“Göçmen çiçeği dünyanın

Kökleri ardı sıra sürükleyen çılgınlık!

Madem ki yaşam bu

Madem ki taşın taş olmaktan öte

bir umarı yok

Bir türkü söyle kadınım

Yürüsün dünyaya mutluluk...”

 

 

Ahmet Erhan’dan “şair ruhunu”, hayatı “akıllıların dünyasında” hafif deli tarafından yaşayanların hâlini en güzel tarif eden şiir bu olsa gerek.

Birçoğumuzu hayat savuruyor; doğduğumuz yerde yaşamıyoruz, mütemadiyen bir göç hâlindeyiz.

Göçmen çiçekler, sürekli bir evden diğerine, bir semtten ötekine, belki başka şehirlere, ülkelere ve en sonunda da başka dünyalara göçüp duruyor.

Bir zamanlar ben de göçmendim; Budapeşte’de...

Peşte’de, şehrin en merkezî yerlerinden birinde Şehir Parkı var...

Bu park, yani Városliget, 18. yüzyılda, Habsburg Kraliçesi Maria-Theresia’nın çıkardığı bir kanunla koruma altına alınmıştı. “Orman Kanunu” adı bu yasanın ve dünyanın ilk “yeşili koruma” kanunlarından bir tanesi.

Maria-Theresia’nın 1754’te çıkarttığı Orman Kanunu, ormanların, yeşil alanların büyük kısmının “özel mülkiyet” olmaktan çıkarılıp devletin himayesinde korunmasını öngörüyordu.

Bu tedbirin arka planında da, o dönem Avrupa’da fazla kesimden ötürü, odun bulmakta giderek zorlanılması yatıyordu.

Türkiye’de demek ki, hiç “odun” sıkıntısı olmamış ki, her nasılsa varlığını bugüne kadar sürdürmüş ormanları yok edebilmek için, hâlâ başka tür “orman kanunları” çıkarılıyor Meclis sakinlerince.

Városliget, bugün yaklaşık bir kilometrekarelik bir alanı kaplıyor.

Bu park, Budapeşte’nin en betonlaşmış yerlerindeki ufak parklar, kenti çevreleyen “Norma Ormanı” gibi devasa ağaçlık alanlar, Margit, Csepel, Háros ve bugünlerde sürmekte olan Avrupa’nın en büyük ve çılgın müzik festivallerinden “Sziget”in (Ada) gerçekleştiği Hajógyári gibi “ada parklar”la beraber sayısız yeşil alandan biri.

Bu parkta, 19. yüzyıl sonunda, uzay çağı geliyormuş heyecanı yaratan “Milenyum Kutlamaları” çerçevesinde inşa edilmiş bir “Ortaçağ Şatosu” var. Bugünkü Romanya’nın Hunedoara şehrindeki bir şatonun aynısı, “Milenyum”un eşiğinde, Macaristan’ın mühendislik yeteneklerini göstermek için inşa edilmiş. Ne var ki, bu gövde gösterisi, maddi yetersizlikler ve zamanın kısıtlılığı nedeniyle, ancak “tahtadan” olabilmiş.

20. yüzyıl başındaysa, Macarca adıyla “Vajdahunyadi vár”, yani Vajdahunyadi Şatosu’nun gerçeği, olması gerektiği gibi taştan yapılmış.

Vajdahunyadi Şatosu, aslından çok daha ufak; ama gene de geniş bir avlusu var; içerisinde asırlık çınarların yükseldiği...

Geçenlerde bu avluda, “100’lük Çingene Orkestrası”, en sevdiğim müzik türlerinden etkilerle dolu bir konser verdi. Çigan, Klezmer ve Macar Halk danslarının müzikleri...

Klezmer, Orta ve Doğu Avrupa Yahudileri’nin müziği; Anadolu ve Balkanlar’da dâhil, tüm Avrupa coğrafyasının her yerinden bir parça, bir esinti taşıyan bir müzik türü.

Szaztagú Ciganyzenekar, yani “Yüz Kafalı Çingene Orkestrası”, her müziği Çingene yorumuyla çalıyor.

Çigan, Macarca “Çingene” demek. Çigan ise, başta keman olmak üzere, Çingenelerin çaldığı müzik-besteler, klasik müzik eserleri olabilir, halk şarkıları da...

1985’te, “gelmiş geçmiş” en büyük Çingene kemancı olarak bilinen Sándor Járóka’nın cenaze töreninde yağmurlu, soğuk, sevimsiz bir havada toplanagelen müzisyenler, mezar başında çalmaya başlıyor. Bir daha da ayrılmıyorlar.

Konser sırasında, çınardan sarı bir yaprak süzülerek aşağı düşüyor; sonbaharın ilk işareti... Göçmen çiçekler ve çınarlar arasında, Ahmet Erhan’dan dizelerle bir konuşma kimse duymadan geldi geçti mi?

 

“Sana yüreğimde bir sürgün yeri

Göçüp konacak

Bir toprak yaratsam

Kadınım, sarışınlığının bittiği anı

Gizli bir esmerliğe eklesem...

Göçmen çiçek

Her yerin yabancısı

Yolların, yolların ötesinde

Bize bir tek

Yarınlar kaldı

Göğün tükenip, denizin

Başladı yerde...”

[email protected]

  • Abone ol