Altında kurtların böceklerin solucanların yuvalandığı miskin ve kokuşmuş bir kayayı andıran bu çirkef düzeni kanırtıp da yerinden oynatan kavi bir levyeydi Ahmet Altan.

Tıpkı askerlikteki gibi, muharebe meydanının kalbine doğru yapılan bir “cebri yürüyüşün adım ayarlayıcısı”ydı.

Savaş, korkakların da yapabilecekleri toplu bir kavga olduğu için, esasen askerlik özel bir cesaret gerektirmez. Orada aslolan iyi organize olmaktır. O yüzden askerlerde aranacak öncelikli hususiyet cesur olmaları değildir.

Ama yazı yazmak, hele de Ahmet Altan gibi yazı yazmak yürek ister. Öyle önüne gelenin kotardığı somun pehlivanlıklarına hiç mi hiç benzemez.

Yazı yazarken nasıl altı okka olunacağını, bir nebzecik olsun bende de varsa eğer, ondan öğrendim.

Siyaset çıfıtının en ağır halterlerini, çocuk oyuncağı gibi, parmaklarımın ucuyla nasıl kaldıracağımı ondan öğrendim.

Kendi bireysel sorunlarım ortalıkta lime lime dururken, onları bir kenara koymasını ve bu koşullarda bile halka ve yurda hizmet etmesini ondan öğrendim.

O şimdi bagetini elinden bırakmak zorunda kalmış bir maestroysa, susar elbette ki orkestra da o lâhza.

İlkin duraksayan, sonra da tornistan yapıp geriye dönerek, yaptıklarını kendi kuyruğundan başlayarak yiyen bir yılana dönüşen Türkiye’deki değişimin de, bilinsin ki artık tamamen noktalandığına dair bir işarettir bu aynı zamanda.

O sustu ya; derin bir oh çekmişlerdir nihayet, işlerine gelmeyeni duymak istemeyenler.

Keyiflerine diyecek yoktur şimdi onların.

Yatırlara dikmişlerdir mumlarını, koşa koşa.

Türbe sunaklarına dizmişlerdir adaklarını sıra sıra.

Ki o kurbanların gözlerine örttükleri her bir bant, halkın bilincini karartmak için çekilmiş bir mil yerinedir oysaki.

Ama ne gam, yüzlerini güldürdü ya kötülükler tanrısı; bundan sonra onlar da giderek tamamen körleşecek, tamamen sağırlaşacak, tamamen dilsizleşeceklerdir.

Pisliklerini ve kirli çamaşır sepetlerini yok bundan böyle devirip serecek, onunki kadar iri bir çatal yürek.

Bir tek alkışlayanlara, bir tek önlerinde secde edenlere ve kendilerinden korkup da köklü meseleleri üstünkörü geçiştirenlere mahkûmdurlar artık.

Hadi edin rahat, edebilecek misiniz bakalım.

Mutluluk muymuş, olmayınca önünüzden aykırı geçen, size taş koyan; görün bakalım.

Fındıkkabuğu çelimsizliğinizle o okyanusları pusulasız bir tekneyle geçin bakalım.

Yol boş, meydan boş...
Kökleyin gazı!
Savurun mavrayı!
Ha gayret, az kaldı cehenneme...

....

Lâkin durun bakalım!
Belki de yağma yok!..
Hevesiniz kursağınızdadır belki de...
Çünkü nefes alıp verdikçe...
Mangal gibi yüreği sol böğründe attıkça...

Bu savaşın herhangi bir safhasında onun yeniden kılıç kuşanacağından adım gibi eminim ben.

O yüzden diyorum ki;


“çan çalmıyoruz
çan çalmıyoruz
yok salâ veren!
Bu giden
biten bir şarkı değildir...”

gene de.


[email protected]

  • Abone ol