İstanbul bu yıl yeni bir bienale daha ev sahipliği yapmaya başladı: Tasarım Bienali. TemasıKusurluluk/ Imperfection. Alışılagelmiş bienallerden hayli farklı, ana temasından da anlaşılacağı üzere mükemmeliyetçi tasarımları değil, “kusurluluk” hâllerini göze sokan, hatta özellikle kente ilişkin aykırı bir gözlem imkânı sunan ve tabii yeni fikirler ortaya atan bir bienal. Yani, yolu sık sık sanatla kesişse de, burada anlatılanların sanattan farklı bir yaklaşıma işaret ettiğine şahit olmak mümkün. Dolayısıyla adında tasarım olması sizi yanıltmasın, standart zevklere sahip insanları bile kimi zaman rahatsız edecek, kimi zaman yaşadığı yere dair bazı meseleleri düşündürmeye ve sorgulamaya itecek bir ortam.


Emre Arolat
 ile Joseph Grima’nın eş küratörlüğünü gerçekleştirdiği bienalde, Arolat’ın küratörlüğünü yaptığı “Musibet” adı altındaki sergiler, son günlerde sıklıkla konuştuğumuz kentsel dönüşüm meselesini farklı açılardan ele alarak izleyenleri bu meseleye dair sorgulamaya sevk ediyor. Şehirciliğin, sınırsız kentsel dönüşümün en büyük motoru hâline getirilmiş TOKİ’nin projelerinin gölgesinde kentin geçirdiği süreçleri izleme imkânı veriyor. Üst başlık olarak aldığı “dönüşüm”ü şöyle tanımlıyor: “İstanbul’da son dönemde bir ‘musibet’ olarak gündemde olan ‘Kentsel Dönüşüm Yasası’ ve bu yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte hayata geçen dönüşüm projelerini ve yeni benzer bir iktidar alanı tarifiyle devletin himayesinde inşa edilen büyük toplu konut projelerini merkezine alır. İstanbul’da geçen birkaç yıldır bir tür mutenalaştırma/ gentrification çabası olarak ortaya konan kentsel dönüşüm projelerinin tepeden inme ve dayatmacı durumu sorgulanır.”

Fransız Kalkınma Ajansı’nın kentler üzerine hazırladığı bir çalışmaya göre 2023’te gelişmekte olan ülkelerde var olacak yapı stokunun yarısı hâlâ inşa edilmiş durumda değil. Türkiye’de de kentsel dönüşümün en az 20 yıl kadar süreceği dikkate alınırsa, biz bu inşaat işlerini daha çok konuşacağız. Dolayısıyla kentsel dönüşüme ilişkin karar vericilerin, yerel yöneticilerin, belediye başkanlarının bu sergide birkaç tur atmasının ufuk genişletici olacağını düşünüyorum.

Sergide yer alan çalışmaların hepsini burada anlatmak mümkün değil ancak, birkaçından söz etmek isterim. Demir bir kapının ardından karanlık dehlizlerde ilerlediğinizde şaşırtıcı projelerle karşılaşıyorsunuz. Mesela, bir tanesi “İstanbul O-Matik”. Tasarlanan “kent yapma oyunu”nda, kentte aslında pek çok aktörün birarada ve birbiriyle ilişkili olduğunu, güç dengeleri içinde aktörlerden birinin ağır basması hâlinde kentin çoğul karakterinin bozulma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını bizzat yaşayabiliyorsunuz. Dev bir ekranın önünde ayaklarınızla üzerine bastığınızda ışığı yanan butonlar var. Bu aynı zamanda sizin nasıl bir İstanbul istediğinizi ekrana yansıtıyor. Zeminde, TOKİ/GYO’lar, kentliler, politikacılar, turistler, çevreciler, STK’lar gibi çeşitli butonlar var. Üzerine geldiğiniz buton eğer TOKİ’ye ve inşaat şirketlerine ait olan ise şehirdeki yıkımı, TOKİ’nin İstanbul’unu görüyorsunuz. Oyunda kullanılan bütün görsel malzeme İstanbul’dan toplanan binlerce fotoğraf ve video ile üretilen projelerin, ortada uçuşan vaatlerin ve ”çılgın projelerin” işlenmesiyle oluşturulmuş.

Yine “Bomba” adı verilen çalışmada, Taşkışla BinasıTaksim maksemi/ Eski Fransız Hastanesi ile Galata Köprüsü yeniden yorumlanmış. Bu yapıların içinde bulundukları fiziksel çevreyle ilişkilerini çeşitli koşullar nedeniyle yeterince kuramadıkları fikrinden yola çıkan Kpm Kerem Piker Mimarlık, üç yapının, kurgusal bir geçmişe dayandırılarak yaşadıkları varsayılan değişimlerle bugün nasıl başka türlü kullanımlara imkân verebileceğini tartışmaya açan bir sergi hazırlamış.


“40 Nasihat Made in İstanbul”
 ise “ben bunun benzerini şurada görmüştüm” dedirten kentin en dağınık hâllerini gösteriyor. Hiç akla gelmeyecek işlevsellikleri tek binada buluşturma (altta düğün salonu üstte halı saha olması ya da dükkân, cami, ev, tamirhane, çay bahçesi birarada) kamusal mekânları geçici özelleştirme (otoban kenarında trafik manzaralı piknik yapmak, Galata Köprüsü’ne berjer koltuk getirip oturmak) İstanbul’un inişli çıkışlı coğrafi şartlarına uyum sağlama (ilginç apartmanlar, otomobil park yerleri ya da merdivenli sokaklar) gibi güzellik/ çirkinlikten ziyade nasihatlik hâllere işaret ediyor.

Serginin son aşamasında ise aşina bir çalışma var. Birikim dergisinin “İnşaat Ya Resulullah”başlığı ile epey ses getiren Ekim 2011 tarihli sayısının kapağı, “Neo muhafazaKAR’lığın Şakuli Düşleri”ne konu olmuş. Burada da, yapı üretim etkinliğinin hiç olmadığı kadar hızlandığı ve nitelikten ziyade niceliğin ana kriter hâline geldiği güncel kentleşme durumu sorgulanıyor.

Serginin geri kalanı yaşadığımız giderek daralan alana dair zihin jimnastiği yapmak isteyenlere kalsın.


[email protected]

  • Abone ol