Halkların hayatında mücadele hiç bitmez. Bunun temel birkaç nedeni var. İnsan uygarlığının komşu kabilelerden ulus devletlere kadar evrildiği süreçte, insanlar dünya kaynakları için rekabet etmekte. Kaynakların tüm insanların onurlu bir şekilde hayatta kalabileceği kadar zengin olduğu iddia edilse de, rekabetin doğası ve ahlakı cehennemi yeryüzüne indirme 'başarısını' göstermiştir. Birey gibi, toplum ve devletler de aslında kaynakları paylaşmaya eğilimli olabileceklerini iddia ederler. Ama böyle bir sözleşmeye karşı tarafın uyacağını garantileyemezler. Dolayısıyla üzerlerinde her zaman güçlü ve hakkından fazlasına erişmek durumunda olma baskısı artar. Daha fazlasına sahip olmak, diğerlerini tahakküm ve kontrol altında tutma eğilimi baskın gelir.

Böyle bir dünyada doğal olarak en büyük bedeli güçsüzler öder. Savaş ve fakirlik en çok onları vurur. Dünyanın her yerindeki azınlıklar büyük ve daha hızlı organize olmuş toplumların daha iyi yaşaması için kurban edilirler. Sistem onların emeği ve bedenleri ile çalışır. En eski azınlık veya öteki sınıfı kadınlar, işçiler (köleler), fakirler ve çocuklardır. Bu temel halkaya dini ve etnik azınlıklar eklenir. Daha büyük halkada ise zayıf ve dezavantajlı milletler, devletler yer alır.

Örneğin Yahudi toplumu... Binlerce yıl sürgünde, aşağılama ve katliamlara maruz kalarak yaşamışlardır. İtalya şehir devletlerinde ilk kez ortaya çıkan gettolarda, mal mülk sahibi olmalarını engellenerek izole edilmişlerdir. İspanya'dan dehşet içinde kovulurken kendilerine Osmanlı'nın kucak açması övünülecek bir durumdu ve daha çok yukarıdaki paradigma farkını teyit eder.

İşte bu dönüşüm sürecinde Yahudi milletinin temsilciliğini üstlenen Siyonistler de, bir devlet olabilmek için bu kirli oyunu kuralına göre oynamaya karar vermiş ve bu amaca Balfour Deklarasyonu ile yaklaşmışlardı. 1918 yılında Britanya'nın Filistin'i işgali ile başlayan süreç İsrail Devleti'ni yarattı. Araplar 1947 yılında BM tarafından kendilerine yapılan iki devletli yapı teklifini kabul edilemez buldular. Yüz yıldır bu topraklara Yahudiler akın ediyorlar ve bu ciddi öfke yaratıyor ve çatışmalar yaşanıyordu. Bu arada olan Filistin halkına oldu. Milyonlarca Filistinli Sabra ve Şatilla gettolarına mahkûm olmakla kalmadı, falanjistler tarafından katledildi. Bu hikâye vahşi Gazze saldırısı ile aynı karakterde devam ediyor.

Son dokuz aydır ABD arabuluculuğunda yürütülen Barış Süreci'nin kapsamı, 1947'de BM'nin sunduğu tekliften çok farklı değildir. Yani başarı, sonuç itibarıyla 1947'deki şartlara ulaşmakla sınırlıdır. Hatta görünen o ki, bu sonuç bile henüz çok uzaklardadır.

Yahudilerin yerini Filistinliler almış, ama ana kural değişmemiştir. Hala da değişmiş değil. Güçsüz olanın yaşamaya hakkı hala yoktur. Demokrasi gerçekten belirli bir zihni olgunluğa ulaşmış olsaydı, bu katliamlara dünya rahatlıkla 'dur' diyebilirdi. Yahudilere kucak açan Osmanlı kadar uygar olamadılar. İsrail ise, bir zamanlar kendilerine uygulanan rejimin aynısını Filistinlilere uyguluyor.

Ne kadar trajik olsa da, gerçek bu.

Bir düşman aranıyorsa, hala değişmeyen bu ahlaki düşkünlük ve buna göre organize olan güç ittifaklarıdır. Burada sorun bir millet veya devletten öte, zihinleri yöneten rekabet doğasının ahlaksızlığıdır. Buna realpolitik deniyor. Esas itibarıyla birlikte yaşamayı hala öğrenebilmiş değiliz. Anlama çabamız ise mağduriyet halkasındaki değişen öznelerle sınırlı.

Türkiye herhangi bir ülke değil. Çok kültürlü, çok tebaalı bir imparatorluk bakiyesi. Ve dünya barışı hala, bir zamanlar Osmanlı'nın hâkim olduğu topraklarda tehdit ediliyor. Ödediğimiz acı bedeller üzerinden bize ulaşan bir tecrübe var. Bu nedenle, son 12 yıldır yaşanan bağımsızlaşma sürecini, sadece Türkiye'den ibaret görme hatasına düşülmemeli. Türkiye istese bile, bölgesindeki rol ve sorumluluklarından kaçamaz. Bu anlamda değişen dış politika zihniyeti önemlidir.

Türkiye'nin mutlaka önemli bir rolü olacaktır. O role kimin karar vereceği ve hangi zihniyet içinde araçsallaşacağı ile ilgili bir durum bu.

Osmanlı'yı diriltecek değiliz. Bu zaten mümkün değil. Sadece tarihimizle barışıyor, yüz yıllık amnezi dönemini rehabilite ediyoruz. Biraz da kendimizi hatırlıyor, yüz yılın yabancılaşmasını, kompleksleri gideriyor, çokkültürlülüğümüzden kaynaklanan potansiyellerimizi hatırlayıp, güne uyarlıyoruz.

Türkiye kendi iç sorunlarını çözer, devletini hak ve halk merkezli hale getirirse, Ortadoğu için bir ümit, model olma potansiyeli var. Yeni Türkiye vizyonu ve Erdoğan'ın ayakta kalabilmesi bunu ima ediyor.

Çankaya, 2015 seçimleri ve AK Parti'nin bu ülküde Erdoğan'ın etrafında bütünleşmesi, Türkiye'nin iç siyasetinden, üç dönem kuralından, kimin başbakan olacağından daha fazla bir şeydir ve o yüzden tüm dünya bu sürecin içindedir.

Ya 21. Yüzyıl'ın yeni Sykes-Picot zihniyetine nesne olacağız, ya da daha ahlaki bir realpolitiğin mayası...

Önümüzdeki birkaç yılın önemi burada...

  • Abone ol