Yakın zamanlara kadar salı günleri yapılan Meclis grup toplantılarını, bir nevi vazife hissiyle takib ederken sonra bunun hiç de gerekli olmadığını fark ettim.

Bu toplantılarda partilerin meclis gruplarının nasıl çalıştığına dair bir fikir edinmek imkânsızdı zaten. Genel başkanlar kürsüye alkışlar arasında çıkıyor ve  kamuoyuna karşı haftalık “konferans”larını verdikten sonra yine alkışlar arasında konuşmalarını bitiriyorlardı. Konferanstan önce ve sonra o salonda nelerin yaşandığına dair bir kanaat edinebilsek neyse... ve zaten liderler önceden tahmin edebileceğimiz şeyler söylüyorlardı. Naklen yayınlanan bu seanslar esnasında parti içi demokrasinin nasıl işlediğine dair bir örnek görmek mümkün değildi. Liderler galiba burada, “hâlâ yaşıyorum, partimin başındayım; kimse yerime göz dikmesin” kabilinden bir isbat-ı vücut gösterisinde bulunuyorlardı.

    Bütün haber kanallarının, bu garip nutuk seanslarını naklen vermesinde azdırıcı, yoldan çıkarıcı bir tesir bulunduğu muhakkaktır. Sırf bu sebepten ötürü yayın esnasında ekranlardan şöyle bir altyazı geçirilmesi gerektiğine inanıyorum: “Dinlediklerinizi fazlaca ciddiye almamanızı önemle hatırlatırız; evde denemeye kalkışmanız halinde kendinize ve çevrenize zarar verebilirsiniz!”

    Ben de o zararlı alışkanlığı terk ettim. Sen misin kurulu sisteme meydan okuyan? Dün iki ilginç hadise geldi başıma. Bir internet sitesinden haber okurken, ekrandan Başbakan’ın sesi yükseliverdi. Web tasarımcıları son zamanlarda böyle garip şeyler yapıyorlar. Bir sayfa tıkladığınızda o sayfadaki bazı videolar otomatik olarak çalışmaya başlıyor. Böyle bir şeydir diyerek sayfanın bütün sekmelerini kapattım. Yine o. “Yahu dinlemiyorum, zorla mı?” diye homurdanarak bu defa linki iptal ettim. Ses kesildi. Yoksa bilgisayara yazık olacaktı!

       Ee, o kadar da internet acemisi değiliz canım; tam da operatörlük bilgimden gurur duymak üzereydim ki telefon çaldı. Cevap verdim, konuştuk, bitir düğmesine bastım. Aa! Bu defa telefonun radyosu kendiliğinden harekete geçti ve aktif hale geldi. Peki radyoda kim konuşuyordu dersiniz? Bildiniz!

           Peki ne yaptım? Radyo programını sildim. Eksik olsun dedim kendi kendime.

    Saçımızı muhtelif aralıklarla önümüze döken berber kardeşlerim lütfen alınganlık göstermesinler, misal diye zikrediyorum. Diyelim ki Başbakan Berberler Federasyonu’nun genel kurulunda konuşma yapsa, 15’ten fazla TV kanalı, “haber değeri vardır” diye harala-gürele naklen yayına geçiyorlar. Bu meslekî refleksin artık gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum, zira fena halde bıkkınlık vermeye, “Yine mi sen; ne istiyorsun benden?” yollu homurdanmalara yol açtığını kendi nefsimden biliyorum. Belki vaktiyle geçer akçeydi; artık fena halde sevimsiz geliyor. Partilerin halkla ilişkilerini yürüten danışmanları, “Bir mesaj ne kadar tekrar edilirse o kadar iyi” formülünü gözden geçirmeye davet ediyorum. Yüksek dozda enformasyondan bunaldık; dezenformasyondan ise gınâ geldi. Bazıları, “Adam zaten muhalif, onun için gıcık oluyordur” diye düşünebilirler; yanlış! Dünyada en çok sevdiğiniz kişi sabah, öğle ve akşam seanslarında TV’de, radyolarda, internet sitelerinde, meydanlara sâbit park durumuna getirilmiş parti araçlarında, irtibat bürolarında ve bilboardlarda karşınıza çıksa aynı antipatiyi duyarsınız. Naçiz ve safdil kanaatime göre doğrudan veya dolaylı siyasi mesajlar ve sûretlerle yüzgöz olmaktan artık “işbâ” (doygunluktan tıkanma) raddesineyiz. Muhtelif medyalar aracılığıyla propagandaya muhatap kalmak, pazarlanan ürünün niteliği hakkında artık  “Acaba kazıklanıyor muyum; acaba şimdi nasıl aldatacaklar?” yollu bir hile endişesi uyandırıyor artık; misâl: Telefon şirketlerinin, “Tarifenizi ucuzlatak mı?” teklifiyle size dünyayı dar etmeleri ve sizin “Yeter illallah; düşün be yakamdan” diye isyân etmeniz!

    Şu an itibarıyla evdeki su musluklarını takibe almış bulunuyorum; birinin aklına, “musluk da bir nevi medyadır” fikri gelir de yayına başlarlar diye korkuyorum açıkçası!

  • Abone ol