Cenaze namazlarında beni çok rahatsız eden bir durum vardır. İmam efendiler, cenaze için hazır bulunan kalabalığı, senede bir defa sığ sularda kıstırabildikleri, açık denizlerin dinden diyanetten bihaber yüzen balıkları olarak görür. Cenaze namazı kılındıktan sonra yapılan kısa vaaz, kabir hayatı, mahşer yeri ve cehennem azabını bir film şeridi gibi rabıta-i mevt ile pelte kıvamına gelmiş hazirunun gözlerinin önüne serer.

İmamın elinde taşıdığı bet sesli portatif hoparlör, vaazı cami avlusunun her noktasına duyurmaya yarayan bir alet olmaktan çıkmış, komaya girmiş ruhları hayata döndürecek birer elektroşok cihazına dönüşmüştür adeta. Fatiha’ya tek bir kısa sure katamayacaklardan oluşan insan topluluğundan bir umre kafilesi çıkarma girişimidir bu.

Mezar başında ajitasyonun tonu arttırılır. En sevdiğini bir çamur kuyusunun içine sokmakla sınananlar, kabir azabının +18’lik ayrıntılarıyla, herkes gittikten sonra gelen sorgu melekleriyle ilgili tüyleri diken diken eden hikâyelerle dehşet içinde eve yollanır. Hâlbuki cenazede mevta yakını, özel durumundan istifade edilip vaz-u nasihatle korkutulması gereken değil, teselliyle teskin edilmesi gerekendir. Mezara konan mevta da yakınları için ibret vesikası değil, ruhu suhuletle rabbe gönderilmesi gereken, cenazenin esas er/hatun kişisidir.

İmamların bu hedef kitlesini şaşırmış cenaze fırsatçılıklarının sonucu ne olur?

Cenazeden cenazeye uğrayan insanlar için cami; ölüm, azap ve ateş konuşulan bir yerdir artık.

Televizyonlarda yer alan Ramazan programlarındaki vaazın dozu da cenazelere yaklaşmış durumda.

Ramazan’ın yaz tatiline gelmesinden dolayı işin içine “nerede o eski Ramazanlar” tadı katacakların Bodrum’a taşınmış olmalarından mıdır, yoksa bir an önce dindar nesil yetiştirme niyetinden midir bilmiyorum. Tüm televizyonlarda her gece beş fakülte kurmaya yetecek kadar ilahiyatçı, ağır bir vaaz ü nasihat ile iftarlarımıza ve sahurlarımıza konuk olmakta.

Yani, Ramazan boyunca bu programları hakkıyla dinleyene iki yıllık ilahiyat yüksek okul diploması verilse yeridir. Bayram namazıyla birlikte en yaygın ibadet olan oruç tutan insanların çeşitliliğini yansıtmayan hep aynı profilden bol “muhabbetle kalın”lı konuklar birbirini ağırlamakta bu programlarda.

Haydi iki buçuk kilo etle orucunu açan Bülent Ersoy ya da güzellik kraliçesi seçilmek için Eyüp Sultan‘da dua eden Miss Turkey adaylarına, iftardan iftara koşan Demet Akalın‘a işin ucunu vardırmak istemiyorsunuz diyelim ama yahu memlekette oruç tutan, Ramazan programında ağırlanacak bir tane de beyaz Türk, bir tane sanatçı, yazar, sporcu falan da yok mudur? Öyle yapılsa daha kapsayıcı, teşvik edici olmaz mıydı oruç?

Ben dahi soluklanmak için Nihat Hatipoğlu Hoca’yı açıyorum. “Görümcemin eltisinin annesi bir ay önce öldü. Annesi, görümcemin eltisinin rüyasına hâlâ girmemiş. Acaba ne yapmam lazım diye soruyor hocam” sorularına Nihat Hoca’nın kendine has tatlı üslubuyla verdiği “İllaki görür, uyumaya devam etsin” cevaplarıyla kafamı dağıtıyorum.

Beyler, (bayanlar diyemiyorum, çünkü kadın sunucuyu geçtim programına konuk alan bile yok) insanlar iftar öncesi açtır. Bu kadar laf kalabalığını kafaları kaldırmaz. Sahurda da uyku mahmurudur. Master sınıfı düzeyindeki derslerinize konsantre olmalarını beklemek haksızlıktır.

Bir Ramazan’la bahar olmaz.

[email protected]

  • Abone ol