Bir önceki yazımda “CHP’de sahici bir dönüşüm yapmak isteniyorsa, işe ulusalcılardan kurtulmaktan başlanmalıdır” demiş, yerim kalmadığından orada kesmiştim.

Şimdi biraz daha sürdürelim.

Ulusalcılardan kurtulmak”tan kastım, onları atıp da kurtulmak değildir.

Onlar giderse, takdir edersiniz ki yerlerine yenileri gelecektir.

Öyleyse önemli olan, son on yıllarda kendilerine ulusalcı diyen bu gerici unsurların kaynağını kurutmaktır.

Bunların biricik besin kaynağı “Kemalizm”dir.

Hemen söyleyelim ki, bu Kemalizm’in Mustafa Kemal Paşa’nın bireysel varlığıyla epeyi zamandan beri pek ilgisi kalmamıştır.

İmkân olsa da gelip görse, kendisine atfedilenler yüzünden o bile kendisini tanıyamaz.

Bir kere, bu yüz sene zarfında öylesine ifrata kaçılmıştır ki, Mustafa Kemal Paşa normal insan olmaktan çıkarılmış, âdetâ yeni din müjdeleyen bir peygambere dönüştürülmüştür.

Nasıl ki dini tartışamazsanız, onu da tartışamazsınız.

Çünkü o artık bilimsel bilginin değil inancın hüküm sürdüğü dinsel bir iklim alanına taşınmış olduğu için, rasyonel olanı müzakere etmek de mümkün olmaktan çıkmıştır.

Hele bir de, aklın önüne geçen din olgusuna karşı pozitivist laikliğin oldukça katı bir üslupla yorumlanmışını seçip de, kendi önderine bağlılığa gelince aynı çukura düşmek, şaşılacak ölçüde ironik ve paradoksal görünmektedir.

Böyle olunca da, yeni ama aynı zamanda azınlıkta kalan bir siyasal din algısıyla, teokratik sahiciliği ve on dört asırlık avantajıyla çoğunluklara egemen olan siyasal İslâm’la kapışmak zorunda kalmış ve sürekli kaybetmiştir.

İşte bu yüzdendir ki, kaybetmekten kurtulması, dinselleşmiş Kemalizm’den kurtulmasına bağlıdır.

Bu ülkenin kurucu babalarının başında gelen Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihe mâlolmuş saygıdeğer bir şahsiyet olduğundan hiç kuşku yoktur.

Akılcı toplumlar ve sektörler, böyle kimseleri, kalıcı zenginliklerin hanesine kazandırmak üzere tarihe ve insanların gönüllerine bırakırlar.

Bizdeki gibi günün siyasetinde kullanmaya kalkarak, yıpratıp eskitmezler.

Size lâfla peynir-ekmek gemisinin yürümediği gerçek piyasalardan örnek verirsem; meselâ dünyanın bütün devasa işletmelerinde, o yapının temelini atmış, ilk harcını koymuş kurucu babaya karşı, kurumun bugünlere gelmesindeki rolünü can-ı gönülden teslim eden kadirşinaslıklar görülür.

Gelinen noktadaki zenginlikleri kendilerine armağan eden o ilk girişimcileri, borçlu oldukları yüce bir baba olarak anarlar.       

Ne ki, hiçbirisi kurucu atanın bıraktığı yerlerde kalmamışlardır.

Borçluluklarının nedeni, başarmaları yüzündendir.

Ortada başarı yoksa, anacak ve teşekkür edecek kimse de yoktur.

Başarının olmadığı, yani hâlâ kurucu babanın bıraktığı yerde debelenenlerin hafızasında, ne böyle bir kurucu baba imgesi, ne de ona karşı beslenen bir şükran duygusu bulunur.

Başarmalarındaki temel faktör ise, işletmelerinin atmosferine sinen kurucu babanın ruhundan sadece ilham almakla yetinerek, işlerinde günün gereklerine uyan kararları alıp uygulamış olmalarıdır.

Kurucusundan devraldıklarını daha ötelere götüremeyen CHP’inise, ne yazık ki hiçbir söyleminde inandırıcılıktan eser yoktur.

Bir asır öncesinin konjonktüründe akıl edilmiş şeyleri “ilkeler” diye dondurarak ilericilik namı altında bugünün halkına dayatmak; beyinleri mahpushane gibilerin “altı ok”la çevrili parmaklık demirlerini, tıpkı Haliç’e gerilen paslı Bizans zinciriyle birörnek kılmalarından başka işe yaramamıştır.

Kılıçdaroğlu’nun önündeki ilk eşik, CHP’nin bu yaşlı karakteridir.

Nitekim o karakterin günümüz temsilcileri olan Deniz BaykallarÖnder SavlarKemal Anadollar, kurultay lâfını duyar duymaz lahitlerindeki sandukalarından yavaş yavaş doğrulmaya da başlayacaklardır.

[email protected]

[email protected]

  • Abone ol