Rasim Özdenören’in kayda geçirdikleri önceki yazımda da (Taraf, 2 kasım) söylediğim gibi , özü itibariyle, verili şeyler. Eğer öyle olmayaydı mesela Shopenhauer’a şu tarihî eleştiriyi getiremezdi: “O, aşkın metafiziğini değil, gene fiziğini anlatıyor.” Gerçekten kaç kişinin dikkatini çekti bilmiyorum Shopenhauer’a göre aşk, erkeğin tohumunu bırakacağı verimli bir tarla aramasıdır.

Rasim Özdenören anmamış ama İbn-i Hazm’ın Tavk el Hamame’si (Güvercin gerdanlığı) da aynıdır. Sezai Karakoç bu kitabı aşk adına mı bizimle buluşturdu bilmiyorum. Eğer öyleyse feci şekilde yanılıyor. Çünkü kitap baştan sona kadın-erkek ilişkisindeki raconu, hovardalığı anlatıyor. Bir kız tavlama rehberi de diyebiliriz.

Tasavvuf geleneğimizde şeyhler iki kısımda değerlendirilmiş: Zikir şeyhi ve sohbet şeyhi. Ve doğrudur. Kişisel deneyimlerimden yola çıkarak bu taksimatı doğruluyorum. Kimi şeyh konuşmayı sevmez yahut konuşacak bir şeyi yok ve fakat bu şeyhin yerine kerametleri konuşur. Bir de sohbet şeyhi var ki kerametleri yok ama onun bir tümcesine tüm kerametleri kurban edersiniz: İşte Rasim Özdenören. Ve evet afdal olan sohbet şeyhi.

Ve işte o şeyhin (filozofun, hidayet imamının) Aşkın Diyalektiği(*) sohbetini okumanızı tavsiye ederken, son on beş yirmi gündür TYB’de sürdürülen “Sevgili”nin yadsınmasına ilişkin tartışmayla oranlamanızı da tembih ediyorum. Bu arada, o tartışmada, meallerde, Hz. Peygamber’e hitap edilirken“habibim (sevgilim) denmesine ben de karşıyım. Bu başka şeydir, Tanrısal aşkı yadsımak başka: Çünkü Tanrı’nın bir adı da Vedûd (sevgili). Bir adı: Cemal. Cemal’den bir zülüf bile görmemiş olan, âşık olmamış olan, bu tartışmaya girmemeli.


“...ve aslında ciddi mutasavvıflar, beşeri aşkla ilahi aşkı sıkıca irtibatlandırırlar. ...Vuslat, daima ölümden sonraya bırakılır. Çünkü insanın Allah’a kavuşması da gerçek anlamıyla ancak ölümden sonra vuku bulur. ...Mecnun aslında Leyla’ya kavuşma imkânını ele geçirdiği her seferinde, bizzat kendisi bu imkânı ve fırsatı kullanmayı reddeder. ...(Sevgilide) bir kusurun hiç görülmemesiyle onun hoş görülmesi arasındaki farka dikkat çekerim.”

(Henüz öteki eserlerini konu etmiyorum), Aşkın Diyalektiği bana burnumuzun dibindeki Immanuel Kant’ı ıskaladığımızı düşündürdü. Ve evet Kant için, O’nun Hıristiyan versiyonu diyebiliriz gibi geldi bana.

Fransa, Almanya’da yaşasaydı heykelini dikerlerdi dediğim bu: Sonuna kadar mistik deneyim (ve malzeme) ile, sonuna kadar kıyas; yani akıl; yani deney. Birbirini çoğu kez nakzeder gibi görünse de ehil ellerde cemlerinin caiz olabileceğini görebiliyoruz.

Bildiğiniz üzere vâridatla konuşanlar özetlenemez; bu anlamda yanlış yapıyor olsam da Üstad’ı size indirgeme çabası gösterdiğimi lütfen anlayışla karşılayın; çünkü o “hiçbir tepki almadım” diyor. O yalan söylemeyeceğine göre bu Yapıt size ulaşmamış demektir de.

“İslam’da Aşk Unsuru” diye ucuzlatarak söylemek zorunda kaldığımız şeyin, sanırım künhüne varılır; bu Yapıt’la; eğer teemmül ve önyargısız okunursa.

Bu yazıya başlarken, Rasim Özdenören’den bol miktarda alıntı yapmayı tasarlamıştım; olmadı. Başta ne demiştik: Eleştirmen, filan filan ilgisiyle kendinden bahsedeceğini söylemelidir.

Elbet bu hiç alıntı yapmayacağımız anlamına da gelmez:


“Her vuslatta bu yüzden belki biraz da ölüm tadı vardır.”


“Çalı bile bağrındaki dikene nispetle gülden bir imge taşır.”


“Ebedi hayat bu demektir ki ölüme yer vermeyen bir hayat, aslında yalnızca adaletsizliğin ve ıstırabın önünü açık tutmuş olur. Suçun önü açık tutulmuş olur, fakat buna mukabil cezanın anlamı ortadan kalkar. Ölümsüz olan bir hayatta insanların ölmeye çare arayacaklarından kuşku duyulmamalı: Halen ölümsüzlüğe çare aradığını sananlar, aslında, ölümsüzlüğün bulunduğu hayatta aynı zamanda şimdiki ölümlü hayatın şartlarının da geçerli olabileceği türünden bir yanılgının içinde döneniyorlar. Oysa ölümün olmadığı bir hayat düzeni, bizim şimdi yaşadığımız hayat düzeninden farklı olurdu: ölümlü olan hayatla ölümün bulunmadığı hayat arasında bir kıyas birimi bulmak veya böyle bir kıyas birimi oluşturmak mümkün görünmemektedir.”


“Âşıksa kendini yürümeye adamış olan biridir: yürümeye, ulaşmaya değil.”


“Mesele yalnızca yola koyuluştan ibarettir. Yolun nereye varacağı önemli değildir.” “Ve zaten bir hedefe ulaşmak için de yola çıkılmış değildir.” “
<[I>Mesele MK] yalnızca yolda olmaktır.”

“Bütün bu olaylardan bakiye kalan şudur: Ortada bir cinayet vardır, bu cinayetin faili bellidir, ama sanki böyle bir şey yokmuş, böyle bir suçlu yokmuş duygusunu yaşarız. Acaba neden?”

Gramatik bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek istiyorum (biraz küstahça): Fark ettiniz mi Özdenören, iki noktadan sonra, aynı zamanda tümce devam ediyorsa, küçük harfle başlıyor. Hani kaç edip buna dikkat ediyor diye öylesine deyiverdim.

Son olarak işi kendimde bitirmek istiyorum: Rasim Özdenören’in yapıtı benim şiirlerimin yorumu gibi:

“fazla malûm olduğu için ebediyen meçhul kalacaktır/ bu cinayetin faili.” Alıntıladığım son paragraf bunu söylemiyor mu. Belki bunlardan ötürü mağribi gibi sardırdım Aşkın Diyalektiği’ne.


(*)
Aşkın Diyalektiği, Rasim Özdenören, İz yayıncılık, 2010.


[email protected]

  • Abone ol