'Demokrasi Arayışında Kent' başlığı altında neredeyse otuz yıl önce yayımladığım denemenin bir bölümü 'Kentsel Hareketler'den söz ediyordu.Sözünü ettiğim denemede Batı'da özellikle 60'lı yıllardan itibaren gelişen kentsel hareketlerin merkezi ve de yerel yönetimler karşısında bir 'karşı iktidar' oluşturarak temsili demokrasiyi 'katılımcı demokrasi' yönünde zenginleştirdiklerinden söz etmişim. Şöyle satırlar karalamışım: '…bu hareketler, konuttan sağlığa, tüketimden eğitime, günlük hayatta karşılaşılan her sorunun tepeden değil aşağıda, kentilerle birlikte tartışılıp planlamasını istemektedir. Bir kentin metrosu onlarsız düşünülemez, onlarsız yol-köprü kurulamaz, onlarsız sağlığa, eğitime, kültüre ilişkin yatırımlara karar verilemez…

Bu gençlik çalışmamda karaladığım bu tespit ve düşünceler beni mahcup çıkarmadı bugüne kadar. Bugün de aynı çerçevede kentlerin yerel ya da merkezi otoritelerin keyfine bırakılmaması gerektiğini savunuyorum.

Ancak bunları söylerken kentsel hareketlerin üzerinde yoğunlaştıkları 'konular'ın çerçevesinin doğru çizilmesi gerektiğini de hatırlayalım. Dolayısıyla, Gezi Parkı protestolarının konusunun da bu çerçeve içinde kalması gerektiğini unutmayalım. İnsan Yerleşimleri Derneği başkanı Korhan Gümüş'ün 'yeşil alan için protesto gösterisi yaparken 'Karanlığa Hayır' pankartı taşımanın anlamsız' olduğunu açıklaması bu hatırlatmamı destekleyen iyi bir örnek. Benzer şekilde Mimar ve Mühendisler Grubu Etik Kurulu Başkanı Avni Çebi'nin şu sözlerini de ekleyebiliriz: 'Bu haklı protestoları solculuk oyununa çevirmenin de mantığı yok.' Sadece 'solculuk oyunu'na değil, 'sağcılık', 'ulusalcılık' oyunlarına da çevirmenin mantığı yok tabii ki!

Gezi Parkı protesto gösterileri bildiğiniz gibi dünya medyasında da çok önemli bir yer işgal etti. Ancak bu yayınların bir bölümü bizim bu gösterileri 'ülkenin bugüne kadar karşılaştığı en güçlü kentsel harekettir' şeklinde nitelememize rağmen dikkat çekici bir biçimde bambaşka bir tablodan söz ediyordu. Mesela bu yayınlardan birisi Le Monde'un dünkü –internet sayfası- manşetinde karşılaştığımız gibi. 'Erdoğan ve iktidarın şarhoşluğu' başlıklı bir haber/analizdi bu. Gezi Parkı protestoları 'Arap Baharı' çağrışımıyla takdim ediliyordu.

Türkiye'yi bir 'politik dönüm noktası'na sürükleyebileceği ileri sürülen protestoların yöneldiği konular şöyle sıralanmıştı: 'Alkol tüketimi'ne yönelik yeni düzenleme, Sevan Nişanyan'a mahkemece kesilen ceza, Ankara Metrosu'nda yapılan 'ahlaki değerler'e uyma çağrısı, 'gösterilerin bastırılması ve tutuklama dalgaları', Ak Parti'nin 'karşı iktidarlar'ı -yani 'ordu ve bürokratik ve yargısal aygıtlar'- başından atmış olması…

Le Monde'un protesto gösterilerine neden olarak sıraladığı nedenler gerçeği yansıtıyor. 'Alkol tüketimi'ne yönelik yeni düzenlemeye ilişkin yapılan açıklamaların çok sayıda 'düzlem kayması' ile malul olduğu muhakkak. Nişanyan'a hapis cezası kesilmesi tabii ki ifade özgürlüğü açısından kabul edilebilir bir uygulama değil. Ankara Metrosunda yapılan anonsu ahlakçılığın yeni bir örneği olarak değerlendirmemek mümkün değil. Ancak Ak Parti hükümetinin seçimlerden galip gelmesi sonucunda içerdeki 'karşı iktidarlar'ı başından atmış olması ise –takdir edersiniz ki- epeyce problemli bir tespit! (Şöyle yani: İçeride bir demokraside olması gereken cinsten 'karşı iktidarlar' vardı da hükümet onları mı sildi süpürdü? Aşk olsun Le Monde'a doğrusu!)

Bir adım daha ilerleyerek Le Monde örneğinden aktardığım bu 'protestolar analizi'nin atladığı asıl meseleye gelelim şimdi de:

Hepimizin malumu olduğu üzere ülkede adına 'barış süreci' denilen (bu adın seçilmesi yerindedir, çünkü bir 'savaş'ın içindeyiz. Hem de öyle eskinin 'düşük yoğunluklu savaş' gibi utangaç formülleriyle anlatılamayacak türden bir savaş bu) bir arayış içine girmiş bulunmaktayız. Ve bu arayış -şimdilik sürecin akıbetine ilişkin en ufak bir ipucu vermemesine rağmen- iş başındaki hükümetin aklından çıkmış bir fikirdir. Türkiye'de olup bitenleri özetleyen bir haber/yorumun ülkenin önünde duran bu en önemli meseleyi hatırlamadan-hatırlatmadan geçebilmesi doğru bir yöntem midir? Ülke protestolar sonucu yeni bir 'politik dönüm noktası'na gelsin de, söz konusu süreci CHP, MHP ya da ikisi elbirliği ile mi sürdürsün?

Gezi Parkı protesto gösterilerine ilişkin en doğru değerlendirmeye gelince:

Dün baktım bazı köşe yazarları göstericilerden 'MHP'li, CHP'li, SDP'li, İP'li… Ülkücü,solcu, sağcı, milli görüşçü, komünist, muhafazakar'lar arasında oluşmuş bir dayanışmanın kahramanları olarak söz ediyorlardı. Bu tarz betimlemelere yönelik en iyi değerlendirme BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'tan geldi. 'Vatandaşın tepkisini doğru buluyorum. Biz BDP olarak Gezi Parkı direnişçilerinin yanındayız' diyerek söze başlayan Demirtaş, sözlerini şöyle sürdürdü: 'Bu eylemde şu an bazı ulusalcı, ırkçı ve milliyetçi kesimler 'Kürt sorununu nasıl baltalayabiliriz'in içindeler. Bunların farkındayız. (…) Biz Gezi Parkı'nda yaşananların müzakere karşıtlığına çevrilmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü biz onlarla hareket etmiyoruz. Kesinlikle ırkçı ve faşistlerle aynı etkinlikler içinde olmayız…'

'Politika' ve 'politik değerlendirme' böyle bir şey işte… Gezi Parkı'dan bir hamlede 'Arap Baharı'nı ulaşanlara ders olsun…

  • Abone ol