İktidara geldiği 3 Kasım 2002'den itibaren asker ve sivil kesimler içinde AK Parti'ye yönelik, pek çok plan ve girişim oldu. Hepsi başarısızlığa uğradı.

AK Parti'yi, Başbakan Erdoğan'ı siyaset dışı yollarla siyaset dışına itmek isteyenler hiçbir zaman vazgeçmediler.

Daha önce darbe planları ile yapılmak istenenler Gezi'de ortaya çıkan ortamda de facto olarak gerçekleştirilmek istendi. İstanbul ve Ankara'da başbakanlık ve Meclis'e yönelik nümayişler siyaset dışı olan bu aklın ürünlerdir.

AK Parti ve Başbakan Erdoğan'a siyaseten karşı olanlar, onların eylemleri ve provokasyonları Gezi protestolarının bir yüzüdür, tamamı değil.

Diğer yüzünde kimileri tarafından küçümsenen ve asla bir araya gelmeyecek denen inşaları, kurumları bir araya getiren 'duygu, ruh hali' var. Siyasetin görevi ve sorumluluğu, işte bu ruh halini ve duyguyu anlamaktır.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu koordinatörlüğünde başlayan ve geçen hafta ilk toplantısı yapılan çalışma tam da bunu hedefliyor. Bu açıdan önemlidir. Temennimiz bu çalışmanın toplumda var olan hassasiyet ve rahatsızlıklar; siyasetin ve kamusal alandaki özgürlüğün sınırları genişleterek çözülme yoluna girer.

AK Parti'nin bu anlama çabasına rağmen bir de 'kraldan çok kralcılar' var. Onlar için Gezi protestolarına tüm katılanlar; AK Parti karşıtlı ve çözüm süreci karşıtları.

Eyleme katılma amacını temel hak ve özgürlük alanlarına yönelik müdahale olarak ifade edenleri ve bu talepleri kendince ironi ile küçümseyen bol bol da yazı yazdılar.

Temel varsayımları protestoların çözüm sürecini olumsuz etkileyeceği. Varlık ve meşruiyetlerini AK Parti/Erdoğan karşıtlığına indirgeyenlerin hedefi bu olabilir. Ama Gezi'ye temel hak ve özgürlükler konusundaki hassasiyetleri ile çıkanların hedefinin çözüm süreci olduğu tezi hayli ironiktir.

İroniktir, çünkü çözüm sürecinin hedefiyle, Gezi protestolarında ortaya çıkan temel hak ve özgürlük talepleri, bu konular konusundaki hassasiyetler aynıdır; daha çok demokrasi, daha çok özgürlük ve daha çok adalet.

Çözüm sürecinde aylardır gündemde olan yeni anayasa, o olmazsa anayasa değişikliği ile siyasi partiler yasasında, terörle mücadele kanununda yapılacak değişiklikler, seçim barajının düşürülmesi gibi adımlar çözüm sürecini hızlandırdığı kadar; Türkiye'de demokrasinin derinleşmesine de katkıda bulunur. Toplumsal farklılıkların kendilerini kamusal alanda daha rahat ifade edebilmesini sağlar.

Bu açıdan bu süreçte Batı'dan ya da Doğu'dan gelecek daha fazla hak ve özgürlük talebini, siyasallaşma eğilimini çözüm sürecine zarar verir iddiasıyla küçümseyenlerin en büyük zenginliği; zihinsel çarpıtma katsayılarının yüksekliği ile açıklanabilir. Bu açıdan kimsenin çözüm sürecini, Demokles'in Kılıcı gibi başımızda sallandırmasına gerek yok.

Bugün çözüm sürecine en büyük engel toplum, toplumsal talepler değil siyasettir. Siyasi parti liderlerinin son 4-5 aydır grup toplantılarındaki konuşmalara baktığımızda bunu açık biçimde görürüz. Liderlerin söylemlerine yansıyan dil, barışa giden, çözüm sürecinde olan bir ülkenin siyaset dili olabilir mi?

Gezi'de kendini ifade eden siyasal talepler de, çözüm sürecinin ilerlemesi de demokratikleşmeden, demokrasinin hızlanmasından geçer. Unutulmamalıdır ki, demokratik adımlar PKK'nın çekilmesini de hızlandıracaktır.

Burada sorun AK Parti'nin siyasi yalnızlığıdır. Hükümeti demokrat adımlar atmaya zorlayacak kitlesel bir muhalefet partisinin olmaması Türkiye'nin en büyük şansızlığıdır.

Muhaleftin yerine oynayan 'kraldan çok kralcılar' ile "konjoktür demokratları"nın analizleri hayli sakil duruyor.

Çok okunmayı da başarı saymaları başka bir sakillik.

Onlara da yazık.

twitter.com/murataksoy

  • Abone ol