2 Haziran’da günden geceye, 3 Haziran gün doğana kadar, Ankara’da devlet kayıptı- Şiddet dışında.

2 Haziran’ı 3 Haziran’a bağlayan gece, Ankara bir tuhaftı.

Devletin kalbi sayılan başkentte, devlet namına göze çarpan, devleti temsil eden tek güç, polis şiddetiydi.

Bunun dışında, yerine göre, sirenler, tencere tavaların çalınması, ıslıklar, kornalar, alkışlar, sloganlardan oluşan gürültüler, tıpkı kentin merkezinden alevleniveren ateşler gibi yükseliyor, diniyor, gene başlıyordu.

Ankara, 2 Haziran gününün tamamını gergin geçirmişti, ancak hava karardığında, devletin kendini sadece şiddetle ifade etmesiyle,  başkent adeta bir iç savaş mekanına dönüşmüştü.

Koskoca bir ülkenin merkezinde ne olup bittiği ile ilgili haberleri, Başbakan Erdoğan’ın söylemiyle “başbelası” olan sosyal medya aracılığıyla takip etmeye çalışmaktan başka çare de yoktu. Haber almak için diğer seçenekler ise, ne olup bittiğini gözlerinizle görebilmek için çatışmaların bilfiil gerçekleştiği yerlere gitmek veya ideolojik duruşundan rahatsız olun olmayın Halk TV’den bilgi süzmeye çalışmaktı.

Ankara’daki yaralı, ölü sayısı gibi bilgiler ise, hiçbir kaynakta yoktu.

26 yaşındaki işçi Etem Sarısülük’ün, yakın mesafeden, polis tarafından hedef alınarak başından vurulduğu haberleri ancak “ekşisözlük”ten takip edilebiliyordu. Kızılay’da vurulan Sarısülük’ün akıbetini hala, ancak bu siteden izliyebiliyoruz, bu yazının yazıldığı 3 Haziran sabahı itibariyle.

Epey ironik bir durum ama, kamu otoritesinin sessizliğini bozan tek ismi de,  Başbakan’ın  “yalanın daniskasının dolaştığını” söylediği sosyal medya üzerinden ifade ediyordu kendini. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, o esnada, bir nebze “itidal çağrısı” yapan mesajları Twitter üzerinden paylaşan ve böylece “ses vermiş” olan yegane kabine üyesiydi. Çelik, “Bugün ortaya çıkan tartışmalar ve anlaşmazlıklar bile demokrasi sayesinde anlamlıdır. Demokrasiyi zedeleyecek noktaya vardırılmamalıdır” diyor ve ekliyordu; “Türkiye, demokratik ifade yollarının açık olduğu bir ülke. Açık bir toplum düzeni var. Bunlar en büyük zenginliğimiz”.

Çelik’in paylaştığına benzer sözleri , 2 Haziran’ın öğle saatlerinde, eğer ki Başbakan  Erdoğan, twitter’daki bir yorumdaki ifadeyle, “Fatih Altaylı’yı programında konuk ederken” söylemiş olsa, gene kitleler “yetmez ama evet” der miydi?

Belki de hep demokrasi kırıntılarıyla yetinmek zorunda bırakıldıklarına isyan eden, tüm farklı kesimlerden insanlar sokakta olduğundan, “endişeli demokrat” tavırlar da başkaldırıyı yatıştırmaya yetmeyebilirdi. Ancak, Altaylı ile “sohbetinde” Erdoğan’ın birbiri ardına, kontrol edilemez bir hoyratlıkla sıraladığı kutuplaştırıcı söylemler de, kuşkusuz ortamı daha da gerdi.  

Gezi Olaylarının patlak vermesinden sonra, Türkiye, tarihinde görmediği bir halk hareketiyle yüzyüze gelirken, “yeni siyaset” kuruluyordu. Bunun rüzgarını hissedenlerden bazıları, her siyasi hareket içinde olsa ve açıklamalarıyla ön plana çıksa da, aslında sorun çok açık.

Gezi’den Türkiye’ye yayılan yüzlerce gösteriye katılan ve bu gösterilere sessizce destek veren sayısı meçhul insanın, yarın seçim olsa, gönül rahatlığıyla oy verebileceği bir parti yok.

Müthiş bir demokrasi krizi bu. Ve sorumlusu, Türkiye’deki tüm siyasi hareketler. Şu an, Meclis’te olan ve olmayan tüm siyasi partiler, Türkiye’nin demokrasi talebini karşılayacak kabiliyette olamadıkları için suçlu.

Ve tabii, medya.

Bu aynı zamanda, bir medya krizi.

