Bizim bu “köşe yazarlığı” işinde insanın “Bugün ne yazsam” diye uzun uzun düşündüğü olur. Şu günler öyle değil. Ne üstüne yazılacağı belli. “Üstüne” yazılacak şey “hakkında” ne yazılacağı bir hayli daha karışık bir konu ama, belli artık, epey bir süre şu birkaç gün önce başlamış olaydan bağımsız bir şey yazamayacağız.


Ortada ciddi iddialar, ciddi olabilecek kanıtlar var. Büyük çapta bir olayla karşı karşıyayız; iddialar doğruysa da, asılsız çıkacak olsa da, büyük çaplı bir olay, sonuçları da önemli olmak durumunda.

Türkiye “normal” bir ülke olsaydı, bu süreç nasıl gelişirdi?

İddialara konu olan Bakanlar istifa ederdi. Hükümet, böyle bir olayın soruşturmasının bir müdahale olmaksızın yürüyeceğinin garantisini verir ve sonra o garantinin gereğini yapardı. Yargı süreci böyle bir olayın gerektirdiği hızla ilerler ve sonuçlanırdı. Belki “iyi bir rastlantı” denebilecek şekilde, hemen önümüzde bir seçim var (tabii buna “rastlantı” denir mi, tartışılır): bu da belki ona özel bir “referandum” mahiyeti kazandırıyor. Söylemek istediğinin, yargının varacağı, verdiği kazandırıyor. Söylemek istediğim, yargının varacağı, vardığı sonucun ayrıca bir de toplumun onayına sunulması gibi keyfiyetin varlığı.

Ama Türkiye “normal” bir ülkedeğil. Onun için ne oluyor? İddianın ortaya —kamuoyu önüne— çıktığı anda Başbakan iddianın asılsız olduğunu ilân ediyor. Yalnız “asılsız” değil, bir “komplo” olduğunu ilân ediyor. İddia edilen şeylerle ilgili ortada kanıt var mı, yok mu, beklemeden, o da bu “komplo” iddiasıyla çıkıyor. “Komplo”nun “uluslararası bir komplo” olduğunu ileri sürüyor; “Uluslararası”, ama “içimizde” bulunan “uzantıları” da var. Son olarak, Gezi olaylarını da işin içine sokuyor: kim olduğunu henüz bilmediğimiz (çünkü Başbakan henüz açıklamadı) bu “dış mihrak” önce Gezi olaylarını düzenlemiş, ama onunla bşarıya ulaşamamış) (Türk polisi “destan” yarattığı için olsa gerek): dolayısıyla şimdi bu yeni saldırıyı tezgâhlamış.

Daha önce konuşan Bülent Arınç partisinin kuruluş amaçlarından birinin yolsuzlukla mücadele olduğunu uzun uzun anlatmıştı (üç “y” vb.): Başbakan böyle bir konuya girmiyor, doğrudan doğruya “komplo”dan başlıyor.

Gezi sırasında da yaptığı gibi.

Ve bu arada çok sayıda polis şefi görevden alınıyor... Gerekçe? Âmirlerine sormadan —ve bilgi vermeden— bu operasyonu başlatmışlar!

Türkiye’nin bürokratik mevzuatı hukuktan çok mizah alanına uygun olduğu için orada ne gibi hükümler ya da boşluklar olduğunu bilemem. Ama toplumun büyük çoğunluğu, böyle bir olayda, mevzuatta yazılı hükmün ne olduğundan çok sıradan sağduyuya bakacaktır, diye tahmin ediyorum.

Soyutta bakarsak, soruşturmanın hedefi, hedeflerinden biri, X. Polisler, “X hakkında soruşturma yapmayı gerekli görüyoruz, yapalım mı” diye, Y’ye soracaklar. Olabilir mi? Bu soyutluk düzeyinde olabilir belki.

Ama somutta aynı olaya bakınca, X’in Y’nin oğlu olduğunu görüyoruz. Yani, “Oğlunu gözaltına almayı düşünüyoruz, alalım mı” diye sormaları bekleniyor. Sormadıkları için görevden alınıyorlar.

Toplum bu olayı bu matrisler içinde görecek ve böyle değerlendirecektir.

Derken “savcı” aşamasına geliyoruz. Birdenbire iki savcı daha görevli savcının yanında çalışmak üzere görevlendiriliyor. Üç savcıdan ikisinin üzerinde anlaştığı karar, geçerli karar olacak.

Başbakan duruma “muttali” olur olmaz, savaş ilân etti. Şimdi, zaten beklenen Kabine değişikliğinde, burada adı geçen Bakanları hükümete almayabilir; ama bu, “Savaş ilânı” diye niteliğim tavırda önemli bir değişiklik yaratmaz. O ilânat bir kere yapılmıştır.

Ve bu tavır, hepimizi, son derece vahim noktalara savurma potansiyelini taşımaktadır.


http://www.taraf.com.tr/murat-belge/makale-yeni-durum.htm

  • Abone ol