Bununla şu “program” yazılarımı bitireyim diye düşünüyorum. Sonradan, yeni ipuçları, temalar ortaya çıkarsa, gene yazılır da, şimdilik yeter artık.

Önce bir not: “Sosyalizm” adına yapacağınız, hazırlayacağınız bir programda, “patent”i başkalarına ait maddeler bulunması da şart. Örneğin, genel olarak “çevrecilik” bir sosyalizm icadı olmadığı gibi, sosyalistlerin en fazla günah işlediği bir alan. Bu da ta Marx’a gider: “İnsanın Doğa’ya karşı mücadelesi” vb. Ama bugün içinde çevrecilikten esinlenmiş maddeler bulunmayan bir sosyalizm programı olacağını düşünemiyorum. Veya, kürkü için hayvan öldürmeye (bu da “hayvan hakları” sivil hareketinden gelen bir şey) sınır getirmeyen bir “sosyalizm” programını...

Biz burada, dünyanın bu bölgesinde, insanın devletin hizmetinde görülüp kabul edildiği bir siyasî kültür ve bir sistem içinde doğduk, orada yaşıyoruz. Onun için de demokrasi için yazan çizen arkadaşlarımız “yurttaş devletin değil, devlet yurttaşın hizmetinde olmalıdır” sözlerini sık sık tekrarlıyor. Genellikle “Batılı” dediğimiz, “ileri” sıfatıyla anmamızı kapitalizme erken geçebilmelerine borçlu olan toplumlar bireyle devlet arasındaki bu tür sorunları aşmış görünüyorlar (“aşmışlar” demedim: “aşmış görünüyorlar”). Ama oralarda da ekonomi yurttaşların değil, yurttaşlar (insanlar, kitleler, “emekçiler”) ekonominin hizmetinde. Oralarda General Electric veya General Motor, General Patton veya General McArthur’dan daha fazla iktidar sahibi. Onun için de işler “vatan-millet-sakarya” ile değil, “kâr - rantabilite -fizibilite” ile yürüyor. Benim tasarlayabildiğim “sosyalizm programı” bu denklemi tersine çevirme hedefini uzun vadeli baş hedefi olarak seçmeli, ama bunun için yapılması gerekenleri evrimsel (yani yaşananı sindirmeye dayalı) bir üslûp içinde sıraya koymalıdır. “Mülkiyet devletleştirilecektir” deyip, söylenmesi gerekeni söylemiş olma yanılsamasından kurtulunmalıdır. Sovyetler Birliği’nde (ve öteki örneklerde) bu yapıldı. Ekonomi insanların hizmetine girdi mi? Girse, sonuç böyle olur muydu?

Yeni iş alanlarının öncelikle kültür ve bakım alanlarında açılmasının programlanmasından yanayım (Raymond Williams’ın 2000’de söyledikleri arasında bu). Öksüzler yurdundan yaşlılar yurduna birçok kurum... “bakım”dan kastım bu. Buralarda gene o kapitalist mantığın çizdiği “asgarî harcama”, “rasyonalite” falan filan hesaplarını bir yana bırakıp “azamî hoşnutluk yaratma”yı gözeten bir istihdam politikası düşünüyorum (hastaneler, türlü bakımevleri, belki bugün olmayan benzer kurumlar da). Ama burada en önemli sorun “iyi yetişmiş eleman”. Yani, aldığı maaş karşılığı iki buçuk hizmet çırpıştırmakla yetinen biri değil, yaptığı işin insanî içeriğinin bilincinde olan ve bunu severek yapan biri.

Ve kültür... Sözgelişi, müzelerde daha çok sayıda uzman; gelenleri güler yüzle gezdirmek, onların belirteceği ihtiyaca göre bilgi verecek, başında durduğu eşyanın ne olduğunu bilen, değerini bilen, niçin değerli olduğunu bilen, en önemlisi bu bildiklerini paylaşmasını bilen insanlar. Ama söze “müze” diye başladım; bu yalnız müzelerle sınırlı bir şey değil ve bir düşünmeye başlarsak, önümüzde kocaman bir imkânlar ummanı açılır.

Bunlar genel konular da, Türkiye sözkonusu olduğunda ben kentlerin yeniden yapımını, çok geniş çaplı restorasyon işlerini de, bir çeşit “kültürel Keynesçilik” olarak programa koymaktan yanayım.

Devrimcilerimizden belirli bir kesim, “program” dendiğinde, “silâhlar nerede saklanacak?” veya “Kemalistlere darbe ortamı hazırlamak için bombalar nereye atılacak?” gibi program maddeleriyle yetiştikleri için, böyle düşünceler onlara epey saçma sapan görünecektir.

Ama toplumun, çoğunluğu oluşturan sıradan insanları için böyle olduğunu sanmıyorum.

  • Abone ol