tabii. Taraf ise bu konuların en sıkı takipçisi oldu.

İkinci sorun ideolojik boşluk. AK Parti pragmatik bir parti. Bu nedenle doğru davranması ancak tehdit altında olduğu zaman mümkün oluyor. İlkeleri henüz evrensel ve özgün değil, ideolojiye tahvil olmuş da değil. O nedenle AB ilerleme raporunu bugünü çöpe atıp, 1071’e kadar geri gidip, oradan hop 2071’e zıplamak durumunda kalıyorlar. Aslında bunun o bildiğiniz hepimizin canına okuyan Türk-İslam sentezinden bir farkı yok. Ama ideoloji de öyle iki günde oturup yazılacak bir şey değil ki! İdeoloji değerler birikmesidir. AK Parti’nin o kadar zamanı olmadı. Demokrasi kumbarası bu dönemlerden kazasız geçmeye kâfi gelecek nakdi ihtiva etmiyor. Ama tamtakır da değil. Kalanı Alparslan Sultan’la, dev camiler ve 600 milyar dolar pazar vaat eden aceleye getirilmiş kentsel dönüşümlerle telafi ediyorlar.

Yıldıray’ın “Siyaset de böyle bir şey, anlayın” dediği de bu. Hayır, siyaset hiç de böyle bir şey değil. Sen kendini avutuyorsun sevgili kardeşim. Düş kırıklığın ile yüzleşmeye hazır değilsin. Senin de bizim istediklerimizi istediğini çok iyi biliyorum. Ama elindeki tek umudu kaybetme korkun keskin zekânı törpülüyor. Hatırlar mısın? Perihan Mağden “Ben AKP’nin demokrat olma ihtimalini sevdim” demişti. Güzel laftı. Ben ihtimallerden çok AK Parti’nin doğru ve cesur icraatlarını sevdim. Bu partiye açık açık oy vermekten gocunmadım. Pişman da değilim. Benimki daha çok Gökhan Özgün’ün kemalist Türkiye’yi kast ederek “Bok dolu bir havuzda temiz tarafa yüzmeye çalışırken bir de baktık AKP de yanımızdaydı” dediği durumdu.

Hatırla, sen de oradaydın. Biz orada tanıştık seninle.


[email protected]

  • Abone ol