Galler'de NATO zirvesi yapılıyor. Dünyanın yeni bir soğuk savaşa sürüklenmekle karşı karşıya olduğu günlerde yapılan zirvede varılacak kararlar ve belirlenecek politikalar birçok uluslararası sorunda önemli rol oynayacak.

Bunların başında kuşkusuz Ukrayna geliyor. Ancak IŞİD'in Irak'taki “Blitzkrieg”i nedeniyle İslam dünyasının çeşitli ülkelerinde yaşanan krizler konusunda alınacak kararlar da ilk sanılandan çok daha fazla önem kazandı.

Afganistan bu ülkelerden biri.

2001 yılında Amerikan birliklerinin desteğiyle Kabil'deki Taliban rejiminin yıkılmasının ardından, önce birkaç yıl rüya gibi bir barış dönemi yaşayan, ardından Taliban'ın yeniden yükselişine tanıklık eden, 2009-2011 arasında Taliban tehdidinin doruk yapmasıyla sarsılan ve bunun üzerine kendini toparlayıp, büyük ölçüde kendi çabasıyla ve başarıyla Taliban'ı tekrar gerileten bir ülkeden söz ediyoruz. Öyle ki, yabancı güçler artık Afganistan'da rejimin kendi ayakları üzerinde durabildiğine karar getirmiş ve büyük ölçüde çekilmeye hazırlanıyordu.

Bu yıl ilk ayağı Nisan'da, ikinci ayağı Haziran'da yapılan Devlet Başkanlığı seçimi durumu temelden değiştirdi.

Hemen vurgulamakta yarar var: Afgan halkı Taliban'ın tüm tehditlerine rağmen her iki turda da yılmadan sandığa giderek, demokrasi istediğini dosta düşmana çok açık gösterdi.

Ne yazık ki, ülkenin siyasi elitleri aynı olgunluğu gösteremedi. İlk turu daha çok Taciklerin desteklediği eski Dışişleri Bakanı Abdullah Abdullah kazandı. Fakat Abdullah daha ikinci turun yapıldığı gün, seçim hilelerini gerekçe göstererek, seçim sürecine ilk darbeyi vurdu. İkinci tura kalan diğer aday olan eski Dünya Bankası çalışanı Eşref Gani Ahmadzai ise, Abdullah'ın bazı ciddi iddialarının dikkate alınmasına bile karşı çıkarak seçimi kaybedenin Afganistan olmasını sağladı.

Haftalardan beri oylar baştan baştan sayılıyor, hileli oylar ayıklanmaya çalışılıyor. Bu arada yeni hile iddiaları ortaya atılıyor. Birleşmiş Milletler'in ve başta ABD olmak üzere hemen hemen tüm Batı ülkelerinin arayı bulma çabaları da bugüne kadar sonuçsuz kaldı. Tam bir şark kurnazlığı sergileyen  iki aday, yabancı politikacılarla fotoğrafçılara poz vererek, anlaştıklarını, bir ulusal birlik hükümeti kuracaklarını açıklıyor. Ancak, İsrail ve Filistin'e taş çıkartacak bir süratle, daha ertesi gün anlaşmalar bozuluyor.

Son umutlar da Cumartesi sabah yapılan bir toplantıdan sonra yitirilmişe benziyor. Hâlâ her iki tarafla da arası oldukça iyi olan Afgan gazeteci dostum Fahim Daşti, toplantıdan sonra “artık ipler kopmuş gibi” dedi ve ekledi: “Bundan sonra herşey olabilir.”

Hiç bu kadar umutsuz görmediğim Daşti'ye sordum: “İç savaştan mı bahsediyorsun?” Bir diplomat tavrıyla yanıtını tekrarladı: “Bundan sonra herşey olabilir.”

Bu konuşmadan sadece birkaç saat sonra, sanki onun söylediklerini doğrulamak istercesine, ülkede yaşayan sivil yabancılara alarm verildi: “Siyasi gerginlikler nedeniyle, işleriniz sizi mecbur kılmadıkça dışarı çıkmayın!”

Yazının başında anlattığım genelde olumlu gelişmelerin ardından Afganistan'ın böyle süratle iç savaşın eşiğine sürüklenmesinin ardında yatan, etnik çatışmalar.

Bir yanda, bu ülkenin kurucuları olan ve 300 yıldan beri hemen hemen aralıksız ülkeyi yöneten Peştunlar yönetimi başka etnik gruplara, özellikle de Taciklere bırakmamaya da, onlarla paylaşmamaya da kararlı. Bunun için en önde gelen tezleri, Tacik liderlerin “cihatçı” olması olsa da, Peştun liderlerin “daha az cihatçı olmaması” nedeniyle kavganın İslam ile fazla bir ilgisi yok.

Öte yanda, çoğunluğu Taciklerden oluşan muhalefet liderleri tam kendi arzu ettikleri şekilde paylaşılmayacak bir yönetimi tanımayarak, ülkeyi bölmeye bile razı. Kabil'deki Batılı diplomatlar, özellikle ülkenin kuzeyindeki bazı yerel yöneticilerin uzlaşmaz tavrından şikâyetçi. Bu yerel yöneticilerin emrinde binlerce silahlı adam bulunması da tehdidi büyütüyor haliyle.