Gene sosyal medyada çok alay edildi; gösterilerin en curcunalı zamanından bugüne, şu ana kadar, yüz ve göğüs estetiğinden, penguenler, Antarktika ve Mars’ta radyasyon seviyesine kadar “günün anlam ve ehemmiyetinden” uzak ne kadar belgesel ve program varsa ekrana getiren haber kanallarına, bundan sonra onlardan aldığımız hangi “habere” nasıl güvenelim?

Zaten, “habersiz” kaldığımızın farkındaydık. Türkiye’yi gezebilme, sıradan insanların arasına karışma “lüksü” olan bir çok gazeteci olarak, haber kanallarının nasıl tıkandığını görüyorduk. Ancak bunun, bu kadar sert biçimde tüm kamuoyunun yüzüne çarpılması, muhakkak ki, derin bir iz bırakacak herkesin vicdanında.

Hele ki, Başbakan Erdoğan, Altaylı ile konuşmasında bir de, “olaylar sırasında, kanallara reklam vermeyen aracı kurumları araştırıyoruz, gereğini yapacağız” demişken.

Hele ki, Fas-Tunus-Cezayir seyahatine çıkmadan önce, tekrar ekranlar karşısına geçmişken, basın toplantısının önemli bir kısmını Reuters muhabiri Birsen Altaylı’yı, “açık sözlü” bir soru sorduğu için sertçe eleştirmeye ayırmışken. Birsen Altaylı, gösterilerle ilgili “resmi tarih tezlerini” kullanmadan, katılımcılarına “halk” dediği için azarlanmışken.

“Birsen Altaylı vakası”, medyanın içinde bulunduğu derin krizi çok güzel özetleyen bir olay oldu.  Kendisi, son günlerde Başbakan Erdoğan’a tek “gerçek” soruyu soran muhabir oldu. Karşılığında da, “Başbakan’dan “Siz Reuters olarak hep böyle yapıyorsunuz” sözlerini işitti. “Reuters’ın” hep yaptığı, “haber vermekti”; Türkiye’de basının yapmasının engellendiği şekilde. Çünkü, Erdoğan’ın Reuters’e telefon açıp veya açtırıp “patronla” konuşma ihtimali yok. Ne hazin bir hal; kendi insanları ve kendi ülkesini bu hale düşürmek.

Ya, birçok “medyatik yıldıza”, meşhur köşe yazarı ve yorumcuya ne demeli; Yeni Şafak’tan Abdullah Muradoğlu’nun 3 Haziran tarihli yazısıgüzel özetliyor hallerini;

“İşleri tıkırında gidenler sosyal olarak ayrı klanlar halinde yaşıyorlar. Birbirilerine bakarak, birbirilerini dinleyerek her şeyin iyi gittiğini zannediyorlar. Gazeteci meslektaşlarımız, stratejistlerimiz programdan programa koştukları için, tartışmacı muhaliflerinin söylediklerinin zıddını hakikat belledikleri için gerçekte neler olup bittiğinin farkında bile değiller. Böylece hem kendilerini kandırıyorlar, hem iktidardakilerin her şeyin iyi gittiği zehabına kapılmasına katkıda bulunuyorlar. Böyle dostlar oldukça düşmana ne gerek var!”

3 Haziran sabaha karşıya kadar, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e de, durumun kontrol altına alınması için çağrılar yapıldı durdu, “başbelası” sosyal medyada.  Gül’ü en son, Türkmenistan’da kendisine bir yarış atı hediye edilirken görmüştük, 31 Mayıs Cuma günü. Sonra, diğer tüm siyasi aktörlerden daha güçlü biçimde “itidal” telkin eden ve özeleştiri yapmaya gayret eden bir röportajı basında yer aldıysa da, o da kameraların önüne çıkıp, halkın gözlerine bakarak vermedi mesajını.

Ne yazık ki, devletin kendini en güçlü ortaya koyan ismi 2 Haziran günü, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek idi. Twitter’ı çok seven Gökçek, hesabından, “Suç işleyecek kadar büyüdülerse, ceza çekecek kadar büyümüşlerdir” (“Kadın çocuk, gereği ne ise yapılır)...” diye yazıyordu.

O gece, şiddetin tırmandırılması için, polisin Ankara’da aşırı güç kullanımına devam etmesi, haber karartması, benim görmediğim, yaşamadığım 12 Eylül öncesi dönemi çok iyi anlamama neden oldu. Şiddetin tırmanmasına seyirci kalarak, şiddeti körükleyerek, “devlet nizamına” özlem yaratma arzusu.

Bir 30 yıldan fazla zaman geçti; değişip dönüşüp Ankara’nın “sahiplerinin”, en azından bazılarının, zihniyetleri aynı mı kalacaktı?

http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=31431&cat=100

  • Abone ol