Yaklaşık iki aydır devam eden bu etnik itiş-kakış, zaten yeni kendine gelmeye başlayan devlet kurumlarının süratle dağılma sürecine girmesine neden oldu. İlerde kimin devlete hakim olacağını bilmedikleri için hata yapmaktan korkan bürokratlar hiçbir şey yapmamaya yöneliyor. Zaten bundan maaşlarını alıp alamayacaklarından bile emin değiller.

Fakat daha önemlisi, yaşanan siyasi belirsizliğin özellikle güvenlik kuvvetlerine yaptığı çok yıkıcı etki.

Ülkenin çeşitli bölgelerinden polisin artık kontrolü kaybetmeye başladığı ve birçok bölgede, Afganların “kumandan” olarak adlandırdığı savaş beylerinin güvenlik sağlama görevini üstlenmeye başladığı haberleri geliyor. Bunun doğrudan etkilerini Afgan meslektaşlarım yaşıyor. Afgan kırsal kesiminin bu yeni hükümdarları serbest basın düşüncesinden hoşlanmadıklarından, gazetecilere saldırılar hızla artıyor. Gazeteci örgütleri çaresizlik içinde kıvranıyor. “Eskiden bu gibi durumlarda hükümete başvururduk, o da büyük ölçüde düzeni ve gazetecilerin güvenliğini yeniden sağlardı ama artık hükümete başvurmanın bir anlamı kalmadı” diyorlar.

Zaten yabancı yardımlara bağımlığı nedeniyle durumu çok ağır olan ekonomi de siyasi krizle birlikte çökmeye yüz tuttu. Çünkü krizin bu kadar ağırlaşması üzerine haliyle kimse de yatırım yapmıyor. Hatta varolan yatırımlar yavaşça duruyor, paralar Dubai veya Hindistan gibi ekonomisi iyi işleyen ve coğrafi olarak yakın ülkelere akıyor.

Tabii Taliban da siyasi krizin yarattığı boşlukta, askeri dengeleri bir defa daha kendi lehlerine çevirmeyi deniyor. Afganistan'ın birçok bölgesinden binlerce militanın katıldığı saldırı haberleri akıyor başkent Kabil'e. Şimdilik hükümete sadık askeri birlikler ve polis bu saldırıları göğüslemeyi başarıyor olsa da, istikrarsızlığın daha uzun sürmesi halinde işin nereye varacağını artık kimse kestiremiyor.

Bütün bunlara bir de IŞİD faktörünü ekleyin.Her ne kadar savaşçılarının önemli bir kısmı Afganistan-Pakistan sınırından önce Suriye'ye, ardından da Irak'a akan savaş tecrübesine sahip Arap, Özbek, Çeçen ve daha başka uluslardan militanlar olsa da, IŞİD şimdilik bölgede yok. Fakat IŞİD'in Irak'taki başarısı, Afganistan ve Pakistan'daki silahlı ve aşırı İslamcı akımlara hem ciddi moral veriyor, hem de örnek oluyor.

Geçen hafta Pakistan'ın Peşaver kentinde “IŞİD” imzalı bildiriler dağıtıldı. Güvenlik birimleri bunu yapanların IŞİD değil, ona özenen yerel gruplar olduğunu açıklıyor. Bu doğru olsa bile, IŞİD'in düşüncelerinin ve tarzının bölgeye sirayet etmeye başladığı anlaşılıyor. Nitekim Afgan devletinin zayıflamasının da etkisiyle, bazı bölgelerde hergün devlete çalışan ya da İslam'ın aşırı yorumlarını desteklemeyen sivil Afganların evlerinden ya da yoldan kaçırılarak öldürüldüğü vakaların yoğunlaştığı dikkat çekiyor.

Bütün bunlara Washington yönetiminin kimseye danışmadan ve bilgi de vermeden tek başına aldığı, “2016 sonrasında Afganistan'da tek bir asker bile bırakmama” kararını ekleyin.

NATO zirvesinde Ukrayna ön planda olacak. Bu sanki biraz da, Batı'nın Rusya'yla kavga etmenin NATO'yu daha rahat güçlendirmesinden kaynaklanıyor sanki. Daha şimdiden, Ukrayna krizi başladığından beri NATO'nun yeniden bir varlık nedenine sahip olduğunun daha iyi anlaşıldığı lafları ortada dolaşıyor.

Ancak eğer Bush'un durup dururken Irak'ı işgal etmesiyle iyice kızışan İslam-Batı kavgası bu hızla devam eder ve özellikle Washington, büyük ölçüde kendi hatalarından kaynaklanan bu bölgedeki gelişmelere gözlerini kapatmayı sürdürürse, IŞİD'le yaşanan şoktan kat be kat daha ağır şoklar bizi bekliyor.

  • Abone ol